Cuma, Ekim 24, 2014

YEK

YEK'in sınav ilanı duyuruldu. Vitesi 6'ya alıp 1,5 aylık zorlu bir çalışma programına giriyorum. Şimdilik güle güle.

Pazartesi, Ekim 20, 2014

Hollanda Orucu

Hollanda orucu diye bir şey var. Yani yoktu aslında. Ben dedim oldu. Seneler önce Faralya'da tanıştığım Hollandalı Jan abinin uzun zamandır uyguladığı bir yöntem bu. Pazar akşam yemeğinden sonra salı sabahına kadar bir şey yememek üzerine kurulu bir oruç. Sıvı tüketebilirsiniz, kalorili bir şeyler olmasın sadece. Haftada bir gün sindirim sisteminize tatil veriyorsunuz. Makes a lot of sense. Nedense hiç denemedim bunu. Sigara içenlerin eğer içmezlerse ne kadar iyi olacaklarını bilmeleri gibi apaçık bir şey belki o yüzden. Bugün deniyorum. Bakalım nasıl olacak. İşin sırrı bunu bir alışkanlık haline getirmek. Ki zamanında divadsan'ın dediği gibi "mideni doldurmak istiyorsan onu boş tut"

Perşembe, Ekim 16, 2014

Clap Along

Söylesem sanki uçacakmış gibi geliyor o yüzden bilmiyorum pek ama hayatta çok güzel şeyler de var. Güzel demlenmiş bir çay, içine çeken bir kitap, beklenmedik bir haber, havadan sudan konuşmak, paylaşılan hikayeler gibi.

Salı, Ekim 14, 2014

Ruh ve Beden

Ruh-beden ilişkisi 20li yaşlarımızın ilk yarısındaki ennn eğlenceli konumuzdu. İnsanın kendini tanıması, keşfetmesi böylece yaptıkları ve hissettikleri arasındaki uyum falan da filan. Kimimiz yaşadıklarından iyi sonuçlar çıkardı, kimimiz çıkaramadı. Aynı bokun laciverti yanlışlar ve doğrular devam ediyor hayatımızda. Bazılarını kendimiz yapıyoruz, bazılarını başkaları, bazısı iyi, bazısı kötü. Yani ruh-beden uyumsuzluğu illa kötü bir şey olmak, uyumu da iyi bir şey olmak zorunda değil.

Bana göre ruh-beden uyumunun bozulduğu bir kaç durumu yazayım.

1- Feysbukta, tivitırda vs "ay çok eğleniyoruz şu an" temalı iletiler. Yani nasıl bir eğlence olduğu açık. Kötü bir eğlence. Demek ki iyi eğlenmiyorsun, ne işin var orada. Eğlencene devam et. (Buna benzer bir şekilde "ay ne içiyoruz be şu an" temalı iletileri de sayabiliriz. Bedenin başka (götün) ruhun başka (başın) ayrı oynuyor, doğal frekansında değil.

2- Benim sevgilim var diyen kadın/erkek. Madem sevgilin var niye "buradasın" arkadaşım. Belli ki kafan karışık, topla gel, topla git. Puyol yol değil.

3- Benim kürt/eşcinsel/alevi/ateist arkadaşlarım var. Be gerizekalı gene göt ve baş ayrı oynuyor. Bedeninden dostluk lafları dökülüyor, düşüncelerin zifiri karanlık. Birbirini dışlayan düşünceler ve eylemler içinde yüzüyorsun.

4- Eşcinsel olup evlenmek zorunda kalanlar. Hani intihar eden gelinler oluyor, o intihar edenler sadece istemedikleri kişilerle evlendirildikleri için değil, istemedikleri cinsle evlendirildikleri için de intihar edebiliyorlar.

5- "Çok haklısınız müdürüm/şefim/amirim, ne kadar mal/gerizekalı/kendini bilmez bir insanmışım." Maalesef hayatımızın büyük bir kısmını oluşturan işte bazen olmayacak şeyler yuttuğumuz oluyor. Damla dışarı taşırmamak zorunda kaldığımız zamanlar ise en kötü zamanlar.

6- İyi kitap okuduğumuz her zaman. Aynı şey filmler diziler için geçerli de olabilir, olmayabilir de. (bu arada olmayadabilir lafı sözlü olarak kullanılıyor yazılı olarak var mı öyle bir kullanım?) Zaten başka evrenlere gitmek için okumuyor muyuz. Kim şimdiki zamanında kitabı okur ki.

Not: Az önce öğrendiğime göre ruh diye şey yokmuş. Bir insanı oluşturan bütün atomları aynı şekilde birleştirirseniz aynı insanı tamamen elde edebiliriz gibi gözüküyormuş. Keşke dün öğrenseydim bunu ya da 10 yıl önce.

Pazar, Ekim 12, 2014

Gündelik

Gündelik hayatımızda yaşadığımız kişisel problemlerin %99'u (%95 güven aralığında) iletişimden kaynaklanan sorunlardan oluyor. Yani, aslında karşımızdakini yanlış anladığımız ya da hiç anlamadığımız ve karşımızdakinin bizi yanlış anladığı ya da hiç anlamadığı durumlardan kaynaklanıyor.

Tabi durun heyecan yapmayın, şimdi gider aranızın bozuk olduğu insanlara "canım biz bence iyi iletişim kuramadık, tekrar deneyelim" demeyin. Sözüme güvenin. Bence hepimiz içimizde derin bir yerlerde zaten bunu biliyorduk. Yüzyıllar öncesinde yaşlı dedemiz boşuna "insanları anlamak onları affetmek demektir" diye boşuna dememiş. O yüzden işin sırrı anlamak istememekte. Anlasanız bile anlamak istemeyin.

Hiç kimseyle ilişkiniz statik değildir. Dünya üzerinde statik bir ilişki yaşayan kimse olmamıştır. Siz de ilk olmayacaksınız. İletişime geçtiğiniz her zaman karşı tarafa bir mesaj gönderirsiniz. O da bir mesaj gönderir. Gider gelir. Her mesaj ilişkinin durumunu değiştirir. İlla hareket etmesine gerek yok. Eğer iki taraf da dozunda birbirine mesajlar gönderirse sanki hiç yerinden oynamazmış gibi olabilir. Biz fizikçiler buna good vibrations diyoruz. Adamlar bilge.

İş taraflardan birinin mevcut durumdan memnuniyetsizliğiyle değişiyor. Başka bir boyuta, olumlu ya da olumsuz taşımak istiyor ya da taşınmasına sebep oluyor. Belki de ilişkinin spesifik olarak doğru titreyeceği başka bir yer olduğunu düşünüyor. Daha iyi olabilir ya da belki yanlış bir biçimde olması gerekenden başka bir ilişki yaşanıyor şu an. Ahlaksal bir yargı belirtmek zor.

Mesela arkadaşlar arasında bir alış veriş olduğunda -araba olabilir mesela - para, ilişkiyi artık başka bir konuma getirir. Abartılı bir örnek tabi. Ya da flörtleşen çiftlerden birinin erken söylediği "seni seviyorum" sözü ya da evlenme teklifi. Demek istediğimi umarım anlatabildim.

Hani yukarıdaki örnekler tam istediğim gibi değil ama vereceğim doğru örnekler kısaca benim kendi hayatımı oluşturuyor. (aynı şekilde sizin) Şimdi anlamak istememek kısmına geleyim.

Karşı tarafın ilişkiyi getirmek istediği durumu anladığınızda artık fransızların dediği gibi irreversible bir durum içine girmiş oluyorsunuz. Artık bu noktadan sonra geriye dönüş yok. What is said cannot be unsaid demiş ingilizler. Ya denileni kabul edip ona göre ilişkinin konumunu değiştireceksiniz ya da ya da denileni reddedip siz yeni bir mesaj gönderip başka bir yere taşıyacaksınız durumu.

Eğer o anki koordinatlardan memnunsanız ise anlamayacaksınız. Tek yol bu. Eğer mesaj size ulaşmadıysa mesaj gönderilmemiş demektir. (ormanda devrilen ağaç) Elbette bazıları çok ısrarcı olarak iadeli taahhütlü iletişim yoluna geçerse yapacak bir şey yok, siz üzerinize düşen görevi yerine getirdiniz demektir. Mesela aldatıldığını bilmeyen ama aslında bilen kadının bilgeliği buradan geliyor. Ama kadının görebileceği şekilde de yapmaması lazım adamın diğer türlü kadın bilmiyormuş gibi davranamaz değil mi?

Aslında yukarıdaki ilk paragraftan sonra "sorunların %99'u iletişimsizlikten kaynaklanıyor ama olabilecek sorunların da %99'u iletişimsizlik sebebiyle hiç oluşmuyor bile" deyip bitirecektim. Çok geveledim. Tırnak içindeki cümleyi tekrar okuyun lütfen.

Ernest Hemingway zamanında her yazının ilk taslağı bok gibidir demiş. Hiç şüphem yok. Ancak bu blogdaki bütün yazılar hep ilk taslak. Hepsi çiğ. Bunun özellikle olduğunu belirtme ihtiyacı duyuyorum. Anlık samimiyette de güzel bir nokta var bence.

Pazartesi, Ekim 06, 2014

Biheyvırıl

Geçen yıl, abimler henüz daha buradayken ve kızı D.'nin sürekli üstüne gidip, psikolojini bozacak hareketlerine devam ederken bu işe dur deme zamanının geldiğini düşündüm. Tabi baba-kız arasındaki ilişkiye nasıl bir "intervention" yapabilirdim, biraz dikkat isteyen bir husus. Ayrıca abimin hareketlerinin "intentionally" (joe biden) olmadığına emindim. Sadece insanı yerin dibine batıran bakışlar, gerekli gereksiz saçma espriler ve yorumlar D.'yi çok etkiliyor ve abim de bunun bir türlü farkına varamıyordu her ne kadar bu durum ona bir çok kez anlatılmış olsa da. Ama yıllar önce öğrendiğim (siz de bunu ezberleyin bilmiyorsanız) algı gerçekliktir sözünden yola çıkarak bunu bir şekilde ona "algılatmam" gerektiğini biliyordum.

Bir akşam evde toplamda 200 liralık indirim sağlayacak bir hediye çeki koçanı mı denir artık ne deniyorsa -hangi markete ait olduğunu hatırlamıyorum- gördüm. 50 kuruşluk indirimlerle başlıyor ve 5 liraya kadar çıkıyordu yaklaşık 100 çek vardı içinde. Meğersem bunu arıyormuşum da haberim yokmuş.

Planım şuydu: 200 liralık koçanı D.'ye verecektim. Eğer abim D.'ye kötü davranırsa ya da daha doğrusu ona yaptığı bir hareketin kendisini üzdüğünü düşünürse D. kendi uygun göreceği değerde bir miktar 'para'yı koçandan yırtacaktı. Mesela abim eve geldiğinde D. ona "aa baba sen mi geldin?" dediğinde işi gücü tefferruatçılık olan ve dilin zenginliğinin farkında olmayan abim "yok ben gelmedim" derse 50 kuruşluk bir çeki koçanından yırtacaktı. Ay sonunda 200 liralık koçanda ne kadar kaldıysa o kadar parayı D.'ye ben verecektim.

Elbette bizim ailede "honor system" işlediği için D. koçandan koparması gerektiği her zaman uygun miktarı koparacak, ay sonunda da ben ona ödemem gereken parayı ödeyecektim şüphesiz ki.

İlk gün çok sancılı olmuştu. D. 7-8 lirasını kaybetmişti. Bu yırtma hareketinin beklemediğimiz bir iyi tarafı vardı. Önceden cevap verip durumu uzatırken artık gönül rahatlığıyla babasının lafına yavaşça koçanı çıkarıp, gözlerinin içine bakarak, hiç sesini çıkarmadan işlemi gerçekleştiriyordu.

İkinci gün de 5-6 lira gitmişti. Haftasonu başlamamış kötü olmuştu. Tabi bu arada elbette haklı ve yerinde davrandığı zamanlar her ne kadar kendisini kötü hissetse de o zaman yırtmak yoktu. Sonuçta iki kişilik ilişkilerde kimin ne zaman haklı olduğunu üçüncü kişiler bilmese de o iki kişi iyi bilirdi.

Bu gidişle 200 TL ay dolmadan bitecekti ve hiçbir işe yaramayacaktı, ne abimin kızıyla ilişkisini biraz düzeltmiş olacaktık ne de D. bir miktar harçlık kazanacaktı. Ancak bu bir nevi pasif direniş abimin biraz kendisini değerlendirmesine yol açtı ki bu çok çok nadir görülen ve bence takdir edilmesi gereken bir şeydir.  Arada sırada alışkanlıkla veya refleks olarak söylenen şeyleri saymazsak ay sonunda D. yaklaşık 150 TL kazanmıştı. Herkesi tebrik ettim.

Bu sistemin etkili olmasını sağlayan mekanizmayı düşünmeyi size bırakıyorum. Bir çok katmanı var. Benim düşünmediğim kısımlar da vardır elbette.

Daha sonra biraz para biriktirmesi için başka bir anlaşma yaptık D.'yle. 2 ay içerisinde 200 TL biriktirecekti. Eğer 200 lirayı geçerse ona biriktirdiğinin %25'i kadarını ekstradan ben verecektim. Ama eğer 200'den az biriktirirse eksik olan kısmı ona ceza kesecektim. Yani 150 TL biriktirirse 50 TL eksiği olacak ve ben ona sadece 100 TL verecektim. Biraz zorlanarak da olsa 200 TL biriktirmeyi başarmış ve benden 50 TL ekstrayı kazanmıştı.

Şu sıralarda ablamın oğlu E.'yle benzer bir şey yapıyoruz bitince onu da yazarım belki.





Cumartesi, Ekim 04, 2014

Ekskulusyon

Kitabımı okurken konsantre olamadığımı fark ederek bunu kafamdan çıkarmam gerektiğine kanaat getirdim. Bir nevi iç dökme ama herkes üzerine alınabilir.(alınsındı)

Bazı insanların çok sevdikleri arkadaşları olmuyor. Olabilir. Olmayabilir. Bazen onlara olan sevgim o kadar çok olduğunu hissediyorum ki hepsine aşıkmışım gibi geliyor. Cinsel bir çekim duyduğumdan değil. (Özellikle Metehan'ı kast ediyorum.) Peki biri için sevgilisiyle çok sevdiği arkadaşları arasında ne fark var? Eskiden bunun seks olabileceğini düşünürdüm. Sevgilin seviştiğin arkadaşın, arkadaşın sevişmediğin sevgilin ise soru çözülebilirdi. Belki bunda haklılık payı vardır. Bilemiyorum. Şimdilerde farkın yapılanlardan çok yapılmayanlarda olduğunu düşünüyorum.

Elbette birden çok kişiyle "ilişki"si olan insanlar var, nasıl beceriyorlar bilmiyorum. İnsanlar doğaları gereği çokeşlidir o yüzden çokeşlilik normaldir diyorlar ama 150 kişilik kabilelerdeki çok eşlilikle şu an yaşanılar çokeşlilikler aynı kategoride olmasa gerek. Canın sevişmek istiyorsa durma da bu dediğin çok saçma.

Genel olarak ama tekeşliyiz. Aşkın zaten biraz da öyle olması gerekmez mi? Düşünsenize Abelard'ın birden fazla rahibeye mektup yazdığını. Düşünmezsiniz.

Bence çok sevdiğimiz arkadaşların sevgilimizden en büyük farkı onlar için bir şeyden vazgeçmemize gerek yok. Birden çok sevdiğiniz arkadaşınız olabilir, birbirlerini dışlamazlar. Onlara sen benim tek arkadaşımsın senden başkası olmayacak demezsiniz. Ama sevgilinize öyle değil. Sadece ona has bir ilişkiniz olur. Sadece ona verecekleriniz (sevginiz, zamanınız, desteğiniz) değil ondan dolayı hayattan alamayacak olduklarınız ilişkinin temeline yerleşir. Kendisinin varlığıyla dışarıda bıraktıkları aşkın işareti olur.


Her Zaman

Her zaman için eksik bırakmakta fayda var. Belki daha önce yazmış olabilirim. Japonya'da tapınakları hiçbir zaman bitirmezlermiş, hep henüz tamamlanmamış bir kısım bırakırlarmış. Bilmiyorum ne kadar doğru. Ama hemen bunu yorumlayıp gerçek haline getirebiliriz. Taptığım bir çok yazarın okumadım kitapları var. Çok sevdiğim bir sürü müzisyenin hiç dinlemediğim ve bazen de arada sırada belki duyduğum şarkıları var. Dünyanın en güzel kitabı olduğuna inandığım Bitmeyecek Öykü'yü ise hala okumuyorum.

Sanırım 2004 yılıydı. Tom Waits'in bütün albümlerinin olduğu bir mp3 cd'si vardı. Bilmem kaç yıl yaşanmış hayattan, emekten, damıtmadan, yaratıcılıktan, acıdan ve güzellikten oluşan bir sürü albüm, bir sürü şarkı. Hepsi tek bir cd içinde. Bunun üstüne düşünmeye başladığımda kusasım geldi. Rezalet. Nasıl sığabilir ki bir cd'nin içine. Dinlemedim.

İngilizce öğrenmeden önce dinlediğim şarkılarda elbette ne dediğini anlamıyordum. Eski şarkıları dinlediğimde artık sözlerini anlıyorum. Şarkılar o zaman göstermedikleri yüzlerini gösterebiliyorlar. Vay demek burada bunu demişler demek güzel.

Mesela,


Çarşamba, Ekim 01, 2014

A Yakıntı for a Dream

Yakınan insan kadar uyuz olduğum başka bir insan yok. Karşı çıkan, boyun eğen, başkaldıran, savaşan, savaşmayan, kaybeden gibi değil. (Hepsine saygım sonsuz, bu arada benim şahsen kendimin gayet yakınan arkadaşlarım var*) Yakınan başka bir kategori. Özellikle de bana yakınan. Bana yakınacak kadar yakınsan biliyorsun kafa sallayıp "he he" demeyeceğimi. Susarım. Suskunluk da bir yalan işlevi görüyor. Ne yapayım, kalp mi kırayım?

Gelmiş mutsuzum diyor, kimi mutlu ettin hayatında diyorum. Kimse beni sevmiyor diyor, sen kimi seviyorsun diyorum. Başarısızım diyor ne kadar çaba sarf ettin diyorum. Bu millet kıro diyor sen ne yaptın onlara diyorum. Herkes salak diyor sen çok mu akıllısın diyorum. Çok sıkılıyorum diyor sadece sıkıcı insanlar sıkılır** diyorum. Hayır aslında demiyorum. Diyorum da, içimden. Dilimin ucuna gelenler ise mutsuzum diyor hayır yakınıyorsun diyorum. Kimse beni sevmiyor diyor hayır yakınıyorsun diyorum. Salağım diyor hayır yakınıyorsun diyorum. Dilimin ucundan dönüyor.

Şimdi bu yakınma mı? Biraz öfkelenirsem yakınma olmaz. :)  Fuck yakıntı then.



*Bu lafın çıktığı yeri bilen beri gelsin. Benim siyah arkadaşlarım mı yoksa gay arkadaşlarım mı acaba? Bence ilkidir.

** Betty Draper'a sevgiler.