Pazartesi, Eylül 29, 2014

I'm Not Right In The Head (Nor Are You) *

Evde içmem. Dışarıda da fazla içemem. Geçen gün markette 50 cl biranın yaklaşık 5 TL olduğunu gördüm. Barlarda 10 TL ortalama. Ya barlar yeteri kadar kazanmıyorlar ya da perakendeciler abartmış durumda. 1:2 oran mı olur. Evde içen biri olsam bile içmeye bara giderdim bu durumda. Ne bileyim garip geldi.

Komşumuzun kızı M. geçen yıl Brezilya'ya gitti, değişim programı vs gibi bir şey çok bilmiyorum ayrıntısını. Bu yıl da Brezilya'dan gelen bir arkadaşı var. Dün onu dans ettiğimiz yere getirdi. Kız salsa bilmiyormuş dediğine göre, ama bizimkiler kadar iyi dans ediyordu. İşin komik tarafı ise senelerdir uyuz olduğum bir şeyi tekrar görmekti. Takip edenleriniz bilir, Brezilyalı bir futbolcudan bahsederken gazetelerde sürekli "Sambacı" derler. "Sambacı 3 gol attı." veya "Sambacıyla anlaşmaya varılmak üzere." vs. Hanımkızımızdan bahsederken de "Sambacı" demek tam mal işi. Whatever, nevermind.

Bu arada dünkü "ben dans bilmem" lafı Metehan'ımla yaptığımız bir geyiği hatırlattı. Bilirsiniz Muhammed Mustafa Hira Dağı'ndayken (Hira mıydı yahu, salladım sanki) Başmelek olmayan ama genelde öyle sanılan Cebrail tarafından "Oku" emriyle karşılaşır. Okuma yazma bilmeyen Muhammed Mustafa ise doğal olarak "Ben okuma bilmem" deyince Cebrail "O zaman Allah'ın adıyla oku" der. Muhammed Mustafa da okur. Tabi bilim ve teknoloji ilerleyen yıllarda Matrix'teki gibi becerileri beynimize yükleyene kadar bu yöntemi denemekten başka bir çaremiz olmadığından yapamadığımız her şeyde bunu kullanabiliriz. "Ben dans bilmem." diyene "O zaman Allah'ın adıyla dans et", "Ama ben yemek pişiremem." diyene "O zaman Allah'ın adıyla pişir." diyoruz. Ama lütfen anlayacak kişilerde deneyin sadece. Espriler açıklanınca pof diye kayboluyor bütün etkisi. Önemli olan aradaki bağlantıyı kurmak. Bağlantı kurmak bağ kurmanın ilk aşaması. Ben şimdi anlattım ki siz de başkalarına anlatasınız isterseniz, bağ kurunuz.

Morrissey bir roman yazıyormuş. Lütfen yazmasın. Harika müzisyenler çalarken o hepsinin üstüne şarkı söylesin sadece. Yazmayı çok istiyorsa da takma isimle yazsın.

Goodreads'i önceden sevmemiştim. Şimdi sevdim. Bilmiyorum niye. Herhalde sürekli çalışmaktan kitap okumaya fırsat bulamadığımdan (ama dizilere vakit buluyordum nasılsa) olabilir. Şimdi çok güzel kitap okuyorum, bir ömür böyle geçer. En güzel ömür de olur. Okuma adresim: https://www.goodreads.com/divadeiwob

Buraya kadar okumaya sabredenlere gelsin. Aslında bilmiyorum bunu yazmalı mıyım çünkü düşünceler yazıya dökülürken şekilleniyor ve belki de ne düşündüğümü keşfedeceğim bu şekilde ve ne düşündüğümü anlamak isteyip istemediğimi bilmiyorum. Neyse, vazgeçtim, borcum olsun. Başka bir zamana belki.

* Tam tersini diyor gerçi Morrissey ama yine de aynı şey: http://www.youtube.com/watch?v=SbKd1695cWE

Pazar, Eylül 21, 2014

Akez

Dün inbaksıma düşen yazıyı paylaşmak isterim. 


Zekanın en "overrated" özelliktir bana göre. Neden bilmiyorum ama çoğu kimse böyle düşünmüyor. Özellikle söz konusu kendi zekaları olunca. 

Ortalamanın üstü etkisi diye bir şey var. Ne seçerseniz seçin insanların yarısı ortalamanın altında yarısı üstünde olacaktır. Bunla ilgili bir George W. Bush esprisi var eminim kökleri aslında Oliver Cromwell'e hatta belki de Çing hanedanına kadar gidiyordur. Dediklerine göre Bush, Birleşik Devletler halkının yarısının ortalama altı zekaya sahip olduğunu duyunca bakanlarına eğitimi düzeltme talimatı vermiş. 

Konudan konuya geçmeye devam edelim, en başa döneriz elbette. Oysa şöyle bir gerçek de var. Bir İskoç, İngiltere'ye taşındığında iki ülkenin de IQ ortalaması artarmış. Nasıl olduğunu açıklardım ama o zaman zekanıza hakaret etmiş olurdum.

Bir çok zeki arkadaşım var benim. Zekalarına kurban olduklarım. Misal Metehan. Benim de zekam fena değildir allah için. Bu arada ortalamanın üstü etkisi yukarıda yazdığım değildi. İnsanlar kendilerini başkalarına göre derecelendirilmeleri istendiğinde kendilerini hep ortalamanın üstü yerlerde görürmüş. Çok basit bir deneyle kendiniz de görebilirsiniz. Oysa herkes ortalama üstü olamayacağına göre yanılıyorlar. 

Tabi şimdi bazılarınız "ama ölçme değerlendirme işi bu, insanlar nasıl diğerleri hakkında iyi bilgilere sahip olup doğru değerlendirebilirler ki" diyebilir. Doğrudur.

Metehan'dan başka kimse saymayacağım, olmadığından değil. Bir liste yaptığınız zaman o liste birilerini içerir. Pek güzel, hoş. Ama dışarıda da bırakır. Dışlayıcılık kötü. Herkes gerçeği bilmek ister ama pek azına tadı güzel gelir. (Lord Tyrion)

İnsanların özellikleri farklı farklı. Kimi daha zeki, başkası daha akıllı. Biri çok güzel, diğeri çok çalışkan. Kimileri azimli, kimileri maceraperest. Geneli iyi, çoğu kötü. Azı zengin, çoğu fakir. Binlerce yıllık insanlık sorunu hepimizin üzerindeymiş gibi geliyor. Olmadığın gibi görünmek. İnsanlar belki kendilerini tanımadıkları için olmadıkları gibi görünüyordur. Ben buna inanmak istedim hep. Eğer onlara iyisiyle, kötüsüyle ayna tutulabilirse kendilerini daha iyi tanıyıp kendi hayatlarını yaşama şanslarını artırabilirler diye umuyorum. 

Zekayla ilgili en büyük sorun (ya da yoksunluğuyla) zeka seviyeniz düştükçe kendinizi diğer insanlardan daha zeki görmeniz. Hele ki güzel, güçlü vs başka bir şeyseniz. Çirkinleştikçe güzelleştiğini ya da fakirleştikçe zenginleştiğini düşünen yoktur herhalde. Ancak zeka konusunda bu mevcut.

Geçenlerde bir arkadaşım benim için zeki kadın nasıl olur diye sordu. Tanıdığım zeki kadınları saymamı istedi. Bilmiyorum, büyük ihtimalle kendi ismini sayacağımı düşündü ya da en kötü ihtimalle kibarlıktan söyleyeceğimi sanmış olabilir. Ortalardaki yere geliyorum tekrardan. Herkes gerçeği bilmek ister. Daha doğrusu gerçeği bilmek istediğini düşünür. 

Ben arkadaşlarıma "Bende hatiplik var mı?" diye sorsam gülerler. "Sizce Mr. Universe olabilir miyim?" desem kahkaha atarlar. Bunlar gerçek. "Eğlenceli biri miyim?" diye sormam, zaten gülüyoruz. "Yardıma ihtiyacın olduğunda başvuracağın insanlardan biri miyim?" de demem. Zaten gelirler. 

Asıl sıkıntı (en başa geliyoruz) zekanın overrated oluşu. Başka insanlar zekaya önem verdikleri için sizin de önem vermeniz gerekiyor. Hapishanelerde sigaranın para yerine kullanılabilmesi gibi. Sigara içmeyenler bile kullanır. Sigarayı kabul edersiniz çünkü başkasının da sizden alacağını bilirsiniz. Kollektif inanç. Lütfen güzellik anlayışınızın dünyanın binde birinin sahip olduğu özelliklere göre belirlenmesinin ne kadar saçma olduğuna inandığınız gibi zeka anlayışınızın da IQ tarafından değerlendirilmesine izin vermeyiniz.

Marilyn vos Savant


Cumartesi, Eylül 20, 2014

Devrim Yapamazsınız

Mülksüzler'i ilk okuduğumda küçüktüm, 14-15. O zamanlar kitabın geçtiği gezegenlerin Anarres ve Urras oluşlarının sebeplerini öğrenmek bile hayranlık duymamı sağlıyordu. Her şeye hayran olduğunuz zamanlar en mutlu zamanlar. Şimdilerde pek hayret etmiyoruz. Neyse, o kitap sayesinde eğer herkes eşit olsaydı çöpleri kim toplayacak sorusunun yanıtını biliyorum.

Kitabın arkasında yanlış hatırlamıyorsam (maalesef bir kaç defa satın aldığım bu kitap kitaplığımda şu an yok) "Veremediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim yapamazsınız, devrim olabilirsiniz." dediğini hatırlıyorum. 15 yıl önce bunun ikinci kısmı daha önemli gelirdi. Oysa şimdi ne diye yazıldığını anlamadığım ilk kısım (ki artık belki anlıyorumdur) asıl kısım gibi geliyor.

Dünyanın bir çok parlak insanı bir çok konuyu araştırıyor. Yaşam koşullarımızı daha iyi hale getirmek isteyenler sadece mühendisler ve bilim insanları değil aynı zamanda sosyal bilimciler. Zaten birbirinin içine geçmiş bölümler, disiplinler arası çalışmalar, bilimsel yöntem sosyal bilimleri çok daha sağlam temellere oturtuyor. Ne kadar yakından takip ediyorsunuz bilmiyorum ama sosyal bilimler belki de altın çağını yaşıyor. (Elbette filozoflar da boş durmuyorlar.)

Geçen yıl okuduğum makalelerden aklımda kaldığı kadarıyla başkalarına harcadığınız para sizin daha çok paraya sahip olduğunuzu düşündürüyormuş. Aynı şekilde başkalarına zaman harcadığınız zaman da daha çok zamana sahip olduğunuz hissini veriyormuş ve daha mutlu oluyormuşsunuz. Bu sonuçların sebeplerini düşünebilirsiniz. (Happy Money diye bir kitap vardı, ben okumadım henüz)

Mutluluk iyi güzel hoş bir şey. Ama mutluluk da, aşk, orgazm, nefret, iğrenme vs gibi. Bir dengesizlik hali. Sürdürülebilir tabi ama sürekli uğraşmanız gerekiyor. Doğal olduğunu düşünmüyorum. Mutluluk şimdi sadece. Geçmişte mutlu olman ya da gelecekte mutlu olma ihtimalin sadece şimdiki mutluluğunu etkileyebilir. Parçalı. Kesik. Sadece şimdi. Mutlusun ya da mutsuz. Bir süre sonra mutlu eden şeyler mutlu etmemeye başlar. Ne olursa olsun.

Sanki ihtiyacımız olan geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirine bağlayacak bir şey hayatta. Vermek burada devreye girebilir. Başkalarına, başka hayatlara destek olmak, geçmişte de, şimdi de ve gelecekte de olmak. Her zaman sevilemezsiniz ama her zaman sevebilirsiniz. Her zaman bir şey alamazsınız ama her zaman bir şey verebilirsiniz. Dünyanın en bilge insanı Dalay Lama'nın hayatın bir fasulye sırığı olduğu boşuna söylememiş.

Çarşamba, Eylül 17, 2014

It's Always 'You'

Geçenlerde enn yakın arkadaşlarımdan biri 8-9 yıllık sevgilisiyle ayrıldı. Boşandılar denilebilir aslında. Evlenmiş olsalardı belki daha erken boşanırlardı. Biz de facebook'tan silinerek bu işten etkilendik. Karşı taraf bizim taraftan doğan arkadaşlıklarını sürdürmek istemedi sanırım. Kesinlikle hak verdiğim bir durum. Komple ayrılacaksın. En güzeli.

Ayrılık zamanı konuşmaların olmazsa olmazı "sorun sen değilsin, benim" ya da "sorun sende değil bende" sözüdür. Bu sözü George Costanza bulmuştur ve hiçbir zaman ona "sorun sende değil bende" diyemezsiniz çünkü sorun hep kendisidir.

Bu cümle yapısı itibariyle ya yalandır ya da yanlıştır. Eğer ayrılan kişi buna inanmıyor sadece suçu kendisine alarak durumu daha katlanılabilir hale getirmek istiyor ve bu sözü söylüyorsa yalandır. Çünkü sorun kendisi değildir, karşısındakidir. Bunu bilmesine rağmen tersini yani yalan söyler.

İkinci durumda ise ayrılan kişi gerçekten böyle düşünür. Karşısındakinin bunun sebebi olmadığını düşünür, kendisindedir sorun. Kendisidir bu ilişkiyi artık sürdüremeyen. Değişmiştir çünkü. Başka biri olmuştur ve bu ilişki artık ona göre değildir. Sorun karşısındaki değildir, o hâlâ aynı yerdedir, kendisi batırmıştır.

Çok üzülerek söylüyorum ki bu kullanım da yanlış oluyor. Yani güzel bir rasyonalizasyon örneği tabi ama içerisinde acı bir şekilde "sorun sende"yi içeriyor. Çünkü bu ilişkide, bu arkadaşlıkta, artık onu sevmemesine, yanında olmak istememesine karşısındaki engel olamamıştır. Artık başka bir insan olduğu doğrudur ama bu dönüştüğü insana engel olamaması gene karşısındakinin suçudur bu sözü söyleyen açısından.

O yüzden lütfen bu sözü hiçbir zaman kullanmayın. Dediğinizin tersi doğrudur. Sorun sizde değil ondadır. Diğer türlü o zaten sizden ayrılan taraf olurdu. Sizin başka sorunlarınız vardır ama bunlar ayrılmaya sebep olmamıştır. O yüzden terk edilenler varsa bir suç bunu her zaman kendilerinde arasın. Kendimizi kandırmayalım.  It's always you.

George'u hatırlamak isteyenler:


Pazartesi, Eylül 15, 2014

Robinson Kruzo

A'dan Z'ye Düşünmek kitabından sonra gene Nigelcığımın A Little History of Philosophy kitabını bitirdim. Zaten bildiğimiz şeyler, boşuna almışım kitabı. Niye aldıysam artık. An Introduction to Free Speech'i kaldı okumadığım bendeki kitapları arasında. Onu da bir ara okurum. Ayrıca İktisat Nedir? kitabını (Sevgili Aydınonat'ın kitabı) da gecikmeli olarak alıp okudum. Bence iktisatla hiç ilgilenmemiş kişilerin ve daha da önemlisi iktisatla ilgilenmiş kişilerin de okuması gereken bir kitap. Sonra geçen yıl İsmail Beşikçi'ye imzalattığım iki kitabı ('Bilim - Resmi İdeoloji Devlet-Demokrasi ve Kürt Sorunu' ile "Tunceli Kanunu ve Dersim Jenosidi" kitaplarını da okuma fırsatı buldum bu arada. Kitapları okurken aklımdan hep insanların neden inandıklarını bilmedikleri narrative'lerden kurtulmasının ne kadar zor olduğu geçti. Dün de Tom Sawyer*'la birlikte ilk okuduğum iki kitaptan biri olan Robinson Crusoe'ya tekrar başladım. Daha okula başlamamıştım ama hangisini daha önce okuduğumu hatırlamıyorum. Ama şu anki hayatımın ilkokula başlamadan önceki döneme çok benzediğini düşünürsem pek de yerinde olduğunu söyleyebilirim. İlk okuduğum Robinson elbette çocuklar için kısaltılmış versiyondu. Elimdeki 500 sayfalık kitabı taşıyacak ve okuyacak gücüm yoktu. Adaya düşen kişi Robinson değil de başka biri olsaydı kitap nasıl olurdu diye düşündüm. Nasıl bir hayat kurardı kendisine acaba? Ya da eski çağlardan birini aynı şekilde bir adaya bıraksak o nasıl yaşardı vb sorular. Sonra Wikipedia'da James Joyce'un yorumunu gördüm. Ona göre Robinson, Britanya İmparatorluğunu simgeliyor. Mantıklı. Defoe böyle düşünmemiştir büyük ihtimalle çünkü zaten kendisi Britanya İmparatorluğu.

Ortaokulda kimsenin sevmediği bir Almanca hocamız vardı. "Robinsona yatmak" diye bir seçenek sunmuştu herkese. Ders çok zor olduğu için, bazılarımız geçmiş yıllarda hiç Almanca öğrenmeden sınıf atladığı için çok zorlanan oluyordu. Haftada 8-9 saat olan dersten 0 almak ise oldukça kötüydü. O yüzden öğrencinin velisinin de onayıyla Almanca derslerinde Robinsona yatabiliyordunuz. Yani bütün yıl boyunca en arka sırada bütün Almanca derslerinde susacaksınız, hiç konuşmayacaksınız. Derse katılmak yok, kitap okumak yok, hiçbir şey yok. Sadece duyabilirsiniz o kadar. Eğer başarırsanız karnenize Almanca 2 gelecek. Mustafa vardı. Robinsona yattı. 2'yi kaptı. Dönemin ortasına doğru adını hatırlamadığım başka bir arkadaş Mustafa'ya katıldı. Gerçek adını hatırlamasam da katıldıktan sonraki adı aklımda: Cuma.



*Üniversitede İngilizce öğrenen biri olarak Sawyer'ın Sooyır, Newton'un Niutın ve Undo'nun Andu diye okunmasına hiç alışamamışımdır.

Çarşamba, Eylül 03, 2014

Ardılı Evetleme

"Eğer beni gizlice seviyor ve sevgilisinin bunu öğrenmesini istemiyorsa mektuplarıma cevap vermez.
Mektuplarıma cevap vermedi.
Öyleyse beni gizlice seviyor ve sevgilisinin bunu öğrenmesini istemiyor."

Nigel Warburton'ın (ki kendisini Philosophy Bites'tan hatırlarsınız belki) A'dan Z'ye Düşünmek* kitabını okuyorum şu sıra. Kendim dahil bir çok insanda sıklıkla görüyoruz ardılı evetleme


*Dost Kitabevi Yayınları - Çevirmen Sevda Çalışkan