Cuma, Ağustos 29, 2014

Bilmece Bulmaca

Not: Bu paragrafın Ian Brown eşliğinde okunması tavsiye edilir.

Bilmeceyle bulmaca arasındaki fark abduction-deduction arasındaki farkla açıklanabilir. Bilmecenin cevabı kesin değildir, yeteri kadar ipucu yoktur ama cevabı gördüğünüz zaman tanırsınız. Bulmacanın cevabı ise kesindir. Aynı doğru cevaba herkesin ulaşma şansı vardı. İleri giderek zaten bunların kelimelerin içlerinde saklı olduğunu söyleyebilirim. Bilmek belirsiz, bulmak kesin. Bazen bilmeceler güzel bazen bulmacalar. Hele ki bulduğunuz zaman hemen tanıdığınız bilmeceler ne güzeldir. Oysa bildiğiniz zaman hemen yanıtladığınız bulmacalar tatsız. Keşif süreci çok ama çok güzel. Hatta bazen insan farketmeden bile bulabiliyor.

Salı, Ağustos 26, 2014

What's The Story (Morning Glory)

Şekerin tatlı olmasının sebebi bulunca yememizi sağlamak için diyorlar. Mantıklı, yüzbinyıllarca şekere ulaşım azdı. Tarım, sanayi ve en sonda da genetik sayesinde çok ekonomik bir şekilde atalarımızın ömürleri boyunca tüketmedikleri kadar şekeri hızlı bir şekilde tüketme imkanımız var. İnsan bedeni buna dayanıyor ama zarar görmüyor da değil. 

Aynı şekilde iletişim de coşmuş durumda. Her tarafımız news feed. Bir günde binlerce haber, yazı, tweet, 'paylaşım' bakıyoruz. Bakıyoruz diyorum çünkü çoğunun okunduğunu düşünmüyorum, okunsa da anlaşıldığını düşünmüyorum. Anlaşılsa da okuduklarımızın gerçeği çoğunlukla yansıtmadığını düşünüyorum. Çok basit bir anlama yolu var bunu. Çok iyi bildiğiniz bir konuyu düşünün. Bildiğinizi sandığınız olmasın ama. Konuyla ilgili internette ufak bir araştırma yapın. Bir avuç insan dışında yazılmış bütün yazıların, yapılan bir sürü yorumun yanlış olduğunu kendiniz göreceksiniz. O konuda öyleyse diğer konuların farklı olacağını düşünmek boş gibi.

Aslında olay sanki ışık hızında dedikodu. 

Yazının bulunması gerçeğe ulaşmamızı kolaylaştırdı belki söze göre. Fact-checking yapan makineler gelse keşke daha iyi olur. Sonuçta gerçeğin en güzel tanımı bence PKD'in dediği gibi "gerçek, inanmayı bıraktığınız zaman dahi gitmeyendir."

Merve seneler önce "information diet" diye bir şeyler yazmıştı, ilerleyen zamanlarda günlük aldığımız kaloriye dikkat ettiğimiz gibi bilgi miktarına da dikkat etmemiz gerekebilir diye. İş nicelikte. Zira bir süre sonra nicelik nitelik farkına yol açıyor.

İnsan azda çoğu bulsun. Adını hatırlamadığım bir yunan filozofu bilge biriyle karşılıklı yapılacak bir konuşmanın kitaplarla geçen bir aydan daha değerli olduğunu demiş. Bilen adamın ne söylediği kadar neleri söylemediği, filtresinden nelerin geçtiği önemli. Diğer türlü hep bir gürültü hep bir gürültü. Gürültü çağı mübarek.

Pazartesi, Ağustos 25, 2014

Bilim insanları

Bilim insanları oturup depresif şarkılar dinlemenin insana iyi geldiğini bulmuşlar. Lanet olasıcalar vergi mükelleflerinin paralarını boşa harcamışlar adamım. Neyse bu da başarı. Geç olmuş, güç olmuş ama olmuş. Elbette iyi gelecek niye gelmesin, kendini yakın hissedeceğin, senin gibi bir sürü insan var işte. Bağ kuruyorsun daha ne olsun.

Bu salak adamlar yıllar önce ateistlerin daha mutsuz olduğuna da iddia etmişlerdi. Yapılan araştırmalar o yöndeymiş. Adamın araştırmasını baştan mı yapacağız sözlerine güvendik. Üzüldük. Kader buymuş, demek ki inanan daha mutluymuş vay anasını dedik. Evlerine ateş düşesiceler meğer çok salak bir konuda yanlış yapmışlar. Grupları hazırlarken bir topluluğa, kulübe, derneğe vs gibi sosyal oluşumlara dikkat etmemişler. Bunu fark eden güzel insanlar araştırmayı tekrardan yapmışlar ve voila! Ne bulsunlar. Hiçbir fark yokmuş. Yani bir topluluğun üyesi olmayan dindarlarla ateistler aynı seviyede. Oysa bir topluluğa dahil olanlar onlardan daha mutlu ama seviyeleri gene aynı. İşin sırrı grupta olmak. Boşuna mı utanıyoruz, sıkılıyoruz. Hepsi dışlanacak hareketler yapmayalım diye.

Pazar, Ağustos 24, 2014

En Güvenilir İnsan

Benim gözümde en güvenilir insan cinayet işlediğinizi söylediğinizde cesetten kurtulmanız için elinden geleni yapacak olan insandır.

En Mal İnsan

Benim gözümde en mal insan en yoksun olduğu karakter özelliğinin kendisinde çokça bulunduğunu sanan insandır.

En Kibar İnsan

Benim gözümde en kibar insan yanlışlıkla dolu tuvalete girdiğinde hızla geri çıkmadan önce içerideki kadına "pardon hanfendi" değil "pardon beyfendi" deyip kapıyı kapayandır.

En Zeki İnsan

Benim gözümde en zeki insan başkasında ilk defa gördüğü güzel kıyafete bakıp "aa geçen hafta ben de bundan almıştım" deyip koşa koşa o kıyafeti satın alandır.

Çarşamba, Ağustos 20, 2014

Abdüksiyon

Üniversitede bir arkadaşım vardı. Burada ismini çok andım ama artık ismini anmıyoruz. Roma İmparatorluğunda vardı böyle bir ceza, adını hatırlamıyorum. Arar bulursunuz çok isterseniz. Suçlunun adını anmak yasaklanıyor, unutmalı bir şeydi. Ben de unuttum.

Bu arkadaşım evde yalnız kaldığı bir yaz mevsiminde rakıya sarmış. Nedense evlerinde de buzluk yokmuş. Gitmiş buzluk (buzluk doğru kelime mi yahu) almış. Akşamları rakısını suyunu ve buzunu alıp keyif yapmış. Annesi geri döndüğünde buzluktaki buzlukları göründe ona "sen rakı içiyorsun değil mi" demiş. Hacı-hocalar ya tabi. Alkol yasak.

Tabi biz evde değiliz, bu olayı o adını anmadığımız arkadaşımız bize anlattı da öğrendik. Yalnız anlatışında bir gariplik vardı. Çünkü annesini "niyet yargılamakla" suçluyordu. Tabi o durumu böyle zarif bir şekilde anlatmak yerine "annem kafayı çizdi ya, nası bana böyle der, sapıttı iyice, paranoyak işte" gibi olmayacak şekilde anlattı. Ona 'bu buzluklar rakı için mi' diye sordum, 'evet' dedi. 'Tamam işte, kadın doğru söylüyor' dedim. 'Ama o bunu bilemez ki, ice tea (sallıyorum bunu) için almış da olabilirdim' dedi. 'Ama almadın' dedim. 'Evet ama bunu bilemez ki, böyle bir şey demeye hakkı yok' dedi.

('Niyet yargılamanın ya da daha doğrusu niyet yargılamada politik doğruculuğun istismara çok açık bir şey olması sebebiyle biraz problemli olduğu açık. Dalmayacağım o yüzden içine.)

Buradaki temel sorun gündelik hayatımızda 'abduction' yapabilir miyiz yapamaz mıyız? Abduction ne ki diyenleriniz için üzülerek Türkçesini bilmediğimi itiraf etmem lazım. Sözlükten bakabilirim gerçi. Durun bakayım. Boş verin bakmadım. Abduction bizim çok ünlü Şerlok Holms'ümüzün yaptığı şeydir diyebilirim. Kendisi her zaman yaptığının "Deduction" (çıkarım) olduğunu söyler ama bir İngilizin sözüne inanacak kadar saf değiliz elbette. Bir şeyin deduction olması için çıkarılan şeyden başka bir şey olma ihtimalinin olmaması gerekir. Oysa bir çok olasılık varsa (bizim örneğimizde buzlar ice tea için de kullanılabilir, rakı için de kullanılabilir) yapılan çıkarım "abduction" oluyor.

Bizim patalojik yalancıların istismar etmekten zevk aldığı durumlardan biridir bu. Fuck it. Çıkarımınızı yapın, gündelik hayat bu. Hukukçu değiliz. Onlara göre sevgilinizi biriyle uyurken gördüğünüz zaman "aa bunu nasıl yaptın, aşağılık herif" dediğinizde "ya sadece uyuduk" derse çakın kobra vuruşunu. In the name of abduction tabi.

Pazar, Ağustos 17, 2014

You Are the Quarry

Her ne kadar albümün adı You Are the Quarry olarak geçse de, albüm kapağında "Morrissey, you are the Quarry" yazıyor. Benim bu ayrıntıyı fark etmem yıllarımı aldı. Albümün adı eh işteden çok yukarılara çıktı, çıkalı on yıl geçmiş olmasına rağmen. Biraz önce albümün en süper mükemmel şarkısı olan The World Is Full of Chrashing Bores'u dinlemek için açtığımda (-ki bir zamanlar Bores değil de Bones diyor sanıyordum, insan okur oysa değil mi?)Let Me Kiss You'ya kadar geleceğimi düşünmüyordum. Oysa şimdi I Like You bile çalıyor bu satırları yazarken.

Let Me Kiss You'nun bir "working girl"e yazıldığını düşünüyorum. Reel Around The Fountain gibi. Onun kadar aleni değil. Like B in subtle.

Bitirmeden "I am not one, you don't understand."

Cuma, Ağustos 15, 2014

Gündelik Hayat

Komik bir kelime gündelik. Gerçi herhangi bir kelimeyi alıp art arda 20 defa söylediğiniz zaman bütün anlamını yitiriyor, saçma oluyor. Kök olmadığı zamanlarda belki saçma olmayabilir. Hiçbir kökün (yansıma kökler sayılır mı bilmiyorum) zaten anlamı yoktur. Neyse, dağılmayalım. Gündelik hayat konumuz. Çok kısa bir tanımını yapacak olursak yaşadığımız hayat gündelik hayatımız. Yaşadığımız için gerçek hayatımız o. Bugün ne yaptın soruma vereceğiniz yanıtın cevabı.

Hastalıklı bir Seinfeld izleyicisi olarak hayatın bir çok aşamasına diziden örnek vermek mümkün. Hiçbir şey denilen hikaye senin hikayendir. O yüzden aşağıdaki diyalogu paylaşmak istiyorum. İzlemek isteyenler için youtube linkine başvurabilirsiniz.

Seinfeld: "I had a very interesting lunch with George Costanza today."
Kramer: "Really?"
Seinfeld: "We were talking about our lives, and we both kind of realized we're kids. We're not men."
Kramer: "So then you asked yourselves, 'Isn't there something more to life?'"
Seinfeld: "Yes, we did."
Kramer: "Yeah, well let me clue you in on something... There isn't."
Seinfeld: "There isn't?"
Kramer: "Absolutely not. I mean, what are you thinking about, Jerry, marriage? Family? They're prisons! Man-made prisons. You're doing time. You get up in the morning, she's there. You go to sleep at night, she's there. It's like you gotta ask permission to use the bathroom. 'Is it alright if I use the bathroom now?!' And you can forget about watching TV while you're eating."
Seinfeld: "I can?"
Kramer: "Oh yeah. You know why? Because it's dinnertime, and you know what you do at dinner?"
Seinfeld: "What?"
Kramer: "You talk about your day. 'How was your day today? Did you have a good day today or a bad day today? Well, what kind of day was it? Well, I don't know, how about you, how was your day?'"
Seinfeld: "Boy."
Kramer: "It's sad, Jerry. It's a sad state of affairs."
Seinfeld: "I'm glad we had this talk."
Kramer: "Oh, you have no idea."

Öte Yandan Not: Moz'cuğumun otobiyografisinde ise şöyle bir cümle var: "...and Jake and I neither sought nor needed company other than our own for the whirlwind stretch to come, and for the first time in my life the eternal 'I' becomes 'we'..." diyerek aynı konu üzerinde 3 farklı fikir belirterek kendi rekorumu kırayım.

Not 2: "Let me clue you in" görünce "I'm not in danger, I'm THE danger" diyenler fav :o)


Pazartesi, Ağustos 11, 2014

God Has Given You (But One Heart)

Geçenlerde hayatımda ilk defa dahice bir fikir geldi aklıma. O kadar iyi bir fikirdi ki kesinlikle gerçek olmalıydı. Bu yüzden unutmaktan korkmadım ve not almadım. Elbette unuttum sonra. Hatırlamaya çalışırken dandik fikirler geliyor şimdi. Elimizdekiler de böyle pof diye yok oluyor işte. Sonra gelsin 'hyper mediocrity'

Perşembe, Ağustos 07, 2014

Who Could Have Known (But No One)


Deryik'in bir arkadaşı var sağolsun bana çok yardım etti. Daha önce YEK'le ilgili yazdığım yazıyı yazmamı sağlayan kişi oydu. Anlattıklarıyla, verdiği bilgilerle, sorduğum abuk sabuk sorulara üşenmeden yanıt vermesiyle A. 'nın hakkı geçmiştir bana. Buradan kendisine teşekkür eder IELTS'ten istediği sonucu almasını temenni ederim.

Kaldığım yerden devam edeyim. Şimdi benim istediğim kadro kimyager kadrosu. Merkezi atamayla atanıyorsunuz, eğer 3-4 kişi alırlarsa şansım var. 1-2 kişi alırlarsa zor, kimseyi almazlarsa tabi ki şansım yok orası için. Devletimizin işi belli olmaz tabi. Hiç açılmayabilir. Ancak şöyle bir şey var (-ki onu da A. söyledi) Yazma Eser Uzman Yardımcılığı kadrosu varmış. Daha çok kişi alınıyor ve çok daha iyi bir işmiş. KPSS puanı + Yazılı sınav + Mülakatla alınıyormuş. Mülakatla ilgili önyargılarım olmasınmış. (Anladınız umarım) Ben de iyi o zaman madem bir iş yapmıyorum deyip çalışmaya başladım. Fotoğraftan da görebileceğiniz üzere Osmanlıca 101'den Osmanlıca 402'ye kadar bana 8 dönem yetecek kaynak edindim. Ayrıca Youtube'da Hayrat Vakfı'nın ders videoları da mevcut. Dersler bedava. Aldığım kitapların toplam fiyatı ise yaklaşık 70-80 TL gibi bir şey.

Bütün öğrenme süreçlerinin sancılı olduğunu düşünürsek Osmanlıcayı da öğrenmek zor. Ancak akılda bunun bir keşif süreci olduğunu tutmak işleri kolaylaştırıyor. Belki de bunun için gelmişizdir dünyaya.

Salı, Ağustos 05, 2014

Mevsimler

Aynı anda birçok şey olan insanoğlunun olduğu şeylerin dereceleri de zaman içerisinde değişiyor. Bazı özellikler, bazı tercihler, bazı zevkler, ihtiyaçlar, hisler çevreyle etkileşim sonucu daha çok vurgulanıyor ya da daha arkalara bir yerlere atılabiliyor. Bugün çok anlam ifade eden fikirler, insanlar yarın öbür gün daha az anlam ifade edebiliyor. Elbette tamamen kaybolması gerekmiyor sesi azalanların ya da sürekli gündemde olması gerekmiyor yüksek seslerin.

Bu kışın biteceğine olan inancım bundandır. (İçim karanlık olmayaydı)


Pazartesi, Ağustos 04, 2014

Where Do We Go Now (But Nowhere)

Nisan sonuna doğru işten ayrıldım. Bir nevi kovulma ama gönüllü. Sonumuz hayırlısı diyeceğim ama bu hayatta sonumuz ölüm olduğu için pek hayırlı değil. O yüzden şimdimiz hayırlısı dedim ve diyorum. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken bir anda karşıma Yazma Eserler Kurumu çıktı. Baktım kimyager istihdam ediyorlar, "Thought to myself, why shouldn't I" dedim Shine On Brightly'yi dinler iken.

Yalnız öyle kolay değil maalesef. İki husus var önemli. İlki size bağlı ikincisi devlete. Birçok devlet kurumu gibi bunlar da KPSS ile alıyorlarmış. Daha önce ismini duymuş olsam da nasıl bir sınav olduğunu bilmiyordum. Ancak oldukça yüksek bir puan istiyordu geçen yıllardaki atama puanlarına baktığımda. İkinci husus ise kadronun açılması gerekiyor. İstediğiniz kadar yüksek puan alın kadro açılmazsa atanma olmayacak. İşin kötü tarafı ise bu yılda iki defa haziran ve kasım aylarında açıklanıyor. Bir sürü belirsizlik anlayacağınız.

En kötü ihtimalle hayatımdan bir 2 ayı da heba etmiş olurum en fazla diyerek hazırlanmaya başladım. Bizim buralarda hızlandırılmış bir kurs buldum. 1 ay önce başlamışlardı, aradan onlara katıldım.

İlk haftamda hiçbir derse girmeden bir genel denemeye katıldım. Başlangıç noktamı görmek açısından iyiydi çünkü "ne kadar zor olabilir ki" dediğim bu sınavda 40 bin kişi arasından sadece 7 bininci olmuştum. (Yüzde 17'lik dilim)

Bu dar zamanda başarılı olmak için çok çalışmanın yanı sıra ekstra bir şeyler yapmam gerektiği açıktı. Öğrenci gibi çalışarak olacağına pek ihtimal vermiyordum. O yüzden bu hazırlık devresini sanki bir işmiş gibi projelendirdim. Çalışma programları hazırladım. Zaman çizelgeleri hazırladım, çalıştığım sürelerin, çözdüğüm soruların derslere ve konulara göre takibini yaptım. Sınavlarda yaptığım netleri ve dereceleri de kaydederek kendi kendimin denetçisi oldum.

Bu arada sınavla ilgili biraz bilgi vereyim hiç bilmeyenleriniz için. Sınav iki kısımdan oluşuyor: Genel Yetenek ve Genel Kültür. Genel Yetenek kısmında Türkçe ve Matematik soruları var. Türkçe'nin çok büyük bir kısmı okuduğunu anlama soruları, kalan kısmı ise dil bilgisi ve sözel mantık sorularından oluşuyor. Matematik kısmı ise ortaokul matematiği konularından oluşuyor.

Genel Kültür kısmı ise kritik kısım. 60 sorunun 27'si Tarih, 18'i Coğrafya, 9'u Vatandaşlık ve 6 tanesi de güncel bilgilerden oluşuyor. Bu bölümdeki soruların yüzde 90'ı ezber bilgiye dayalı. O yüzden çalışmamın en büyük bölümü bu kısımla ilgili oldu. 7 bininci olduğum sınavda 60 soruda sadece 16,5 net yapmış olmam iyi oldu çok güzel iyi oldu.

Türkçe ve Matematik soruları genel olarak kolay sorular olsa da sonuç olarak bu bir sıralama sınavı olduğu için bunun pek önemi yok. Yalnız sorular kolay olsa da Türkçe sorularını okumak için ve matematik işlemlerini yapmanız için harcadığınız ciddi bir zaman var. Soruları hem hızlı hem de doğru çözmeniz gerekiyor. Sadece hız ya da sadece doğru çözmek işe yeterli değil.

İki hafta sonraki (14 Mayıs) sınavda da pek parlak olmayan bir derece yaptım. Gelişme vardı ama çok azdı. Ama gemiyi hareket ettirmenin kolay olmayacağını biliyordum. 21 Mayıs'ta gene 40 bin kişi arasından bu sefer 4 bininci oldum ve bir şukuyu hak ettim. (Yüzde 9) Bu arada her sabah 7'de kalkıp daha ilk kahvemi içmeden çalışmaya başladığımı söylemem lazım. 28 Mayıs'ta bu sefer 2 bininci oldum. 4 Haziran'da pek bir fark olmadı, gene % 4'lük dilim içindeydim. 11 Haziranda 1.200'cü olarak % 2,5'luk dilimdeydim. 24 Hazirandaki son sınavda ise 20 bin kişi arasından 400. oldum. Bundan sonra asıl sınava kadar kendimi kıyaslayabileceğim başka bir sınava girmeyecektim.

Bu 20 binlik grup gibi 10 tane daha grup varsa Türkiye'de 4000. olurum yaklaşık bu da planlara baş baş demek olacağı için son hafta çok önemliydi. Youtube'dan teknofem (evet, bildiğimiz fem) 'in hazırladığı Vatandaşlık, Coğrafya ve Tarih videolarının hepsini indirdim. Yaklaşık 50 saat süren dersleri baştan sona 1,5 x hızla 3 günde izledim. Son 4 gün ise günde ortalama günde 1.000 soruyla çalışmamı bitirdim.

Sınav 5 Ağustos'taydı. Tarih'te bir sürü yapamadığım ama bir o kadar da son bir iki gün öğrendiğim soru vardı. Onun dışında iyiydi. Sonra bir kaç hafta önce sonuçlar açıklandı 90,76 puan alarak 1246. olmuşum. Yüzde 0,1'lik dilime girdim. Kimyagerler arasındaki sıralamayı henüz açıklamadılar ama benim tahminim 30-35 arası bir yerdeyimdir. Maalesef öyle çok parlak bir derece değil. YEK için çok parlak bir derece yapmam gerekiyordu ama olmadı. 2 yıldır hazırlananların olduğu bir sınavda 2 ayda daha fazlasını yapamazdım gerçi.

Ben de geçen hafta maaşı 5 haneli bir iş görüşmesine gittim. Bakalım belki onlardan bir ses çıkar. Daha yüksek olasılık.

Abin de mi yok?

Adama sormuşlar hiç düşmanın var mı diye, yok demiş. 'Abin de mi yok?' demişler sonra.

Abimler taşındılar. Yataklarında bir sorun vardı, yenisini alacaklardı, ben de nedendir bilinmez onlara 'ya benim çift kişilik yatağı alabilirsiniz, yavrulu yatak işimi görür ne de olsa, boşuna masraf yapmayın' dedim. Pek de sevmiyordum zaten yatağı, çok genişti. Verdim anahtarı, sonra çıktım yola. Dün, on gün sonra evim evim güzel evim hayalleriyle geri döndüm bir sürü saat ve kilometre yol sonrası. Ama eve geldiğimde ne göreyim? ya da ne görmeyeyim? Evdeki güzelim, hala taksitini ödediğim yavrulu yatağım da gitmiş. Evde şu an yatacak yer yok. Çok örapayi olduğum için bende çekyat, yer yatağı vs gibi hayat kurtaran eşyalardan yok. İki tane iki kişilik kanepem var ve doğal olarak onlara sığmam mümkün değil. Onları karşılıklı birleştirip idareten bir çözüm buldum ama o kadar yorgunluğa rağmen 2'de anca uyuyup 6'da uyanıverdim. Aradım abimi, bana "e sen diğer yatağı da vermedin mi" dedi bana. Al bi yatak gönder faturasını da dedi attı karakterini. Olan kısaca bana oldu. Ev kelimenin tam anlamıyla sik gibi şu an. Bütün beyaz eşyalar, müzik setim vs gitseydi bu kadar kötü olmazdım. Gittim baktım bağrımdan sökülüp atılmış yatağı bin beş liraya satıyorlar. Pof.