Pazartesi, Mart 26, 2012

Keder Geçer Biz Kalırız

Ünlü romancı Henry James'e bir arkadaşı mektup yazar. Arkadaşı ailesinden birini yeni kaybetmiştir ve depresyona girmiştir. Henry James onun mektubuna karşılık verip acısını dindirmeye çalışırken şimdiye kadar okuduğum en güzel sözlerden birini söyler. Şöyle diyor James:

Sorrow comes in great waves—no one can know that better than you—but it rolls over us, and though it may almost smother us it leaves us on the spot and we know that if it is strong we are stronger, inasmuch as it passes and we remain. 
Mr. James
Henry James bir şair olsaydı "Sorrow passes and we remain" demekle yetinebilirdi ya da bu satırları arkadaşına yazmıyor olsaydı.

Pazar, Mart 25, 2012

Bir Kelime İhtiyacı

Kelime dağarcığım sınırlı, bunu Scrabble oynarken görebiliyorum. Çok kelime bildiğim için değil sadece iyi bir oyuncu olduğum için iyi oynayabiliyorum o kadar. Geçenlerde Cansu'yla oynarken de bunu gördüm. Hiç bilmediğim bir sürü kelimenin sınırlı olan oyun tahtasında ve sınırlı harflerle karşıma pek de hoş bir görüntü olmasa gerek siz de tahmin edersiniz ki.

Her neyse benim bir kelimeye ihtiyacım var, belki vardır belki yoktur. Şöyle ki mesela  bir karar aldınız, (çalışanınızı işten çıkaracaksınız, siz işten ayrılacaksınız, sevgilinizi terk edeceksiniz, evinizi satacaksınız, yaşadığınız şehirden taşınacaksınız, sinir olduğunuz kişiyi döveceksiniz vs vs) bu kararı aldıktan sonra kararınızın ne kadar haklı olduğunu kendinize veya başkalarına göstermek için bulduğunuz geçerli argümanlara bir isim gerekiyor bence. Bahane, mazeret vs demiyorum çünkü bulduğunuz her şey gerçekten mantıklı. Sadece o sebepler olmasa dahi siz aldığınız kararı uygulayacaktınız.

Hayatımızda bu o kadar çok yer kaplıyor ki bunun evrimsel bir kendini kandırma mekanizması olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Cumartesi, Mart 24, 2012

Some Kind Of

Tekrardan fitnısa başlamak güzel. Gittiğim tabi bir ClubSporium değil ama Adana şartlarına göre idare eder bir yer. Ama fark ettim ki sporyuma verdiğim paranın tamamı helal hoş olsun. Pahalı mahalı ama hiç önemi yok. İstanbul'da olsam gene oraya giderim, hiç de acımam paraya.

İnsan vücudu - benimki de insan vücudu diye söylemiyorum - hakikatan hızlı bir adaptasyon mekanizmasına sahip. Sadece iki çalışma yaptım.  Ancak gavurların "muscle tone" dediği kasların pasif durumdaki hallerindeki gelişme, eskiye dönüş gözlerimi yaşartıyor, şampiyonlar ligi marşını söyletiyor bana.

Tekrardan eski rutinime girdiğim iş-yemek-spor-yemek-uyku-iş döngüsünün içerisinde yepyeni olan bir şeyi de huzurlarınızda paylaşmayı bir borç bilirim kendime. Araba. Evet yanlış duymadınız. Hiç sevmediğim, hayatım boyunca hiç kullanmak istemediğim, şeytan icadı dediğim araba. Hiç kullanamam, öğrenemem, süremem dediğim arabayı öğrendim biraz. Kendime yetecek kadar öğrendim. Hatta yaklaşık iki ay önce kırmıza ışığa uymayan bir sürücünün sol tarafımdan çarpması sonucu ilk kazamı da yaşamış oldum. Her ne kadar cana bir şey gelmemiş olsa da bir süre şokunu yaşadım. Bir de metalin metale çarptığında çıkan ses oldukça iğrenç. Mecbur kalmadıkça sürmüyorum, öyle kendi halinde duruyor ama beni en çok toplu taşımaya mahkum olmama fikri sevindiriyor.

Bi de buralarda Skyfall'u çekiyorlar. Kasım Gülek köprüsünü trafiğe kapıyorlar. Bugün Ziyapaşa'ya giderken yol kapalı diye başka bir yerden gitmek zorunda kaldım ve yolumu kaybettim. Uzun süre dolaştıktan sonra ovi maps sayesinde yolumu buldum. Dolaşsam da, yolumu kaybetsem de Bond için feda olsun nedir ki.


Pazar, Mart 18, 2012

Bir Şeyler

Küçükken abimlerin arkadaşı olan Veysel Abi'nin dükkanına giderdim. Otobüsle Kadıköy'e, oradan da vapura atlayıp Eminönü'ne geçerdim. Sonrasında o zaman boyu 1,55 olan benim için uzun bir yürüyüşle Cağaloğlu'na yürür, adını hatırlamadığım işhanının en üst katındaki ç.atı.gra.fiğe giderdim. Ne zaman gitsem Veysel Abi bana yemek ısmarlar, bilgisayarlarıyla oynamama izin verirdi.
Günlerden bir gün bilgisayar bozulmuştu. Ben mi bozdum hatırlamıyorum ama onlar öyle düşünüyordu. Bu olaydan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Ziya Abi vardı, ressam. Uzun süre İngiltere'de yaşamıştı. Babam yaşındaydı, 43'lü. Bana ilk David Bowie albümünü o vermişti. Ziggy Stardust. Liseye kadar ne zaman Stardust yazmak istesem hep Sturdast yazdım. Sonra Ziya Abi'nin öldüğünü öğrendim.

Demet vardı sonra. Benden büyüktü, herhalde 5-6 yaş kadar. Çok güzel gülümserdi. Bahadır ve Zafer Abi de vardı oraya takılan. İngilizce bilen, yakışıklı abilerdi. Ben de büyüyünce onlar gibi olmak isterdim ama hâlâ pek İngilizce bilmiyorum.

Benim için o kadar önemli bir yerdi ki orası, o ortam olmadan ne yapacağımı düşünemezdim. Yaşıtlarım gibi beni sıkıcı bir ortama maruz bırakmıyorlardı. Çok enteresan (11-12 yaşındaki biri için çok şey enteresandır gerçi) şeyler konuşuyorar, dinliyorlar ve yapıyorlardı. Benim için bir vaha gibiydi. Hayatın getirdiği saçma şeylerden uzaktaydım orada.

Her güzel şeyde olduğu gibi oranın da sonu vardı. Bir gün bakıverdim ki hayatımdan tamamen çıkmış. Ben oradan çıkmışım. Demet işten ayrılmış, Ziya Abi vefat etmiş, Bahadır ve Zafer Abi'de oraya uğramaz olmuş. En sonunda da dükkan Cağaloğlu'ndan Beşiktaş'a taşınmış.

Hayatta ölüm kadar başka kesin bir gerçek de değişim. Her şey ölür, her şey değişir.

İnsanın hayatında onsuz yapamayacağım deyip sonrasında pekala yaptığı, hatta hiç aklının ucuna getirmediği çok şey oluyor. Bu günü yani 18 Mart'ı  Dünya Hatırlama Günü ilan ediyorum.


Kötü hatırlanılmak/hatırlamaktan daha kötü tek şey hiç hatırlanmamak/hatırlamamak. Yaşarken ölmek/öldürmek böyle bir şey sanırım.







Salı, Mart 13, 2012

''Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar... Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var...'' 

Pazartesi, Mart 05, 2012

1,5 Günde 1 Hafta Nasıl Biter?

İki sene önceki işimde neredeyse su içmeye dahi vaktim olmadığı zamanlar vardı. Güne sabah 5:30'da başlıyordum. 7:30'da işbaşı yapıyor, 17:15'te işten çıkıyor, 18:30 gibi spora gidiyor, 20:30 gibi spordan çıkıyor, yemek yiyor ve uyuyordum. Hızlı tempo ve ben bir ekip olmuştuk.

O zamanlar Metehancım da benzer bir tempoda çalışıyordu ve Beşiktaş sahilinde espressolarımızı içerken salı günü öğleden sonraları nasıl hafta sonu moduna girdiğimizi konuşmuştuk.

Salı günü öğle yemeğinden sonra o hafta şöyle bitiyordu: Salı öğlenden sonra olduğu için salıyı sayma, cuma desen zaten tatil sayılır, geriye bir tek çarşamba ve perşembe kalıyor, yani iki güncük.

İşte böyle.