Pazar, Ocak 30, 2011

Hayatta İdealler Yerine

Asleep
Hayatta idealler yerine hedefler koyunca ne kadar güzel ne kadar şahane oluyor değil mi? Hele bir de nümerik yaklaşabilirseniz hedeflerinize sizden kıralı yok namussuzum. Ne olabilir ki en kötü? Sadece hedefinize ulaşamamış, çok altında kalmış veya kıl payı kaçırmış olabilirsiniz. Yüzünüzü yıkar başka bir hedef koyarsınız. Tabi siz bakmayın hedef insanlarını kötülediğime, onlar kadar bile olamayan, olamamış ve korkutucu bir şekilde olamayacak olan birinin yazdığı satırları okudunuz şimdi.

O zaman en sevdiğimiz şarkıcılardan Steven Patrick'i dinleyelim "Asleep".

+24

Kapalı mekanlarda sigara yasağı çıktığı zaman şöyle bir şey demişim (demişim çünkü hatırlamıyorum);

sigara içmeyenler "biz rahat etmiyoruz, sigara içmesinler" diyorlar ancak bundan 10 sene sonra aklıevvellerin " ben müzik dinlemeye gidiyorum, adamlar içip içip sarhoş oluyorlar, olmasınlar" demesinden korkuyorum (bkz: http://solelim.blogspot.com/2009/07/sigara-yasag.html).

Şimdilerde ise 10 sene beklemeye gerek kalmadığını düşünüyorum. Bence biz Türk Halkı (capitalized) bunu 2-3 senede hallederiz. Şimdi +24 olur yarın herkes olur. Bütün AKP yancılarına kapak olur inşallah ya da maşallah.

Tabi her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde iyi olduğunu öğreten David Carradine sayesinde bunda da bir iyilik bulabiliyoruz. Artık alkollü içki firmalarının sponsor olduğu etkinliklere 24 yaşından küçükler giremeyecek(miş) Henüz tam açık, net, kesin değil. Ancak Babylon 18 Ocak'taki "Oldies But Goldies" partisine +24'ü yapıştırdı (şimdilik cast tu bi seyf) Maalesef sevgili kulunuz hasta ve keyifsiz ve mutsuz ve can sıkıcı olduğu için gitmedi ancak öyle bir partide 0-17 ile birlikte 18-23 yaş arasının da olmadığını düşünmekten suçlu bir zevk aldı. Düşünsenize sınav bombardımanı nedeniyle ergenliğini üniversite öğrencisiyken yaşamak zorunda kalan kitlenin olmadığını... Ne yapalım, insan dediğin hatalı bir yaratık. Ben hatalıyım. Ben de insanım.

Anlamsız Bir Günün



Anlamsız bir günün daha sonuna geldik. Bu günde, bu anlamsızlıkta emeği olan herkese teşekkür etmek istiyorum.

Cumartesi, Ocak 29, 2011

Abn-Amro

Çok seneler önce sözlükte biri Abn-Amro için "çalışanlarını embesiller arasından seçen şirket" gibi bir şey yazmıştı. Aklıma geldikçe gülüyorum.

Perşembe, Ocak 27, 2011

Sergen Yalçın

Sergen Yalçın'a "Sergen niye maçlarda hiç koşmuyorsun?" diye sorduklarında "Abi koşunca yoruluyorum" yanıtını verdikten sonra mizah anlayışının Bill Clinton ayarında olduğuna kanaat getirmiştim. Yukarıdaki fotoğrafta Sergen'in kendi imkanlarıyla attığı deparı görüyorsunuz. Bir de geçenlerde düşündüm acaba burayı okuyup Cantona'nın ne kadar şahane bir futbolcu olduğunu bilmeyen ya da hiçbir maçını izlememiş olan var mıdır diye. Sonra da çok alakasız olacak ama 15 yaşında "if i can shoot rabbits then i can shoot fascists" sözlerini bir şarkıda duymuştum. Acaba şimdi 15 yaşında olanlar bizim kadar şanslı mı?

Çarşamba, Ocak 26, 2011

Maraton

Seneler önce Michael Douglas'ın bir filmini izlemiştim. Star'daydı sanırım. Bir maraton koşucusunu oynuyordu. Çok güzel bir filmdi. Sonradan hiç denk gelmedim, ne izleyeni gördüm ne de bahsedeni... Biraz önce aklıma geldi, ben de google'a sordum ve cevap aldım. Filmin orijinal adı Running'miş. İmdb notu ise 5,3'müş. Film belki boktandır, izlediğimde çok küçüktüm hatırlamıyorum fazla. Çok sevmiştim. Benzer bir film de Kevin Costner'ın (Bull Durham değil, bilemediniz) bir bisikletçiyi canlandırdığı filmdi. O da güzeldi. Bu iki filmin finali de ayrıca güzeldi benim için.

Berlin'de dünya rekorunu kırarken
(NYTimes'ın sayfasından çaldım.
AP'nin fotosuymuş.
)
Bu arada maraton koşmak çok etkileyici. Yani karşımda bir maraton koşucusu görsem saygımdan önünde eğilirim. 42 km inanılmaz, hele ki koştukları hızları düşünürseniz. Dünya rekoru 2 saat 3 dakika. Yani neredeyse 2 saat boyunca 20 km/h hızla koşmuş. Koşan kişi ise Etiyopyalı Haile Gebrselassie. 20 km/h ne ki diyenleri koşu bandının üstünde sadece 30 saniye koşmaya davet ediyorum :)

Bir röportajında Gebrselassie "koşmaya başladığımda amacım bir gün maraton koşabilmekti. 15 yaşımda bu hayalim gerçek oldu."  demiş. Gebrselassie ilk maratonunu 2 saat 48 dakikada koşmuş.

Maraton koşmadan önce yarı maraton koşmak lazımmış. yarı maratondan önce de 10k, 10k'dan önce de 5k koşmak gerekiyor. Ben 5k koşabiliyorum. Şu sıra kilo almaya çalıştığım için fazla koşmak istemiyorum. Biraz kendimi topladıktan sonra baharla birlikte 10k koşma hazırlıklarına gireceğim. Küçükken Michael Douglas'ın bir maraton koşucusunu oynadığı filmi izlediğim için de ileride bir gün çok sürse de maraton koşabileceğime inanıyorum.

Pazartesi, Ocak 24, 2011

Bendeyt


Band-aid selpak gibi bi şeymiş. Marka yani. Demin buraya koymak için fotoğraf bakarken öyle olduğunu öğrendim. Tabi bu dediğim saçma. Sadece salak bir giriş yapıyorum o kadar.

Farkında olmadan sıklıkla yaptığımız şeyler alışkanlık sınıfına girer mi acaba? Mesela her yaralandığınızda (ister egonuz ister inancınız ister sevginiz olsun) hemen koşa koşa bir yara bantıyla kapamaya, tamir etmeye, üstünü örtmeye, gözden uzaklaştırmaya çalışıyorsanız, çalışmışsanız ve öyle ya da böyle bir şekilde bunun farkına vardıysanız alışkanlıkla yaptığınız bu şeyi yapmayabilir misiniz artık? Zaman gösterebilir. Göstermeyebilir de. Çok yorgunum be blog.

Pazar, Ocak 23, 2011

Sitiv Buşiimi

Steve Buscemi (solda) 53 yaşında, evli.
Steve Buscemi (kimilerine göre "baskemi") en iyi erkek oyuncu dalında en iyi erkek ödülünü kazanmış. Onun kadar beni rahatsız eden başka bir oyuncu bilmiyorum. İğreniyorum resmen adamdan. Onun yüzünden The Sopranos'u bile izlemeyi bırakacaktım az daha. Hesapta Tony'nin kuzenini oynuyordu. Olmaz olsun öyle kuzen. İsterse dünyanı en iyi oyununu oynasın, isterse dünyanın en iyi filminde oynasın onun olduğu filmi, diziyi izlemem. Önceden izlemedim mi? İzledim. Ama izlemiyorum uzunca bir zamandır. Kararlıyım.

Ich Bin "Ein" Amerikaner

Gitmeyi en çok istediğim ülke Amerika. Çok merak ediyorum. Özellikle kuzeydoğusunu. Bir de "Amerikalılar da çok salak" diyenlerin çok salak olduğunu söylemek istiyorum. Hele ki bir de "adamlar salak olmasa o kadar mühendis ve bilim insanı ithal ederler mi?" diyenlerle ilgili daha kötü fikirlerim var.

Bu arada yukarıdaki haritada 50 amerikan eyaletinin herbirinin gsyih'ına yakın olan ülkelerle eşleştirilmiş halini görüyorsunuz. Ne kadar doğru bilemem. Biz Vaşington Eyaleti kadarmışız. Brezilya da New York kadar. Dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Nijerya ise Havai kadarmış. Neyse. New Hampshire'dan Baltimore'a bir gezi yapmak lazım. Gidip görmek lazım.

Cumartesi, Ocak 22, 2011

Sinekdoş

Küçükken bir gün abim bana sinekdoşun ne olduğunu anlatmıştı. Minibüste önümüzdeki adama "bir kadıköy uzatır mısınız?" dediğimiz zaman aslında neyi kastettiğimizin anlaşıldığını ve bunun bilmemne olduğunu söylemişti. Tam olarak ne söylediğini hatırlamıyorum, belki sinekdoş dedi belki de mecaz demiştir ama ne zaman biri bana sinekdoşun ne olduğunu sorsa bu, bence mükemmel, örneği veririm. Yalan tabi. Niye bana biri sinekdoş nedir diye sorsun ki? Ama yine de biri bana sinekdoş ne diye sorarsa bilmiyorum derim. İşim olmaz.

Bir de "Synecdoche, New York" diye bir film var. Charlie Kaufman'ın bir filmi. Her gün karşımıza çıkan filmlerden farklı bir filmdi. Sorsalar 10 sene önce izledim derdim ama demin baktım sadece 3 sen olmuş izleyeli. Film bir ton  "bir kadıköy uzatır mısınız?" laflarıyla (yanlış anlamayın sadece sözleri demiyorum) dolu. Bilmeyince anlamıyorsunuz, kendiniz istediğiniz gibi genişletiyorsunuz anlamları. O yüzden anlamazsanız üzülmeyin. Ben anlamadım. Üzülmedim. Ama güzel film. Dediğim gibi Phillip kötü filmde oynamaz zaten.

Perşembe, Ocak 20, 2011

Çay İçen

Bir şeyler ve daha fazlası.

Bu haftasonu 2-3 aydır gitmediğim, boşları toplamayan çay bahçesine gideceğim. Hava soğuk ve açık olursa belki kemiklerimi ısıtırım. Kemik ısıtmak kadar güzel şey azdır. Bir de hiç görmediğim ama nedenini tam bilmediğim bir şekilde çok mutlu olacağıma inandığım Bayramoğlu'na gitmek lazım. 

Atıp Tutma

Şu dünyada babamın çok zengin olmasını düşlemekten başka kendimi sadece iyi bir gazetede bir gazeteci olarak düşledim hep. Ne babam zengin oldu ne de ben gazeteci oldum ama hadi ben olamadım ama olanlar ne kadar olmuş diye bakınca pek olmadığını görebiliyoruz kolaylıkla.

Arada sırada gazete okuduğumda çoğunlukla "iyi ama bu böyle değil ki?" dediğim çok an oluyor. Dün gördüm ki birileri örnekleriyle gazetecilerin (köşe yazarları kendilerini gazeteciden çok "yazar" gördükleri için üstlerine alınmayabilirler, yanlış yaparlar) ne kadar atıp tuttuğunu göstermeye başlamış.

muhtesip isimli bu blogu herkese tavsiye ediyorum.

buyrun: muhtesip.blogspot.com

Çarşamba, Ocak 19, 2011

Hayatı Yanlış Yaşadığım

Hayatı yanlış yaşadığım doğru ancak hocam gidiş yolundan da mı puan vermiyorsunuz?

Salı, Ocak 18, 2011

Günün Önerisi

Bana göre gecenin, saat farkından dolayı ise günün önerisi M.'den geldi.

Oğlum Evren. Otur düşün. Benim önerim bu.

Taksim Meydanı

Gerizekalı bir üniversite öğrencisiyken (mezun olalı 4 sene olmuş yuh) sarhoş olduğum bir gün Taksim Meydanı'nda yapılan yaya yolu düzenlemesinde kullanılan kocaman taşlardan bir tanesini çantama atıp eve getirmiştim. Annem odamı havalandıracağı zaman kapı çarpmasın diye bu taşı kapının önüne koyuyor ve bana "ah be salak oğlum" diyor.

Annemin ah be salak oğlu hakikaten ah be salak oğlan. Babası ve bütün abileri ondan daha gençken kel olmuşken o henüz kel olup rahatlayamamış, saçlarının kalmayacağı günü büyük bir tedirginlikle beklemekte.

Annemin ah be salak oğlu durup bekliyor hakikaten. Neyi beklediğini bilmeden. Yani daha doğrusu neyi beklediğini biliyor ama niye beklediğini bilmiyor çünkü boşuna bekliyor. Mesela Taksim Meydanı'nın en güzel göründüğü ve kimsenin bilmediği yere gidip duruyor bazen.

Not: 2 hafta sonra Phil bize ya erkenden baharın geleceğini ya da 6 hafta beklememiz gerekeceğini söyleyecek.

Sınırları Aşmak

Hello, I'm Johnny Cash

6 sene sonra Walk The Line'ı izlemek nasip oldu. Dün yarısını izledim, bugün yarısını. Çok güzel film. Joaquin Phoenix'i Gladyatör'de izlemiştim ilk. Roma İmparatoru Commodus'u oynuyordu. Oscar alamamıştı ama. O sene yanlış hatırlamıyorsam Traffic silip süpürmüştü ve Benicio Del Toro'ya vermişlerdi. Hiç anlamamıştım. Bu filmdeki rolüyle de aday olmuş ama gene kazanamamış. Gerçi bu sefer de en kral aktörlerden Phillip Seymour Hoffman'a kaybetmiş. Filip aldıysa hak etmiştir bence. 

Johnny Cash'ten bahsedip June'dan bahsetmemek olmaz. Reese Witherspoon oynamış. Ödülü de kazanmış. Helal hoş olsun. Hem sarışın hem de süper oyuncu. Ama gene de Sharon, Nicole ve Scarlett gibi değil.

Hulusiciğim Joaquin Phoenix'e kıl oluyomuş, yolda görse dövecekmiş ama dövmesin, filmi izlesin. Hem kendisi bugüne bugün Tom Cruise'u görmüş ve dövmemiş biri. Bence anka kuşuna da bi şey yapmaz.

Pazartesi, Ocak 17, 2011

İyi Gelmek

Bu dünyada yaşamamız için sebepler varsa bunlardan biri herhalde başkalarına iyi gelmektir. Gerçi bunu zamanında In Held Twas In I şarkısında (ya da şarkının başında) duymuştuk. Bir de tam karşısında kötü gelmek var. İnsanlara kötü gelenler var. Ben şahsen kendimi iyi gelenlerden saymamakla birlikte malesef kötü gelenler kategorisinde buluveriyorum.

Pazar, Ocak 16, 2011

Adana'da Pide Ye

Sevgili Babacığım televizyonda ya da radyoda Edip Akbayram karşımıza çıksa hep "Bu adam topal ama çok güzel araba kullanıyor" der. Niye böyle bir açıklama yapma gereği duyuyor hiç bilmiyorum. Tabi babasının oğlu olarak ne zaman bir Edip Akbayram muhabbeti olsa ben de bunu anlatırım. Başkaları da "Evren de ne zaman Edip Akbayram çıksa bunu anlatıyor" diyordur belki.

Not: Ayrıca aklıma gelmişken yanlış bilmiyorsam Sayın Akbayram topal değil, bir bacağı diğerinden daha kısa, yani bir nevi Uğur Tütüneker'dir kendisi. Benzer bir dertten muzdarip başka bir Galatasaraylı futbolcu ise Arif Erdem'dir. Tahminlere göre beynin bir lobu diğer lobuna göre kısa olduğu için zamanında Selahattin Duman onun için 'zeka özürlü' demişti ve osuruğa gülenin osuruk kadar aklı olmadığı için hepimiz gülmüştük. Şimdi ise sadece gülümsüyoruz, hem de sadece gözlerimizle :

Söyle Senden Başka

Çok sevgili başbakanımız bugün Galatasaray - Ajax maçı öncesinde yuhalandı. (Yuhalanmak, protesto edilmek az bile.) Çok mutlu oldum. Galatasaraylı olmaktan da, o an statta olmaktan da gurur duydum. (şarapçı sağolsun) Arena stadının değeri 360 milyon lira, başbakanın maçı bile izleyemeden yanına bakanlarını da alıp gitmesi ise paha biçilemez...

Cuma, Ocak 14, 2011

Çok Acil

Pskiyatristim ilacın yanında çok acil bir The Smiths gecesine ihtiyacım olduğunu söylüyor.

Çarşamba, Ocak 12, 2011

Şu Sıra Herkes

tarihten bahseder olmuş. Süleyman şöyle, Süleyman böyle. Çok ufak bir şey deyip kaçacağım, pek huyum değil  gündemden bahsetmek ama ne yapalım.

Bizim çok büyük "kaptan"lar olarak bildiğimiz Barboros Hayrettin ve ağbisi Oruç Reis'in aslında "korsan" olduğunu ve Türk korsanların 16. ve 19. yüzyıllar arasında 800.000 ile 1.250.000 arasında insanı köle yaptığını biliyor musunuz? Tabi bu aynı yüzyıllar arasında Amerika kıtasına "kaçırılan" 12 milyon köleyle kıyaslanmaz ama kendi imkanlarımızla yapmaya çalışmışız bir şeyler.

Ayrıca biz köle değil kul deriz. Zaten tanrı katında hepimiz kul değil miyiz? Bir farkımız yok, ben tanrının kuluyum, sen benim kulumsun, diğ mi?

Salı, Ocak 11, 2011

deyvidim bovim'in güzel bir albümü. the rise and the fall of ziggy stardust and spiders from mars. hele ki  when we were holding on to music as if it is a rubber ring and as if there is no tomorrow i wish i could said that mine's on forty-five.

Pazartesi, Ocak 10, 2011

Blocked

Önce


Sevgili Metoş,
Sen burada yokken çok şey oldu. Ne oldu diye soracaksın. Sana cevabım "her şey" olacaktır. "Nasıl her şey?" diye soracaksın. Ben de sigara içmediğim için iki parmağımı zafer işareti yapar gibi dudağıma yaklaştıracağım ve sigara içiyormuş gibi derin bir nefes alacağım, kafamı sallayıp alçak sesle ama oldukça net olarak "her şey... her şey..." diyeceğim. "Her şey"in ayrı yazıldığına dair hiçbir şüphen kalmayacak.
Sen burada yokken (Japonca gibi)


Daha sonra
Ben de deryik kadar olmasa da duyarlı bir insanım ve sevgili ülkemdeki sorunlar (insan hakları, açlık, çevre sorunları vs ) hakkında bir kaç şey demek istiyorum. Mesela demin ntvmsnbc'de okuduğum bir haberde aktarayım;
Mersin'deki Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'nde erkek ve kız öğrencilerin birbirlerine 45 santimden fazla yaklaşmaları yasaklandı. Okulda yemekhaneler ayrıldı, sıraların önüne etek giyen kız öğrenciler için ek tahta yapıldı.
Öncelikle man of science olduğum için niceliğe bakıyorum ve gençlerimizle
ve en son
İnsanların nasıl olup da inanılmaz ötesi gerizekalı şeylere inandığının çok basit ve temel bir açıklaması var. İnsan inanır. Binlerce yıl inanıp beynini geliştiren insan daha sonra kandırmayı da öğrenecek ama o kadar uzağa gitmeye gerek yok.
İki tip hata türü var temelde. Type I ve Type II. Bunlardan ilki gerçekte doğru olan bir şeyin doğru olmadığını düşündüğünüzde düştüğünüz durum diyebiliriz. İkincisi, yani type II ise bir şey doğru olmadığı halde onu doğru kabul ettiğinizde zaman işlediğiniz hata oluyor.
Evrimsel açıdan baktığınız zaman insan için type I hataların

dedim, artık iki lafı bir araya getiremediğimin kanıtı olarak buraya yazıyorum ki unutmayayım bu günleri.

Pazar, Ocak 09, 2011

Monopoly - The Wire



Tartışmasız gelmiş geçmiş en iyi dizi olan The Wire'ın Monopoly'si çıkmış. Resimi büyütüp incelerseniz Hasbro'nun hayatında ilk defa işe yarar bir şey yaptığını ve azıcık da düşünürseniz aslında Hasbro'nun bir şey yapmadığını anlayıp gülebilirsiniz. Şahsen ben kendi adıma konuşursam "Omar's Coming, Lose $10.000" ve kodeste yazan "Just Visiting" beni çok güldürdü. "It's in the game" lafını hep EA Games'te duymuştuk ilk ama sonra Dıvayır'la daha bir yerine oturdu. İşte size oyun...

Partizan


Bernard Cantat sevgilisi Marie Trintignant'ı 2003 yılında Litvanya'da bir otel odasında döverek öldürdü. Bir süre Litvanya'da hapis yattıktan sonra Fransa'ya nakledildi. Cezasının yarısını çektikten sonra 2007 yılında şartlı tahliye edildi. Geçen aylarda da Noir Desir'in dağıldığı ve bir daha asla birleşmeyeceği açıklandı.

"Kutsal" olabileceğini düşündüğüm belki de tek şey yaşam. Bernard Cantat bir katil. Üstelik seviyorsanız onu daha da kötü. İyi bir müzisyen oluşu ise durumu daha da üzücü yapıyor. Herkes kaybediyor.

Yukarıdaki şarkı Leonard Cohen'in The Partisan isimli şarkısı olarak bilinse de aslında İkinci Dünya Savaşında  Fransız direnişçilerin şarkısıdır. Şu an dinliyorsanız eğer  16 Horsepower ve Bertrand Cantat'ı duyuyorsunuz. Bence en iyi yorumu da bu.

Cumartesi, Ocak 08, 2011

Kayıp Eşya

Tarihte ilk kayıp eşya bürosu Paris, Fransa'da bulunmuş. Avrupa'da yani. Bundan yaklaşık 200 sene önce. Pek sevgili Napolyon bulmuş. Büyük bir lider olmasının yanı sıra boş zamanlarında halkını düşünürmüş. Bilmeyenler için söylüyorum kendisi mide kanserinden ölmüş. Oldukça sancılı bir ölüm. Günümüzde senede bir milyon kişinin bu sebeple ölüyor. Bunu ben değil WHO söylüyor. Diğer kanser türleri gibi dördüncü aşaması yok bunun. Dört aşama budizmde var, aydınlanma hakkında. Öyle ilerlemek de kolay değil, tekrar tekrar yaşamanız gerekiyor. Öldükçe level atlayabiliyorsunuz. Hızlı gitmek istiyorsanız arada kelebek olabilirsiniz. Kelebek demişken siz hiç kelebeklerin kanat çırpanken çıkardıkları sesi duydunuz mu? O sesin adı puhu. Ayrıca bir baykuş türüdür. Baykuşlar yanıltmasın hiç öyle durdukları gibi kuşlar değildir. Ayrıca kuşlar dinozorlardan günümüze kalan tek tür mü tek cins mi ne öyle bir şey, Metehan daha iyi bilir. Dinozorlar 150 milyon yıl kadar neredeyse tüm dünyada cirit atmışlar. Biz insanlar ise point two million years yani 0,2 milyon senedir varız. Düşünün artık. ne kadar çok yaşamışlar. 150 milyon ne ki tabi, bir aşığın göz açıp kapaması kadar bir süre. Öte yandan da Mr. İyın Bıraun'un dediği gibi many moons have passed . Ian Brown çok güzel under der. Morrissey çok güzel love der. Bir eve girerken duymak istediğim şarkı Prologue To History'dir. Okuması en güzel bölüm Tarih olsa gerek. Her şey geçmişte kaldığı için belki. Geçen bir arkadaşım başka bir arkadaşıma aşıktı. Bugün değil. Meğersem zaten aşık değilmiş. Sadece ilk olduğu için öyle sanıyormuş. İkinci gelmiş onun bilincini açmış. Bilinç deyince aklıma şuur, şuur deyince ise kayıp geliyor.

Vehicular Fellatio

2010 senesi de "blue moon"suz bir yıldı. Sadece 12 dolunay gördük. Zaten 12 tanesi bile fazla. Çok yüklü oluyor. Bir sonraki mavi ay ne zaman bilmiyorum, sanırım Türkçesi de mavi ay değil, başka bir şey ama aklımda yer etmemiş.

Dün ise bunca senedir İstanbul'da olduğum halde hiç görmediğim, zaten araba kullanamadığım için hiçbir zaman yakından bilemeyeceğim bir olay oldu. Tam "kırk yılda bir" diyebileceğim bir şey. En azından benim için.

7 Ocak 2011 akşamı 18:45 sularında, İstanbul trafiğinin Pendik ayağında bir şanslı insan başka bir şanslı insanı seviyordu. Servisteki bazı şanslı kişiler buna şahit olabildiler. Bazı şanssız insanlar ise (benim gibi) maalesef sadece insanların şaşkınlıklarını görmekle yetindiler.

Seinfeld'den daha "iyi" olabilecek tek komedi dizisi olan Curb Your Enthusiasm'dan öğrendiğimiz kadarıyla da  bir insan boynunu ancak ya fellatio/cunnilingus ya da trafik kazası sebebiyle incitebilir. Yolculuğun ilerleyen aşamalarında bir taşla iki kuş vurulmuş mu çok merak ediyorum? Bir de kim bu insanlar diye merak ediyorum? Eminim bu çok yaygın, her gün yapılan/görülen bir şeydir. Çok subjektifim. Yargılıyor gibi gözükmem ama "V. F. da enteresan" diyorum. Gerçekten. Bu olağan bir şey mi? Ben mi başka evrende yaşıyorum? Alışkın olmadığım için garibime gitti. Kıroyum ondan mı? Öyle işte.

Pazartesi, Ocak 03, 2011

İnsan Biraz Uğraşınca

M.A. - T.
Bir işi orta karar yapabilmek için doğuştan öyle ahım şahım bir yetenekle doğmak ya da o konu üzerine "1000 saat" harcamak gerekmiyor. Bunun böyle olmadığını zaten çevremize baktığımız zaman gördüğümüz ve yaptığımız işlerden anlayabiliriz. Ne kadar çok vasat şey var hayatımızda diye sorsam "o kadar çok var" cevabını alacağımı bildiğim için sormuyorum.

Senelerce pek öyle vasat bir şey olmadığını düşündüğüm bir şeyi daha bu 3 Ocak 2011 günü listeye eklemekten ve ortalamanın çok üstü olan sizlerle paylaşmak istiyorum. O da "sevgi" ya da bazılarınızın abartmasıyla "aşk".

Evet, yanlış okumadınız, zaten hepiniz de biliyordunuz bence. Etrafınıza bakıp aşkların ortalamasını alınca ortaya çok vasat şeyler çıktığını göreceksiniz. İnsanların "yetindiğini", "sevmeye zorladıklarını", "sevilmediği halde öyleymiş gibi hissetmek için yaptıklarını" ve en güzeli insanların aslında "sevilmeye zorlandıklarını" görünce benim can sıkıntımın üstüne can sıkıntısı, varoluşsal bunalımlarımın üstüne varoluşsal bunalımlar ve kahkaha atma isteğimin üstüne bir iki damla teardrop on the fire, fearless on my breath diyesim geliyor.

Cumartesi, Ocak 01, 2011

Hep Diycem

...unutuyorum.

Başa saralım.


  • Yeni yıla 4 matematikçiyle girdim. Bir anlamı olmalı.
  • Metehan'la birlikte çevireceğimiz kitabı bulduk. Çok sevinçliyiz. Tam istediğimiz gibi bir kitap duyduğumuz kadarıyla. Hem de Galois'yla ilgili. Kendisini tanımıyorsanız mutlaka tanışın. (bkz: Evariste Galois)
  • Muji'ye gittim ve iki kalem daha aldım.
  • Büyücü'nün orijinalini ikinci kez aldım. Türkçe'sini bitirdiğim projenin İngilizcesine başladım. (bkz: The Magus In 77 Sentences)
  • İki günde çooookkk üşüdüm.  
  • Kale'de kemiklerimi ısıttım.Sonra gene üşüdüm.
  • Hayat çok saçma geldi. Hâlâ yanımda.