Cuma, Aralık 31, 2010

Eskiyecek Bir Yıl


Gethenliler gibi her sene 1 yılını yaşamak varken nedir bu ilerleme rahatsızlığı? Bilen varsa beri gelsin. O beri gelirken de ben de Miro'yla geçen bir yıldan sonra bu sene Chagal'ı düşünüyorum duvarıma asmak için. Ah bir Kooning olaydı tadından yenmezdi ya..

Perşembe, Aralık 30, 2010

Günnükümsü

Geçenlerde arkadaşımla Burhan Felek’e koşmaya gittik. Daha doğrusu ben koşmaya gittim, o yürüdü. Aralık ayının sonunda, üstümde bir “boun” sıvetşörtü (bir ilk) ve altımda bir şortla az üşüyerek koşabileceğimi hiç sanmazdım. Ancak havalar çok iyi gidiyor bu mevsimde. Belki de benim hiç havam olmadığı için ya da havamda olmadığım için havadan sıcaklık kapıyorumdur.

Servis belli bir yere kadar götürdü beni doğal olarak. Sonra indim ve halktan bir insan olduğum için halk otobüsüne bindim. Pek tercih etmesem de sapın birinin yanına oturdum. Birkaç dakika sonra yanımdaki adam bana elindeki kitabı verdi. Canının çok sıkkın olduğunu, Ankara’daki bir arkadaşından kötü bir haber aldığını ve otobüsten indiği zaman kitabı çöpe atacağını söyledi. (Bu arada dün Karga’da bu olayı Metehan’a anlattığım zaman tam da bu noktada çok güzel bir espri yapmıştı ancak şu an aklımda değil) Ben de bir kere hayır dedikten sonra adamın “ısrar ediyorum” demesine dayanamadım ve kitabı aldım.

Sanırım tanımadığım birinden en son 4-5 sene önce bir hediye almıştım. Bir tespihti. Şimdi o tespih Adana’da olmalı. Askere gidince ve dönünce de Adana'da sadece 2 hafta kalıp sadece kıyafetlerimi alıp İstanbul'a geri dönünce kaybettiklerim arasında Uyku, biraz uyku yazısında bahsettiğim tesbih çok güzeldi. Gerçi hafızam kadar beni yanıltan pek bir şey yok son zamanlarda. Belki onu aldım yanıma, taşıdım sürekli, belki birine verdim. Belki unuttum. Her şey olabilir. Ancak o çok güzel tesbihi, bana hediye eden dünyanın en iyi insanlarından biri olan adamın anısını hala taşıyorsam o tesbihi kaybettiğimi kim söyleyebilir ki?


Saçma bir şekilde elimdeki kitabın çok güzel bir kitap olacağına inanıyordum. Got to. Ancak ilk bir kaç sayfayı okuduktan sonra çok kötü bir kitap olduğunu gördüm. Okuduğum kitaplar genelde o kadar güzeller ki hep "kitap nasıl yazılır?" sorusuna yanıt olurken bu kitap "kitap nasıl yazılmaz?" sorusunu yanıtlamak üzere yazılmış anlaşılan. Rezalet ötesi. 

Bu yazıyı bir kaç gün önce yazmıştım, şimdi aklıma sevgili yazarımızı gugıllamak geldi. Kendisi Oğuz Atay roman ödülünü kazanmış. Gerçi benim baktığım kitabıyla değil, belki bir şeyler öğrenmiş, tövbe etmiş olabilir.

Bunlar geçenlerde olanlar. Peki bugün ne yaptım. Sabah kalktım işe gittim, akşam işten çıktım ve çalışmak dışında anlamlı tek eylemim olan spor salonuna gittim. Yeni bir program yeni bir heyecan dedim. Hocam meşguldü, yeni başlayan birini çalıştırıyordu. Ben de gittim mal gibi sadece "kadınlarla ilgilenen" hocaya sordum "bu hareket nasıl yapılıyor" diye. Sormaz olaydım. Hiç ilgilenmedi. İçime oturmadı mı? Oturdu. Ancak intikam soğuk yenen bir yemektir. Antreman sonunda hocamla konuştuk. Ancak bunu yemeğimi yedikten sonra anlatacağım. Afiyet olsun bana


Salı, Aralık 28, 2010

An Ocean, A Sea

Tiny Tears çaldığı zamanlarda Tony Soprano'nun akla gelmesi pek mümkün. Bazen, depresif olduğum zamanlarda (yani çoğunlukla) aypodum kulağımda, bir araçla giderken bir anda kaza yaptığımızı düşünüyorum. 4:33 yakınlarında. Gerçi akşamın bu vakti böyle söyleyince "suicidal"mışım gibi bir izlenim sunmuş olabilirim ama yanlış anlaşılma olmasın, sadece sabahları...

Pazar, Aralık 26, 2010

Beşiktaş

Beşiktaş'taki evi bilenler bilir, bilmeyenlere selam olsun...

2002'den beri hayatımızda olan Beşiktaş'taki ev 16 Ocak 2011 tarihi itibariyle artık başkasının olacak. Çok üzgünüm, çok üzgünüz. Herkes üzgün. O evde neler olmadı ki? Kimler geldi kimler geçti? O kadar çok insanın o kadar çok anısı oldu ki o evde, sanki bir yakınımız, sanki bir sevdiğimiz gidiyor. Keşke paramız olsaydı da tutsaydık. Neyse, belki ilerde birimizin çok parası olur ve o evi satın alır. Kim bilir?

Cumartesi, Aralık 25, 2010

M.

M. bugün İstanbul'a geliyor. Ilıtacağım kendisini.

Not: Yukarıdaki fotoğrafta ağzının açık kalmasının sebebini bilene 300 Türk Lirası hediye.

Çarşamba, Aralık 22, 2010

Défaut


Çok sevgili iki arkadaşımdan bahsedeceğim biraz. Bu ikisi çook uzun yıllardan beri tanışan, aynı meslekten olan hatta uzun süredir de aynı işi yapan kişiler. Arada sırada burada onlardan bahsetmiştim. Şimdi kim olduklarını söylemeyeyim çünkü anlatacaklarım onlardan bağımsız. Ayran içip ayrı düşebilir insan ya da içmese de olur. Ayrı düşmek için sebep çoktur. Beraber kalmak için iyi anlaşmak yeterliyken milyonlarca farklı sebepten iki arkadaşın arasına mesafe girebilir. Bahsettiğim durumda biri diğerini hayatından olabildiğince çıkardı. Her gün karşımıza çıkan bir şey değil bu. Genelde insanlar sevgililerinden ayrıldıktan veya boşandıktan sonra diğer tarafı hayatından siliyor ancak arkadaşlıklarda pek öyle olmayabiliyor.

Bütün arkadaşlıklarını aşk gibi yaşayanlar da var. Bütün demeyelim gerçi ama çoğu arkadaşlığı öyle yaşayanlar oluyor. Karşınızdaki o kadar yakınının, siz onu çok seviyorsunuz, o sizi çok seviyor vs ve onu sevgilinizden farklı kılan en önemli şey onunla sevişmemeniz. (Elbette sevgilinizle de sevişmiyor olabilirsiniz, none of my business, ancak “olur mu canım, tek fark bu olamaz” diyorsanız ya bazı şeyleri yanlış yapıyorsunuz ya da arkadaşlarınızı aslında o kadar çok sevmiyorsunuz diyebilirim.

Neyse, konuyu biraz dağıttım. Sadete geleyim. Taraflardan biri diğerine dertlerini anlatıyor, diğeri de onun haklı olduğunu ve bu dediklerinin kendisindeki “defo”lar olduğunu söylüyor. Büyük bir kabullenme, teslim oluş, itiraf vs gibi düşünülebilir bu, tabi samimiyetten şüphe edilmiyorsa. Oysa uzaklaşmak isteyen kişi de onun bu “defo”lardan ibaret biri olduğunu söylüyor.

Biraz acı olduğu kesin. Hatta çok acı. Gerçi Wilde'ın gözüyle bakarsak neredeyse sevdiğini kılıçtan daha keskin bir sözle öldürdüğünü de diyebiliriz.

Bu olay biraz eskidi artık, ancak beynimin arkaplanında çalışmaya devam etti ki herhalde, son günlerde çok düşünmeye başladım. Özellikle defolardan ibaret olma konusunu. 

Olumlu şeyler insanları farklılaştırmıyor, aynılaştırıyor. Halbuki bizi farklı kılan, bizi diğer insanlardan ayıran şeyler sahip olduğumuz hatalar, yaptığımız yanlışlar, başarısızlıklarımız, duygusal gel-gitlerimiz, ihanetlerimiz, hainliklerimiz, hasetimiz, schadenfreude sevgimiz şeyler sanırım. Bence arkadaşım diğer arkadaşıma "seni oluşturan şey bunlar" dediği vakit haklıydı. Ama belki de hepimiz için geçerli bu.

Salı, Aralık 21, 2010

Gün Dönümü

Türkiye saati ile 22 Aralık 2010 saat 01:38'den itibaren 3 ay boyunca ekvator çizgisi güneşe yaklaşacak. Sonraki 3 ay ise uzaklaşacak. Bu 6 ayın ise şöyle bir ortak noktası var: Günler Kuzey Yarımküre'de hep uzayacak. Geceler hep kısalacak. Bir önceki gün dönümünde yağmur yağmıştı İstanbul'da. Çok fazla rüzgar da vardı. Korkutacak şekilde. Bu sefer dolunay var. Çok sakin. Yavaş ve keder dolu. Amerika'da sanırım bir de ay tutulması görmüşler. Bir de...

Pazar, Aralık 19, 2010

Bir Nevi Film Listesi

Geçen yıl gördüğüm en iyi film: Malesef Inception. Maalesef diyorum çünkü son 2-3 senede adam gibi doğru düzgün bizi sarsacak, etkileyecek bir film izleyemediğimiz için Inception'ı öpüp başımıza koyduk. Leonardo ise her zamanki gibi harikaydı. Adamın hastasıyım. "Ay Leonardo benim tipim değil, hiç beğenmiyorum, ben corç kulunici ya da conidepçiyim diyorsanız ben hiçbir şey demiyorum.

Sizi gerçekten mutlu eden film: Forrest Gump

Bence en hafife alınmış film: En son izlediğim en hafife alınmış filmi söyleyeyim. Son Havabükücü. Millet niye itin g.tüne soktu o filmi anlamıyorum.

Bence gereğinden çok abartılmış film: Tartışmasız 6. His

Gördüğüm en hüzünlü film: Seven Pounds.

En sevdiğim aşk hikayesi: Forrest Gump.

TV için yapılmış en iyi film ya da mini dizi: Tartışmasız Gecenin Rengi. Herhalde "konulu film"lerle sınırlarsak kendimizi en iyi sevişme sahneleri bu filmde. Bruce Willis da cherry on top.

En çarpıcı hikaye akışına sahip film: Olağan Şüpheliler

En Sevdiğim Soundtrack: Tartışmasız The Assasination of Jesse James By The Coward Robert Ford filminin müzikleri. Nik Keyv ve Worın Elis on numero.

En Sevdiğim Klasik: Malta Şahini

Nefret Ettiğim Film: Batman & Robin

Suçlu Zevkiniz: White Chicks. Gülmekten ölüyorum o filmi izlerken.

Hayal Kırıklığı Yaratanlar: Ben hayal kırıklığı yaşamam.

Eskiden sevip artık katlanamadığım film: Tartışmasız Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Kimsenin sevmenizi beklemeyeceği film: Nicole Kidman, Scarlett Johannson, Sharon Stone ve/ya her türlü kombinasyonlarının olduğu filmler.

Daha çok insan izlesin dediğim film: Brazil

En sevdiğim kitap/çizgi roman vs. uyarlaması: Tartışmasız Spiderman. 3ü bir arada hem de. Sam Raimi zaten bu dünyada kötü film çekmeyecek üç-beş yönetmenden biridir. (Bir önceki yazıda diğer bir yönetmeni yazmıştım)

En sevdiğim aksiyon: Tony Scott'ın çektiği bütün aksiyon filmleri şahanedir. Tony Scott kötü aksiyon filmi çekmez. İlla film adı vereceksek Casino Royale'ı demeliyim. Daniel Craig abi James Bond olarak "ç"oşturuyor.

En sevdiğim müzikal: Tartışmasız Everyone Says Ay Lav Yu

En sevdiğim belgesel: Gene tartışma istemiyorum. Carl Sagan'ın Cosmos belgeselinin üstüne belgesel olmaz.

En sevdiğim animasyon: Elbette Vooooliiiiiiiiii. İi-vaaaaaaaaaaaa

En sevdiğim korku filmi: Kazaam.

En sevdiğim İngilizce olmayan film: Elbette Ricardo Darin'li Dokuz Kraliçe. Ricardo Darin eskiden Sergen Yalçın'a benzerdi şimdi yaşlanınca tipi düzeldi. Bir de o da hiç kötü filmde oynamaz. Bilginize.

En çok güldüğüm film: Elbeeeettteee Groundhog Day. Ötesi yok.

Herkesin nefret ettiği ama benim sevdiğim film: Bütün yavaş ve sıkıcı filmleri severim.

Keşke sinemada izleseydim dediğim film: Beyzik İnstinkt.

En sevdiğim gerçek hikayeye dayanan film: Dünyaya Düşen Adam. İsim babam David Bowie'yle bu sayede tanışmıştık.

Estetik ya da görsel açıdan en çok hoşuma giden film: Amedeus

Çocukluğumdan bir film: RoboCop

Tüm zamanlardan en iyi film: Das Boot tabi.

Defalarca izlediğim filmler: Forrest Gump, Das Boot, Casino Royale, Üç Renk - Mavi, Beyaz ve Kırmızı, Tosun Paşa, Leon, Zor Ölüm 1-2-3.

Son izleyip etkilendiğim film: Gözlerindeki Yabancı. Yönetmen kimdi hatırlamıyorum ama Sergen Yalçın oynuyordu.

Cumartesi, Aralık 18, 2010

Hayatımdaki İlkler VI

Sinemada izlediğim ilk film,

Sene 1990, Yaş 7

Sinemada izlediğim ilk film Robocop'tu. Hâlâ öyle gerçi. Süreyya'da gitmiştik. Aslında Evde Tek Başına'ya gidelim demişti kuzenim. Ben de ona çoluk çocuk filminde ne işimiz var abi demiştim. Tam emin değilim gerçi, maalesef çok sene geçmiş üstünden. Belki başka bir filmdir. Robocop şahaneydi ama hiç pişman olmamıştım. Sonra çok oldum ama. Artık pek eskisi gibi güzel filmler yapmıyorlar, bütün güzel say-fay'lar hep eskilerden kalma. Verhoeven'le de öyle tanıştım, gerçi o zaman ben yönetmen nedir bilmiyordum, oyuncular kendi kafalarına göre takılıyorlar sanıyordum. Sonra Gerçeğe Çağrı çıkmıştı. O zamanların ne kadar güzel zamanlar olduğunu şöyle söyleyebilirim:

1. Filmin adını ne biçim çevirmişler a.q. diyen ve yabancı dil bilen/bildiğini düşünen dallamalar yoktu.
2. Dublaj ne a.q. diyenler de yoktu.
3. Filmleri biz birbirimize anlatır, zevkle de dinlerdik. Şimdiki gibi herhangi bir filmden bahsedeceğiniz zaman "ay dur söyleme bi şey" diyen un-spoiled dallamalar da yoktu. Kimse filmin adından başka bir şey bir şey söyleyemez oldu.
4. Günde 1500 film izleyip film eleştirmeni kesilen dallamalar da yoktu.
5. IMDB notu düşükse filmi izlemeyen koyunlar yoktu çünkü iimeedeebee de yoktu.
6. Kitap okumaya muadil olarak "altyazı" okumayı görenler de yoktu.

"yok sen yanlış biliyorsun" diyen varsa çıkarsın vursun masaya, dağıtsın ortamı.

Cuma, Aralık 17, 2010

Bir Nevi Kitap Listesi

Sera geçenlerde upuzun bir liste yapmış okuduğu kitaplarla ilgili. Ben tabi azla yetinen ve azı seven bir insan olarak kısa bir liste yapmaya çalışacağım. Haydi bismillah.


  1. Geçen yıl okuduğum en iyi kitaplar: J.D. Salinger - Franny ve Zooey, Simon Singh - The Big Bang, Simon Singh - Fermat's Last Theorem, Jacques A. Bertrand - Terazinin Hüznü (ve diğer burçlar)
  2. Defalarca okuduğum kitap: Küçük Prens
  3. En sevdiğim seri: Leo Malet - Kara Üçleme
  4. En sevdiğim seriden en sevdiğim kitap: Hayat Berbat
  5. Beni mutlu eden kitaplar: Bilemedim şimdi.
  6. Beni hüzünlendiren ya da bazısı da basbayağı ağlatan kitaplar: Gene bilemedim.
  7. Değeri bilinmeyen kitaplar: Murat Uyurkulak - Har, Akif Prinççi - Felidae, Orhan Pamuk - Sessiz Ev
  8. Hak ettiğinden daha fazla ilgi gören kitaplar: Bütün Elif Şafak ve Ayn Rand kitapları.
  9. Beklediğimden daha çok sevdiğim kitaplar: Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk, New York Üçlemesi - Paul Auster
  10. En sevdiğim klasik: Charles Dickens - Büyük Umutlar
  11. Nefret ettiğim kitaplar: Sanmıyorum bir kitaptan nefret ettiğimi.
  12. Eskiden sevip şimdi tahammül edemediğim kitaplar: Murat Menteş ve/ya Alper Canıgüz'ün yazdığı kitaplar.
  13. En sevdiğim yazar: Elbette tartışmasız John Fowles
  14. En sevdiğim yazarın en sevdiğim kitabı: Elbette tartışmasız Fransız Teğmenin Kadını
  15. En iyi uyarlamalar: Karel Reisz - Fransız Teğmenin Kadını, Kuzuların Sessizliği - Thomas Harris
  16. Uzun zamandır okumaya niyetlendiğim ama okuyamadığım kitap: Herman Melville - Moby Dick
  17. Daha çok kişi okusun istediğim kitap: Mülksüzler - Ursula K. Le Guin
  18. Kendimle en çok bağ kurduğum karakter: Şaşırtıcı ama bilmiyorum gene.
  19. En şaşırtıcı olay örgüsüne ya da finale sahip kitaplar: Kaf Dağının Önü - Murathan Mungan, Metinler Kitabı - Murathan Mungan, Julio Cortazar - Seksek, Otuz Mezarlı Ada - Maurice Leblanc
  20. Tüm zamanların en iyi kitabı: Elbette gene tartışmasız: Tom Sawyer'ın Maceraları - Mark Twain

Wie schön, dass du geboren bist

Çarşamba, Aralık 15, 2010

Hayatımdaki İlkler V

İlk buz gibi sessizlik,

Sene 2001, yaş 18

Yadyok'ta tıfıl bir öğrenciydim. Derste kalemim yere düşmüştü. Eğilip almıştım. Arka sırada oturan, tanımadığım, beni tanımayan kız "Nereye bakıyorsun öyle?" demişti. Ben de ona "don giyip giymediğine bakıyorum" demiştim. Sınıfta herkes susmuştu.

Gelin Beni Alın

Senelerce spor basınımızla dalga geçtikten sonra sevgili gazetem The Guardian'da bugün "come and get me" başlıklı bir yazı görünce kahroldum. İnanılması zor ama maalesef gerçek. Benim gibi bir yalancıya inanmayacağınız için ahanda buraya belgesini de koydum.

Salı, Aralık 14, 2010

Hüzün



Hüzün deyince geçen ay hayatını kaybeden Gorecki gelmeli akla. Ancak benim aklıma ondan önce neredeyse çok ciddi olan yukarıdaki eser geliyor. Sebepsiz.

Pazartesi, Aralık 13, 2010

Golden Platitudes

Yukarıdan aşağı: Ben, Sen, O
Bazı şarkıların sadece nakaratlarını dinleyince yanılmak ya da şarkıyı eksik/yanlış/gudik anlamak mümkün olabiliyor. İyi tarafları da var kötü tarafları da var. İyi tarafı kendi şarkınızı dinliyorsunuz kötü tarafı onun şarkısını göz ardı ediyorsunuz. Mesela The Kinks'in Living On A Thin Line şarkısını ben senelerce yanlış anladım. Neyse, o şarkı zaten bir garip ne anlattığını onlar da bilmiyor olabilirler. Golden Platitudes da biraz öyle bir şarkı. Where did all go wrong? Where did the feeling go? kısımlarına takılınca başka bir şarkıya dönüyor. Hele ki aylardır "Niye buradayım?", "Nereye gidiyorum?", "Nasıl bu kadar zor olabiliyor?" diye sorup üstüne bir de "5 Neden" çalışması yapıp en sonunda "Nasıl düzeltebilirim?" diye sorduktan sonra verdiğim cevabın yanlış olduğunu görmek iyice can sıkıntısı yaratıyor.
Bence en kısa zamanda bir kaizen çalışması yapmam gerekiyor. Bir de aklıma geldi şimdi laf lafı açınca. Seneler önce deryik'le "net ol canımı ye listesi yapmıştık", ona ek olarak "yalın ol canımı ye" listesi de yazabiliriz ilişkiler için. "lean relationship" kavramını hayatımıza sokup muda'yı aza indirgeyebiliriz. İngiliz başladığım blogpost'un Japon bitmesi ise sağlıklı düşünemediğimin göstergesi olsun.
Günün Sözü: Great simplicity is only won by an intense moment or by years of intelligent effort. T.S. Elliot.

Pazar, Aralık 12, 2010

Sanırım

Sanırım bağırmak istiyorum ya da hayat o kadar tuttu ki kusmak istiyorum. Sadece bunlarla da sınırlı değil herkese her şeyi anlatıp kendimi yerin dibine batırmak, daha doğrusu kendimi gördüğüm ve kendime layık bulduğum yeri başkalarına da göstermek istiyorum. Bildiğin kötü bir insanım. Sevmiyorum kendimi.

Cuma, Aralık 10, 2010

Leo

Hayat Berbat
Sevdiğim çok kitap var ancak benim için çok büyük önemi olan kitap sayısı az. Bir Fransız Teğmenin Kadını ve Büyücü (Koleksiyoncu yok ama) bir de Hayat Berbat, Güneş Bize Haram ve Ecel Terleri. İlk saydıklarım dünyaca hakkı verilmiş kitaplar. İkinci ekip ise bende kitap okuyanlara karşı büyük bir şaşkınlık sebebi.

Bir kaç defa bu blogda Leo Malet'in La Trilogie Noire'ından bahsetmiştim, bir kaç alıntı da yapmıştım kitaplardan. Pek kimsenin ilgisini çekmedi. (Gerçi benim önerilerimin kimsenin ilgisini çekmemesine alışkınım. Bi tek garibim Hulusi'yi kandırabiliyorum o kadar.) Sağlık olsun.

Güneş Bize Haram
Nedense Leo Malet'nin ve Kara Üçlemesi'nin bir tek Türkiye'de ilgi görmediğini düşünüyordum. Geçenlerde fark ettim ki değil Türkiye'de, Fransa dışında hiçbir yerde hak ettiği ilgiyi görmüyormuş.

10 senedir tekrar tekrar okuduğum ve her okuduğumda hayran kaldığım ve beni tamamen içine alan kitapların yazarıyla ilgili sevgili internetimizde dahi pek bir şey yokmuş aslında. Kendisiyle ilgili en iyi yazı The Independent'ta yayınlanmış olan "obituary". Adamın ölmesi gerekmiş maalesef.

Ecel Terleri

Metis Yayınları sağolsun kitabın yeni baskısını da yapıyorlar. Satmıyordur gerçi ama gene de basıyorlar... İyi edebiyat çünkü, her zaman her yerde çıkmıyor karşınıza. Neyse, böyle işte. Üç-beş kitap var hastası olduğum. Mösyo Malet de 3'ünü yazmış bunların. Fransızca bilseydim daha iyi olurdu ancak Türkçe çevirisi oldukça iyi. Bence deneyin ve berbat hayatın kahramanlarına vermediği şansı siz kendinize verin.

Perşembe, Aralık 09, 2010

Bugün Varsın Yarın...

7 Kasım'da ben Kürşat, Tolga ve Ezgi Mado'nun önünden geçiyorduk. Sonra Mado'da patlama oldu. Gözümüzün önünde oldu. Sanki saatler sürdü. Hepimiz mal gibi donduk kaldık yirmi metre ötesinde. 1 kişi de öldü o gün patlamada. Kim olduğunu bilmyorum.

Bu sene en sevdiğim dayım öldü. 50 yaşındaydı. Kalp krizi. En son karfurda rastlamıştık birbirimize.

Bugün kuzenimin karısı öldü. Kanser. 30 yaşındaydı. Bir de çocuğu vardı. Ölüm kol geziyor.

Çarşamba, Aralık 08, 2010

Parkur

Casino Royale filminin başındaki "Le Parkour" sahnesini unutmak pek mümkün değil. Bu işin mucidi ya da kaşifi sayılan iki kişiden biri (Sebastian Foucan) kaçıyor, alemin en kral James Bond'u (Daniel Craig) onu kovalıyor.

Aşağıda ise alternatif bir parkur videosu var. Buraya video eklemiyorum normal koşullarda ancak aşağıdakini çok beğendim.


parkour motion reel from saggyarmpit on Vimeo.

Salı, Aralık 07, 2010

Çay

Ablam ve iki yeğenimle Dolmabahçe Sarayı'na gittik. Bayram dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bedavaymış diye sevindi bizimkiler. Ben hiç Dolmabahçe Sarayı'na gitmedim. O gün de girmedim saraya. Çay bahçesinde oturdum bizimkiler içerideyken.

Pazar, Aralık 05, 2010

Gary Lineker

Uzun zamandır (bi açıdan çok uzun başka bir açıdan da o kadar uzun değil) bu kadar dolu, anlamlı bir haftasonu geçirmemiştim. Eğer ne yaptın diye soracak olursanız (siz sormadan söyleyeyim dedim) hiçbir şey yapmadım neredeyse. Ama çok şey yaptım bir yandan.  Evde oturdum. Aslında şehir dışına çıkmayı planlıyordum ama kısmet değildi.

Geçen Cuma İngiliz basınında oynadığı hiçbir maçta değil kırmızı kart, sarı kart bile görmemiş olan Gary Lineker'in 1990 İtalya Dünya Kupası açılış maçında İrlanda Cumhuriyeti maçındaki "dirty secret"ının ortaya çıktığını okumuş ve çok gülmüştüm. (Yazıyı hazırlayan muhabirin "... wore the number 10 shirt but now might be better known for a number two" esprisi de şahaneydi) Sonra aklıma geldi, Lineker bunu durduk yerde açıklamış olamazdı, "illa maçla ilgili bir video vardır, ortaya çıkmıştır ya da" dedim ve buldum onu. Sizle de paylaşayım. Eğer benzer bir olay yaşadıysanız büyük ihtimalle daha çok güleceksinizdir.

Buyrun videoya




Bu arada 8-0 yenildiğimiz İngiltere maçlarından bir tanesinde Lineker'i tutmakla görevli olan defans oyuncusu korner kullanılırken "Beyler Lineker'i gördünüz mü?" demiş ve karşılık olarak da "Az önce buralardaydı valla" yanıtını almış. Ayrıca Lineker Almanya'nın oynamadan kazandığı maçlardan sonra twitter, facebook, msn ve gtalklarda en çok kullanılan "status"un sahibidir. Kendisi de bundan çok rahatsızdır. "Beni lütfen BBC'deki güncel yorumlarımla takip edin lütfen, yıllar öncesinde söylediğim o laftan dolayı kendimi intihar edeceğim (I am going to commit self-suicide)" demiştir .

Not: Kulağınızdan kaçtıysa diye söylüyorum, Lineker "I tell you I never found so much space after that!" diyor  ve gözlerimizden bir damla yaşı akıtıyor.

Nicky

Nicky Wire
Biraz önce Nicky'nin son albümleri "Postcards From A Young Man" hakkında bir konuşmasını izledim.(Şu sıralarda blogun fonunda albümün kapağını görüyorsunuz. Kapakta kendini polaroidle çeken adam Tim Roth'muş bu arada) Nicky Wire konuşmasında şöyle diyor:

 "Biz müzisyenlere sürekli müzik endüstrisinin öldüğünü, yeni şeyler yapmamız gerektiğini, başka iş modelleri kurmamız gerektiğini söylüyorlar. Ancak biz bunu istemiyoruz,  farklı şeyler, yeni iş modelleri istemiyoruz, biz sadece başka birilerine ve kendimize anlam taşıyacak şeyler yapan bir rock'n roll grubu olmak istiyoruz" 


Gel de adamın yüzünü gördüğünde, sesini duyduğunda hastası olma. Gel de seni hiç tanımayan birinin seni önemsediğini düşünmekten alıkoy kendini. Kendimle benzerlik ve yakınlık kurmadan hemen uzaklaşmam lazım buradan çünkü hayat bana hep başka şeyler yapmamı, silkinmemi, uyanmamı başka şeyler bulmamı söylüyor. Ancak ben bunu istemiyorum.

Cumartesi, Aralık 04, 2010

Siz Hiç - I

Edebiyatın yazıdan önce sözle başladığı unutulmuş herhalde. Elbette ürünleri yazılı ama sözlerden oluştuğu ve sözlerin de önce söylendiğini hatırlamakta fayda var. Eminim bir ton şey okuyorsunuzdur, okudunuz, okuyacaksınız. Ancak kaç defa yanınızdakinin bilmesini istediğini bir pasajı ona sesli olarak okumak varken okumayıp metini uzattınız? Harika geçen çocukluğunuzu bir kenara bırakıp cevaplayın: Size kaç defa birileri bir şeyler okudu? Kaç defa siz başkalarına bir şeyler okudunuz? Kaç defa uyumadan önce masal okudunuz? Siz hiç gerçekten de bir kitabı okudunuz mu birine?

Perşembe, Aralık 02, 2010

Some Kind of Nothingness



Uzun zamandır Manics sizi
olduğunuz yerde sallanmanıza yol açan,
sallanırken şarkıyı söylediğiniz,
söylerken gözlerinizin ıslandığı,
ıslanırken parladığı,
parlarken hayal kurduğunuz,
hayal kurarken de mutlu olduğunuz,
mutlu olurken de şanslı hissettiğiniz

bir şarkı yapmıyordu. Loop denen hadise de ayrıca çok güzel. Bir de autocrossfade yaptınız mı illüzyonu uzun süre koruyabiliyorsunuz.

Not: Son albümle ilgili yazmak lazım ancak henüz bundan 1 sene önce çıkmış Journal For Plague Lovers isimli belki de (belki de diyorum çünkü eski Manics albümleriyle gönül bağı başka) en iyi Manics albümü hakkında yazmamışım.

Akaretler'deki Residence'ta Yaşayanlar

Bunu okuyorsanız siz de insansınız demektir!

Çarşamba, Aralık 01, 2010

Jeder Satz Mit Ihr Hallt Nach

En güzel Neubauten "Jewel"ı bence Jeder Satz Mit Ihr Hallt Nach. 

In those nights when everything upends, verticals, horizontals, every wrinkle becomes a war all of time falls into a single point and me at the bottom, all my fault.

I plummet into the sun for ever, now too.

With her, every sentence resonates, with her, every sentence resonates, with her, every sentence resonates, with her, every sentence resonates, with her, every sentence resonates, with her, every sentence resonates, with her, every sentence resonates.

My sunspot-troubled head enthroned with eyes aghast, upright,unasleep.

Buraya kadar okumuş olanlarınız için kıyak: (bkz:Einstürzende Neubauten 30. Yıl Konseri - Paris). 2,5 saatlik konserin tamamı. Her şeye kayıtsız kalabilen Fransız izleyicilere dayanabilirseniz bence izleyin, dinleyin.