Salı, Kasım 30, 2010

İlk Söz*

Anadili Türkçe olan bebeklerin çoğu ilk önce "baba" demeyi öğrenirler. "anne" daha sonra gelir. Bunun sebebi çok basit. Anne demek baba demeye göre çok zordur. Gavur ellerde "papa" ve "mama" dendiğini düşünürsek (düşünün bakalım) oralarda yüzde elli ihtimalle birini söylüyordur herhalde bebekler. Bizim burada ise önce baba sonra ana. Tabi eminim "yoo ben önce anne demişim" diyenleriniz vardır. Bu da size bir ders olsun, kadınların her dediğine inanılmaz.

Ay sonları ayrı bir severim. Sebebini çok bilmem. Bugün de Kasım'ın son günü (normalde ay isimlerini büyük yazmamak gerekiyor tarih belirtmiyorsanız ama huyum kurusun hep büyük yazarım yanlış olduğunu bile bile). Ah ne güzel, son kasım gününü yaşıyoruz dediğim sıralarda tamamen rastlantısal (oysa Signore Umberto Eco'nun da dediği gibi "her rastlantıda bir plan gizlidir") bir şekilde geçmiş yıllardan bir mail'e denk geldim. Hem de Mayıs'ın son günü atılmış.

Dünden kalan Suffering muhabbetine devam edeyim. Mülksüzler (-ki bu kitap Karanlığın Sol Eli -ki bu blogun adresini oluşturan sol el- kitabının ardından ikinci süper-mükemmel LeGuin kitabıdır) kitabında şöyle diyor;

If you evade suffering you also evade the chance of joy. Pleasure you may get, or pleasures, but you will not be fulfilled. You will not know what it is to come home.



*isteyenin bir yüzü kara..

Pazartesi, Kasım 29, 2010

Wikileaks de enteresan!*

Az üşenmesem "Wikileaks'in söylediklerini biz zaten biliyoruz" diyenlerin aslında hiçbir şey demediklerinden ve bir şeyi bilmekle onun ortaya çıkması arasındaki büyük bir fark olduğundan bahsedeceğim. Onun yerine evde oturmuş meyve kurusu yiyorum.

Çok üşendiğim için ise size sadece Mr. Carr'dan bir alıntı yapacağım: ...olgular ve belgeler tarihçi için zorunludur. Fakat onları bir fetiş haline getirmeyin. Olgular ve belgeler kendi başlarına tarihi oluşturmazlar.


You've brought Nature closer.
Alıntımı da yaptım. Mis. Açıklama yapmak yerine Nick Cave dinlemeyi tercih ediyorum. Bence siz de dinleyin. Lime Tree Arbour'u dinleyin mesela. İlk dinlediğim Nick Cave şarkısıdır. Hâlâ hatırlarım Akmar'dan albümü alıp evde dinlediğim ilk günü. Neyse, büyük laflar etmek bir yandan çok kolaydır öte yandan da çok zor. [İyi bir haiku yazabilmek için onyıllarca çalışmanız gerektiğini hatırlayın. (Bilmiyorsanız da şimdi öğrendiniz, öyle "anne ben haiku yazdım" diye seviniyordunuz ya, hiç sevinmeyin.)] Bu şarkıda ise Nicholas (kankam olur) şöyle diyor;

There'll always be suffering 
It flows thru life like water.

Bu yazan sizi korkutmasın tabi. Bu şarkı Straight To You ile birincilik için kapışır en güzel aşk şarkısı yarışmasında.



*Ömer Üründül'den alıntı

S.

Kuşlar güzel hayvanlar. Bu gördükleriniz en güzeli.

Cumartesi, Kasım 27, 2010

Anlaşılmak İstemek

Dün In Treatment diye bir dizi izliyordum. Bir psikiyatristin (Paul Weston) hastalarıyla geçen seanslarını izliyoruz dizide. Ayrıca haftada bir kez olmak üzere kendisi de başka bir psikiyatriste görünüyor. Şu anda üçüncü sezonu oynuyor ve kahramanımızın yeni bir psikiyatristi var. Diziyi anlatmak istemiyorum, çok bile anlattım ama gerekliydi bu kadarı.

Dün izlediğim bölümde Paul kendisini Bartleby gibi hissettiğinden bahsediyordu bir yerde. Ben öyle çok okuyan eden biri değilim, ancak tamamen şans eseri hikayeyi okumuştum ve Bartleby'nin kim olduğunu öğrenmiştim. Seans bitmek üzereyken de psikiyatristine "Bartleby'ye benziyorum derken sanki kimden bahsettiğimi biliyormuş gibi duruyordun, gerçekten öyle mi, bu benim için önemli çünkü konuştuğum zaman neden bahsettiğimin anlaşılmasınıı isterim." dedi. Psikiyatrisiti de hafif bir gülümsemeyle "The Scrivener" diye karşılık verdi.

Paul kendisinden bahsederken "Melville'in karakteri Bartleby gibi hissediyorum" diyebilirdi tabi ancak nedenini açıklayamasam da bu biraz zorlama geliyor bana.

Ben de burada dediklerimden acaba anlaşılmasını istediğim şeyler var mı diye bakınca bunlardan çok olduğunu gördüm. En basitinden bir aşağıdaki resmin Rilke'ye ait olduğunu umarım bir çok kişi anlamıştır. Başlık olarak "yüzyılın tek büyük şairi" diye yazdım çünkü J.D. Salinger'ın A Perfect Day For Bananafish kitabında Seymour Glass'ın karısı Muriel annesiyle telefonda konuşurken Seymour'un Rilke için öyle dediğinden bahseder. İşin komik tarafı hikayede Rilke'nin adı hiç geçmez, belki Salinger anlamamızı beklemiştir.

Tabi bu iki örnek biraz bilgi ve düşünceyle hemen anlaşılabilecekleri gösteriyor. Kişiselleştikçe anlamak zorlaşabilir.

Mesela o post'un hemen altında There Is A Light That Never Goes Out ile Dertli Gönüllere Giren İşte Benim Zeki Müren arasında bir benzerlik olduğunu söylemişim ama ne olduğunu söylememişim. Her ikisinin de upuzun isimleri var ancak benim için enteresan olan benzerlik iki şarkının da sonuna kadar şarkının ismini oluşturan cümlelerin söylenmemesi. Çok da önemli mi? Değil, ancak benim hoşuma giden bir benzerlik.

Geriye dönüp baktığımda ise böyle bir ton şeyle olduğunu daha doğrusu belki de kendimin özellikle böyle yaptığımı düşünebilirim. Söylemek ama tam olarak ne olduğunu anlatmamak.. Her ne kadar blog yazmak gibi sikko (gerçekten öyle olduğunu düşünüyorum sevgili bloggerlar) bir iş yapsak da "yazmak" başlı başına saygı duyulması gereken bir eylem. O yüzden onu okuyanların anlatılmayanı anlamaları süper bir şey. Geçen gün Derya "link vermesem bana Pınar Selek kim diye mail atacaklar, o derece yani" demişti. Ben de selebriti olmanın zorluğu dedim. Herkes okuyunca ister istemez herkese yazmak zorunda kalıyorsunuz. Neyse ki burayı okuyan üç-beş kişi var. O yüzden mesela Wally'nin fotoğrafını koyduğumda, I'm unemployed and i'm living with my parents dediğimde ya da blogun altbaşlığını This blog is best viewed with the heart yaptığımda anlayanlar oluyor ve bu beni sevindiriyor.

Cumartesi, Kasım 20, 2010

Hayatımızın Her Evresinde

Farklı karakterleri yaşarız. Bazen düşünceli, bazen umursamaz, bazen sevgi dolu bazen öküz, bazen kıskanç, bazen akıllı, bazen deli... bu liste uzar gider. Kimse tek karakterli değildir, sadece karakterimizin bazı özellikleri duruma göre baskın ve çekinik olabilir.

En sinir bozucu karakter herhalde "ezik" olan karakterdir. Her ne kadar çok çıkmasa da kendimizi ezik hissettiğimiz zamanlar olur. Eğer bu satırları okuyorsanız ve "yok lan ben ne ezik hissedicem" diyorsanız bir çay koymanızı tavsiye ederim.

Sağol be baba,sen de olmasan kim affedecekti?
Patrona karşı, çok sevdiğiniz bir arkadaşınıza karşı ya da ulaşamadığınız sevgilinize karşı ezik hissedebilirsiniz. Müzik endüstrisi patron ve çok sevilen arkadaştan bir cacık olmayacağına inandığı için sevgiliye, aşık olunan kişiye yönelik şarkılar bestelenmesini teşvikliyor* sanırım. İşte içinde hem aşk hem de ulaşılmazlık olan şarkılarıyla eziklerin şahı da elbette Morrissey oluyor.

Bu blogu okuyanların Morrissey'i tanıdığını, bildiğini ve bir ihtimal de olsa sevdiğini düşünüyorum. Ya çok zeki ve bilgili insanlar olduğunuz için biliyorsunuzdur ya da beyninizde ondan çok daha kıymetli şeyler olduğu için henüz bilmiyorsunuzdur, bir sıkıntı yok yani. Neyse, bilen bilir, şarkılarını da bilen bilir anlatacak değilim, müzik blogu değil burası.

Morrissey her ne kadar "ezik şarkıları" bestelese, sözleriyle deli gibi yalan söylese de içinde bir (mesela) Manic Street Preachers ya da bir Tiger Lillies samimiyeti taşımadığı için hiçbir inandırıcılığı yoktur. Kendinizi Morrissey'in şarkılarını söylediği kadının/erkeğin yerine koyduğunuz zaman "hadi ordan! hadi ordan!" demekten alıkoyamazsınız.

En başa geri döndüğümüz zaman, kendimizi ezik hissettiğimiz zamanlar da yalan da olsa birisinin hislemizi paylaştığını düşünmek, bize acınması (mit-gefühl müydü neydi, almanlar gene iyi bir kelime çakmışlardı), hoş şeyler.

Tabi bu ilk seçenek. Müzik setinin sesini sonuna kadar açıp bilimum Morrissey şarkısını bağıra çağıra söylemek, hatta söylerken gözleriniz dahi kapamak (eziklikte son nokta) bu da yetmezmiş gibi küçük bir bebek gibi zırlamak mümkün.

İkinci ve daha az güzel olan ise Trip'te aperiyodik olarak yapılan The Smiths gecelerine katılıp dans etmektir.

Tabi ben üçüncü seçeneği tercih ediyorum. Ben Morrissey dinlemem, çünkü ezik filan değilim. Gerçi en sevdiğim Morrissey şarkısı The World is Full of Crushing Bores'tur ya... neyse...

Million Dollar Question: Dertli gönüllere giren işte benim Zeki Müren'le There is a light that never goes out arasındaki şaşırtıcı benzerlik nedir? Pek ihtimal vermesem de bilen ya da bulan varsa şukunu vericem (özet geçmesi halinde)

*Kendime ibret olsun diye bu saçmaladığım kelimeyi silmiyor, buraya notumu düşüyorum.

Cuma, Kasım 19, 2010

Fitness

Sigarayı bıraktıktan sonra beynimi taşımak ve burada söyleyemeyeceğim bir şey dışında pek de kullanmadığım vücuduma biraz hareket kazandırmak istemiştim. Abimin yanında yaşadığım 2 ay boyunca (analist olduktan sonra  ayrılmak zorunda kaldım işe uzak diye) mahallenin "badi salonu" dedikleri yere gittim. Yüksek testosteron, sağlık şartlarını zorlayan ter kokusu ve dandik aletlerle çalıştım haftada üç defa. Değişik hareketler öğrendim, her ne kadar hocamın programıma yazdığı hareketleri bulamasam da (mesela "Layit Prs", "Dambıl Körül" "Batir Filay" gibi ) hareketleri uyguladım. Kısa dönem analist olunca evden taşındım böylece spor salonuna gitmeyi de bıraktım.

Yeni işte o kadar çok yoruluyordum ki eve döner dönmez uyuyordum. Sabah 5:55'te uyanıyor akşam 18:15'te eve varıyor yemek yiyor ve yatağa yığılıyordum. Bu işe dur demek gerekiyordu. Çivi çiviyi söker diyerek başka bir spor salonuna yazıldım. Hatta anadolu yakasının en janti yerine gidip bir ton para bayıldım ki mecburen gitmek zorunda kalayım. Verdiğim özel derslerden ve içtiğim şaraplardan biliyorum ki bir ürüne ne kadar çok para veriyorsanız o kadar çok verim alıyorsunuz. Böylece doğum günü hediyesi olarak kendime dom alıp verdim.

Yaklaşık 5 aydır da devam ediyorum. Çok faydasını da gördüm. Dinlenik nabzım 60'ın altına düştü. Başladığım zaman 5 km hızla yürürken 150(!) atan nabzım artık 100 atıyor. Bu sene boyunca 5 kilo almış olsam da (ki benim için yüzde 10'a tekabül eden bir rakam) görünüş itibariyle artık 65 kilo civarında gösteriyorum. Hatta geçenlerde bir performans yarışması oldu. Etim ne budum ne, niye katılayım ki derken 6 kategoriden 5 tanesine girmiş bulundum. Nasolsa benden cacık olmaz deyip altıncısına girmedim. Sonuçlar açıklandığında toplamda 3. olduğumu öğrendim. Bench'e de girseymişim belki ikinci bile olurmuşum. Neyse sağlık olsun, bu da bana spor salonundakilerin çoğunun kof olduğunu gösterdi. Seneye kesin birinciyim.

Buraya kadar her şey güzel tabi. Endorfin salgılamak, dayanıklılık, hız ve güç antremanlanları yapmak, vücudun sınırlarını zorlamak... Güzel şeyler. Sadece 2010'da başıma gelen güzel şeyler sıralaması yaptığımda listede bir tek bu olmasa.

Fitness programımla ilgili yazılarımı divadifitness.blogspot.com'dan takip edebilirsiniz. Bu blogda emeği çok olan deryikçiğime de buradan saygılarımı sunarım.

Not: Eskiden herkesin kitap okuması gerektiğini düşünürdüm. Şimdilerde herkesin spor yapması gerektiğine inanıyorum. İkisini de yapsınlar ama "yok ben illa bir tanesini yapacağım" diyeceklerse sporu tercih etsinler çünkü bir Türk büyüğünün de dediği gibi "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur."

Notun Notu: Her ne kadar Cumhuriyetçi olsa da Arnold gençken heykel gibi adammış.

Notun Notunun Notu: Vücut geliştirmeden bahsetmişken Sirius seneler önce sözlüğe "vücut geliştirme hakkında yanlış bilinenler" diye bir başlık açıp onlarca entriden sonra "Yanılgı: Vücut geliştirmeciler narsist olur. Gerçek: Hayır, vücut geliştirmeciler mükemmeldir" demişti.

Perşembe, Kasım 18, 2010

Aile Fotoğrafı

Yukarıdaki fotoğraf ben daha piyasada yokken çekilmiş. Aile bireylerinin hepsinin olduğu elimdeki en eski fotoğraf bu. Şu andan yaklaşık 16 sene önce ablam nişanlandığı zaman farkında değilsek de sonradan da anne-baba ve 5 çocuğun bir araya geldiği bir önceki buluşmayı hatırlamıyorduk. Evden erken ayrılan abilerim, üniversiteyi Adana'da okuyan ve oraya yerleşen ablam yüzünden pek sıklıkla bir araya gelmiyorduk. Bazen 5 kişi toplanabiliyorduk ancak çok nadir 6 kişi oluyorduk. 94'teki nişandan sonra 8 sene geçmesi gerekti.



Bu sefer de abimin nişanı için İzmir'e gitmiştik, 4 kişi İstanbuldan, 1 kişi Ankara'dan ve diğeri de Adana'dan gelip 7'yi tamamlamıştık. Bugün o gün çekilmiş fotoğrafı gördüm. Uzun saçlarım ve entel gözlüğümle gördüm kendimi. Ablamın nişanından sonra ailemize yeni katılanlar oldu, İzmir'de 5 tane de yeğen vardı aramıza katılmış olan. 8'de bir keramet olsa gerek gene bir sekiz sene sonra bugün anne-baba ve 5 çocuk tekrardan toplanabildik. Bu sefer benim nişanım için diyebilirdim. Öyle olması gerekiyordu ancak kurban bayramı geldi ve nişanlanmama gerek kalmadan aileyi toplayabildik. Yeğen sayısı artmıştı ancak "in-law"lar azalmıştı bir miktar. Fotoğraf çekmeyi, çektirmeyi sevmeyiz. Ancak bu fırsatı kaçırmadık. Fotoğraf gelecek hafta elimize geçecekmiş. Haftaya da onu eklerim.

Çok Bayık

Aylardır blog yazmadığım gibi blog da okumuyordum. Bu bir kaç gün hiç de bir şey kaybetmediğimi gördüm. Gene her zamanki gibi saçma-salak, yalan-yanlış, abudik-gubidik yazılar, fotoğraflar her tarafı kaplamış. İnsanların "olmadıkları" gibi görünmeye çalışmaları normal. Ben de öyle görünmeye çalışıyor olabilirim. Olmak istediğim insan gibi görünürsem belki onun gibi olabilirim diye düşünebilirim. Belki öyle değildir durum, şunu söylemek istiyorum sadece: Benim en büyük derdim olduğunuz ya da olmadığınız insan değil olmak istediğiniz kişi. Nasıl göründüğünüzün bir önemi yok. Nasıl algılandığınız önemli olan ve bazı kişiler sizin süper-mükemmel olduğunuzu, erişilemez, cool, mutlu, mesut, zengin, zevk sahibi, yetenekli, ilgili, sevgi dolu ve bunlara benzer onlarca sıfatı layıkıyla taşıdığınızı düşünebilir. Ancak bazı kişiler (mesela ben) "a bunch of idiots" olduğunuzu düşünüyorum.

Sözüm meclisten dışarı deyip okuyucuları/blogger'ları dışarıda bırakmak ne güzel olurdu değil mi? Neah, o kadar da değil. 

Her ne kadar hiç bayık bulmamış olmayı istesem de, hep ilgimi üst düzeyde tutsun istesem de bir kaç tane dışında çok bayık be....

Çarşamba, Kasım 17, 2010

Pazartesi, Kasım 15, 2010

Hayatımdaki İlkler IV

İlk Tatil,

Sene 1990, yaş 7

İlk tatilime 7 yaşındayken çıkmıştım. Evde yalnız bırakmak istemediğim için annem ve babamı da götürmüştüm. Erdek'e gitmiştik. Tatilde kadının biri el falıma bakıp benim sınıf başkanı olacağımı söylemişti. Kadın benim elime bakarken ben onun memelerine bakmıştım uzunca bir süre. Hatırladığım üç şeyden ikisini onlar oluşturuyordu. Hatırladığım diğer şey ise tekne gezisinde bizimle yarışan yunus, milletin tekne gezisine çıkarken yanına aldığı yiyecek-içeceklere kumanya demesi, falımda uğurlu sayımın 4 yazması ve 14 günlük tatil boyunca toplamda 21 basket atarak kırdığım kişisel rekordur.

Pazar, Kasım 14, 2010

Where is W?

İnanılmaz değil mi? Sözlükte gördüm chainsaw yüklemiş, anında arakladım. Dank u!

Cuma, Kasım 12, 2010

Hoşbulduk

Every Cloud Has A Silver Lining dediğim son yazıdan bu yana 253 gün geçmiş, kabaca 36 hafta, daha da kabalaşırsak 8 ay diyebiliriz. Bu sekiz ay boyunca hayatımda değişiklikler oldu. Mesela bir işe girdim, 5,5 ay kısa dönem çalıştım. Bir kaç tane yeni arkadaş adayım oldu ancak hepinizin malumu belli bir yaştan sonra onlara "eminim bu pozisyon için çok uygunsunuz, çok değerli bir adaysınız ancak şu sıra kimseyi işe almıyoruz" demek zorunda kalıyorsunuz Jerry gibi. 

Bu sekiz ay boyunca Büyücü projesini bitirdim. Ancak son 5 cümleyi yayınlamadım. Pek istemiyorum sonuçlandırmayı (gerçi 78 bölümlük bir kitaptan 77 cümle seçtiğim için teknik olarak projenin bitmesi mümkün değil, bununla ilgili de bir şeyler yazmam gerekecek)

Bu sekiz ay boyunca Üç Renk: Kırmızı filmini çok andım. En son bu sabah. Hepimiz yalnızız be blog. Burayı okuyan herkes yalnız.

Bu sekiz ay boyunca deli gibi Leonard Cohen dinledim. I'm his fan. Chelsea Hotel yazılmış en güzel aşk şarkısıdır. Herkese nasip olmaz. Yakışıklı erkekleri tercih eden ancak sizin için bir istisna yapacak birini her zaman bulamazsınız.

Bu sekiz ay boyunca çok çok önemli bir şeyi öğrendim. Seneler boyunca bildiğimi düşündüğüm için öğrenemediğim, aslını, özünü göremediğim bir şeyi öğrendim.

Bu sekiz ay boyunca internetle aram olmadı. Feysbuk, tivitır vs hiç yok... Gtalk bile nadir, arada bir "ce e" demek için sadece.

Bu sekiz ay boyunca gene anlayamadığım bir çok kötü, komik, öğretici, enteresan olay başıma geldi ancak hiç kaydını tutmadım. Bu blogun yazılmasındaki en büyük etken buradaki binden fazla yazının hiçbirinde bahsedilmedi, söylemem de herhalde ancak görevini tamamlamadığı kesin. O yüzden keep calm and carry on diyor ve bakalım ne kadar paslandım, ne kadar kendim hakkında konuşmak istiyorum görelim diyorum.