Pazar, Ocak 31, 2010

Üç Renk: Kırmızı






Sevgili blog

Gördüm ki olay filmlerden bahsetmekmiş. En son olarak Kırmızı'dan bahsedeceğim o yüzden. Bundan sonra filmlerden bahsedersem peh bana. Almadığı kadar hit aldı bu blog sırf sinema yazılarından ötürü. Nerdeydiniz daha önce a.k. diyor Üç Renk üçlemesinin en son ve en beğendiğim filmine geçiyorum.

Geçen Avatar hakkında yazdığım gibi çabuk çabuk söyleyip geçeceğim. Filmi izleyenleriniz o emekli yargıcın Kişlovski'nin kendisi yani diğer bir değişle Tanrı olduğunu anlamışsınızdır. Yoksa daha İrene Jacob'un ne bok olduğunu bilmeden evini öğrenip 600 frank yollayacak hali yok değil mi?
Sonracığıma bu filmde de geri dönüşüm kutusuna şişe atmaya çalışan bir yaşlı vardı. Bunu yaşama olan inançla bağdaştırabiliriz. Yaşamın kutsallığı falan filan. Ancak işin enteresan tarafı yaşlılar buna uğraşırken kahramanlarımız farklı tepkiler veriyordu. Misal ilk filmde yanlış hatırlamıyorsam (kontrol edemiyorum dvd yanımda değil) Culyet Binoş zitine takmıyordu. İkinci filmde Zibigniyev Şılapanski götüyle gülüyordu. Son filmde ise İrene Jacob gidoor ve yardımcı oluyor. Şimdi bunu renklerle birleştirirsek şöyle bir sonuç çıkıyor. Başkalarını umursamayan bir özgürlük, başkalarını küçük gören bir eşitlik ve başkalarına yardım eden bir kardeşlik. Son kısma kadar güzel gidiyordu her şey ama zaten kardeşliğin başkalarına yardım edeceğini düşünürüz. İşte burada sevgili okurlar sizlere diyorum ki aslında bu filmin konusu kardeşlik mardeşlik değil yalnızlıktır. Bizler o kadar yalnızız, bizim o kadar çok yardıma ihtiyacımız var ki sırf birbirimizi bulmak için 1500 küsür insanın öldürülmesi gerekiyor. Kişlovski de bunu yapıyor.

Bu tanrı-yönetmen figürünü görünce de aklıma doğal olarak John Fowles geliyor. İkisi belki de birbirlerinin eserlerini takip ediyorlardı. Kim bilir.

Film hakkında söylenecek çok şey var ama söylemiyorum. Kendiniz izleyin.

Bu kadar lakayt bir şekilde yazdığıma inanamıyorum oysa bence ciddi bi kaç bir şey söylediğim ender yazılardan biriydi...

Avatar

Aslında çok şey yazmak istiyorum ama çok güzel olduğum için iki şey söyleyip kaçacağım bu diyardan. Öncelikle unobtainium'u bulmuş olmaları çok enteresan. Hiç inanasım gelmedi. Bulunmaz hint kumaşı geldi diyen adamı düşünün? Böyle bi şey mümkün mü? Değil. Anlamadıysanız IQ'nuz oldukça düşük olmalı ya da 5-10 bira içtiniz.

İkincisi usb fikri biraz enteresan. Yani tamam everything is connected ama yuesbi'den bağlanmak da biraz enteresan. Evet çok güzelim şu an. Aynı şeyleri tekrarlıyorum.

Bi de 3D haggaten olayan başka bir boyut katıyormuş. Bir de Zor Ölüm 4.0'dan sonra ilk defa ödediğim paranın tamamını helal ettim bi filme.

2 dedim 4 oldu. Yalancının önde gideniyim.

Perşembe, Ocak 28, 2010

Salinger


Salinger ölmüş. Allah rahmet eylesin. Bu blogda onunla ilgili yazılmış tek yazı için buyrun (bkz: A Perfect Day For Bananafish @ suya bandım)

Göçmen Martılar

İki haftadır bu fotoğraf telefonumda duruyor. Bir türlü bilgisayara atamadım. Biraz önce üşenmedim ve şu an sizlerle bunu paylaşıyorum. Dünyanın en dandik kamerasına sahip olmama rağmen nedendir bilinmez bu doğru düzgün çıktı.

Ocak ayında yüzbinlerce martı İstanbul Boğazı'ndan geçiyor. Yerel martılara göre daha küçükler. Boğazın her tarafında, suların üstünde onları görebilirdiniz. Bir kaç hafta burada konakladıktan sonra belirli bir gün (hangi gün ama bilmiyorum, Ferit biliyor galiba) bir anda gidiyorlar. Nereye gidiyorlar bilmiyorum. Bir kaç ay önce bu civarlarda olan sığırcıklar Stockholm'e doğru gidiyorlarmış mesela. Bilen varsa aydınlatsın lütfen.

Çarşamba, Ocak 27, 2010

Üç Renk: Beyaz


Üç Renk üçlemesinin ortancası olan Beyaz'ı izledim bundan bir iki hafta önce. Diiviidii'nin kapağında yazdığına göre eşitlik üzerineymiş. Egalite filan yazıyor. Oysa egalite'yi ben Roland Garros'tan hatırlıyorum. Hakem egalite derdi, sonra avantaj kafelnikof ve hemen sonrasında jö kafelnikof derdi. O yüzden egalite özgürlük, avantaj eşitlik ve jö ise kardeşlik anlamına geliyor sanıyordum. (Bu arada Deryik söyledi, Metin Uca bir gün "Rolınd Garos" diye okumuş. Olmadı Metin diyor boğazdaki yolculuğumuza devam ediyoruz)

Beyaz'da Kıristın Danst o.ospusundan sonra ikinci sırada gelen Julie Delpy oynuyor. Ama esas kişinin adını yazamıyorum buraya. İçinde bi ton sessiz harf olan Polonya isimlerinden biri.

Tatilde Şılapanski soyadlı bir Polonyalıyla tanışmıştım. Magda isimli sevgilisi de yanındaydı. Türkiye tatilinden sonra evleneceklerdi. Magda ingilizce öğretmeni olmasına rağmen pek konuşmuyordu. Mr. Şılapanski ise çok konuşuyordu. Susmak bilmiyordu hatta. Ama allah için çok neşeli ve espriden anlayan bir insandı. Tüm tatil boyunca çiftin farklı renklerdeki pasaportlarıyla dalga geçtik Sevgili Erikçiğimle birlikte. Eğer "bu konunun nesiyle dalga geçtiniz ki?" diye soruyorsanız lütfen bizden uzak durun, sizinle çok eğlenebiliriz. Şılapanskiler su içer gibi alkol tüketiyorlardı. Kuzeyde tüketilen alkolün enerjisi ısınmada kullanılabilirken güneyde bu fazla enerji başka şeylere sebep oluyor. Ne olduğunu söylemiyim, 18 yaşından küçükler de okuyor burayı. 16-18 yaş arasındakiler çocuk değilmiş, yetişkin de değilmiş. Aklıselim filan bi şeyler dedi Deryik ama tam anlamadım. Temel Reis-i Cumhur'a soracakmışım daha düşük yaşlar için.

Kelly'nin yıldızları izlediği bu anlarda Üç Renk: Beyaz'dan bahsedecektim ama Kenya yüzünden çok hareketliyim. Kontrol edemiyorum kendimi. "Afrikalılar bu işi biliyor" cümlesini kahve için kullanacağımı düşünmezdim üç sene öncesine kadar. Bu cümleyi başka hangi iki konuda söylediğimi bilenlere sürpriz hediyelerimiz var.

Ne diyorduk, Beyaz. Old Boy diye bir film varmış. Sinemada izlemiştim. Ortalama bi film diyebilirim. Şaka lan şaka, çok iyi filmdir, beynim ancuklamıştı filmin sonunda. İntikam dediğin böyle alınır diye gerizekalı düşüncelere sahiptim. Öyle g.te böyle y.rrak, ektiğini biçersin, hiçbir suç cezasız kalmaz gibi daha gerizekalı düşüncerim de vardı. Ne de olsa gençtim. Böyle şeyler düşünmek hakkım. Yalnız anlamadığım konu eşşek kadar adamlar çekiyor filmi. Onlar da bi enteresan.

Ne diyorduk, hah. Beyaz. Beyaz filmi de eşitliğe "intikam" üzerinden ulaşmaya çalışan bir adamın hikayesi. Sevdiğin kişiden intikam almanın mümkün olmadığı, ihanetin her zaman karşılıksız kaldığına dair bir film Beyaz. Filmin sonunda Julie Delpy'nin tam olarak ne söylediğini bilen varsa geri durmasın. Gerçi çok önemli değil, eski kocasını bekleyeceğini ve tekrar evleneceklerini ve mutsuz olmadığını ya da bunlara yakın bir şeyler söylediği belli. Elbette bunları gördükten sonra Şılapanski'nin göz yaşlarını tutması mümkün değil. Eşyanın tabiatına aykırı.

Eşyanın tabiatı demişken bundan 6-7 sene önce 14 ya da 15 şubat günü Ekşi Sözlük bilmem kaçıncı yaş zirvesinde en çok sevdiğim insanlardan biriyle - belki de en çok onu sevmişimdir bilmiyorum - dans ettikten sonra Ben, Metehan ve Sirius abi Bambi'de bi abinin yanına oturmuştuk. Adam çok komikti. Anlattığı şeyler hala aklımdadır. Güzel bir abla ve yanında sönük bir adam görüp "Bu adam bu kadını zitemez. Mümkünatı yok. Hayır, ziti var, illa sokar ama zitemez, eşyanın tabiatına aykırı" demişti. Sizin de tahmin edeceğiniz üzere bu iğrenç laflardan sonra masadan kalkıp gittik. Orada daha fazla duramazdık. Geceye 4 kişi devam ettik.

Bu arada "aa Julie Delpy mi, bifor sanset sanrayz filan hastasıyım" diyenleriniz varsa size İsmail YK'nın feysbuk şarkısını hediye ediyorum. Sie sind viele!

Bi de, bu postu okuduktan sonra 10 arkadaşına göndermezsen ya da twitter'ında, feysbukunda paylaşmazsan dünya daha güzel bir yer olmayacak. Bunu bil. With great power comes great responsibility.

Ailenizin Fransızı diva d'eiwob

En Sonunda

Geçen günlerin birinde askerden dönüşümün birinci yılını kutladım. 22 Ocaktı sanırım. Tam emin değilim. Bu son senenin bir muhasebesini yapsam bu sayfayı kimse okumaya gelmez sanırım. Hatta beni yolda görünce dövmek isteyenleriniz bile olabilir. O yüzden boş vereyim. Yaptığım güzel şeyleri anlatayım. Evet.. Düşünüyorum... Birazdan gelecek... Ta taaa!!! Bir. Bok. Yok. Yaptığım tek bir güzel şey yok. İçim çürümüş sanırım.

Hah, buldum. Bu ayın başında sigarayı bıraktım. Belki o beni bıraktı bilemiyorum. Kimin kimi bıraktığı hiç belli olmuyor. Terk ettim derken terk edilir, terk edildiğinizi düşünürken terk edersiniz değil mi? Belki de terk etmek diye bir şey yoktur o yüzden böyle sorunlar çıkıyordur. Belki sadece devam etmek vardır. Kipmuving.

Neyse benim devam etmem zor galiba. Ancak işler yoluna giriyor yavaş yavaş. Sigarayı bıraktım ve 3 hafta içinde 1,5 kilo aldım. Böyle gidersem 3 ay içinde insani boyutlara ulaşırım. Bitmedi, 6 sene boyunca hiç konuşmadığım abimle aram çok iyi şu sıralar. (O da benimle konuşmuyordu tabi, ilk kim konuşmuyordu orası belirsiz) İnadı inat kıçı iki kanat iki kişi olarak büyük gelişme bu. Artık Selimiye'de kalıyorum. Süper mükemmel oldu. Doğduğum evden sıkılmıştım. 26 sene dile kolay. Ayrıca uzaktı şehre. Bundan sonra artık her gece binlerce dansöözzzz var. Artık yan tarafta yazan "I'm unemployed and i'm living with my parents" lafını kaldırabilirim.

Sadece bu da değil, fırsatlarımız bitmedi: İdareten bir iş buldum. İşin idareten mi yoksa kalıcı bir iş olup olmayacağı henüz belli değil. En iyi olasılıkla para kazanacağım en kötü olasılıkla ise işe yarar bir şeyler yapıp zihnimi meşgul edeceğim. Her türlü ben kazanıyorum. Mis.

Ancaaaaakkkk, her iyinin arkasından her zaman en az kötü şey, her kötü şeyin arkasından ise bazen iyi bir şey geldiğine inanan biri olarak o kadar da sevinmiyorum hiçbir şeye. Hatta hiç sevinmiyorum desem yeridir. En son neye sevindiğimi hatırlamaya çalışayım. Bilemedim. Hafızama hiç güvenmem zaten. Önce zekama sonra hafızama güvenmem. Bu sayfayı okuyan pek tanıdığım yok (neden okumadıklarını da bir türlü anlamam) ama benim son bir sene içinde nelere sevindiğimi hatırlatanlar olursa pek bir bahtiyar olurum.

5'ten fazla hatırlatma (5 mucize, 3 imkansız, 1 belki) gelmesi halinde içkiler benden. Hiç gelmezse de haklı olmanın verdiği hazzı bana yaşattığınız için teşekkürlerimi sunar gözlerinizden öperim.

Salı, Ocak 26, 2010

Hayatımdaki İlkler III

Seyircinin önemini ilk fark ediş:

Sene 2006, yaş 23

Binlerce sayfa yazı yazdım sanırım ve bunların neredeyse tamamı başkaları tarafından okundu. Eğer okunmasaydı çok da fark etmezdi herhalde diye düşünüyordum 2006'ya kadar. Bir kış günü ise seyircinin önemini fark ettim. Kendimi tatmin etmiştim sonunda ve karşımdakinin yüzünden anlaşılıyordu her şey.

Cuma, Ocak 22, 2010

Hayatımdaki İlkler II

İlk Adilik

Sene 1995 yaş 12

Orta 1'de Herr Kirst diye ağzı kokan bir Alman öğretmenimiz vardı. Yeni öğrendiğimiz kelimelerle beşer cümle kurmamızı söylemişti ödev olarak. Dersi hiç dinlemeyen sıra arkadaşım Alper akşama doğru telefon açıp ödevin ne olduğunu sormuştu. Ben de "her bir kelimeyle onar cümle yazılacak" demiştim. Alper ertesi gün "sikerim lan on taneyi, 7 cümle yazdım her bir kelime için, kızarsa da sikimde değil" demişti. Herr Kirst ödevleri kontrol etti ve Alper'e kızmadı.

Çarşamba, Ocak 20, 2010

Hayatımdaki İlkler

İlk Espri:

Sene 1996, Yaş:13

Halı saha maçında ortasonlara 7-1 yenilmiştik. Ertesi gün takım kaptanımız Volkan, izlemeye gelmeyenlere maçı anlatırken yedi gol yiyen kalecimize biraz moral olsun diye "Tolga ama bi kurtarış yaptı bi kurtarış yaptı" dedikten sonra "Evet, gerçekten de bir kurtarış yaptı sadece" demiştim. Kızlar da bana hasta olmuştu... oluş o oluş.

Mavi

Bu blogun senelerdir size söylemediği bir şey var. Bu sayfayı okumaya gelen kişilerin daha önce daha anlamlı bir iş yaparık Derya'yı okuduklarını varsayıyorum. Benim üstümden o kadar büyük bir yükü alıyor ki kendisi ne kadar şükretsem azdır. "Ah bu konuda mutlaka konuşmalıyım, yazmalıyım" dediğim anlarda bir de bakıyorum o yazmış zaten. İçim rahatlıyor, benim gibi düşünen biri üşenmiyor ve laf anlatıyor. O yüzden eğer Aslında Zor Değil'i okumuyorsanız önce orayı okuyun lütfen.

Ağca'yla beraber tekrardan mavi renk hayatımıza giriyor. Oysa benim Mavi'yi hatırlamam geçen haftaydı.

Orta 1'de abimden "tırois coulours-bıleu" isimli bir kaset almıştım. Niye aldığımı bilmiyorum. Neden dinlediğimi de bilmiyorum. Uzunca bir süre o albümü dinlemiştim. O zamanlar henüz Fransızca bilmediğim için bunun Üç Renk: Mavi anlamına geldiğini de bilmiyordum. İngilizce bilmediğim için de "Film Müzikleri" olduğunu bilmiyordum. Dinledim de dinledim. Böyle kılasikimsi bi şeyler, piyano filan var, keman neyin... Sonra Prodigy'ye geçtim, albümü attım kenara köşeye bir yere.

Kadıköy'de adını hatırlamadığım bir tükan vardı. Belki hala vardır. Bi ton magnet vardı, acil durumda kullanılacak bir şeyler, - seneler sonra onların prezervatif olduğunu ve ondan da seneler sonra prezervatifin ne için kullanıldığını öğrenecektim - komik şeylerin üzerinde yazdığı kartlar falan filan. Orada işte Mavi, Beyaz ve Kırmızı'yı yani Üç Renk üçlemesini öğrendim. Çok ilgimi çekmişti. Renkler üzerine bir üçleme diye düşündüm.

Bir gün Mavi'nin özgürlüğü, Beyaz'ın eşitliği ve Kırmızı'nın da kardeşliği simgelediğini öğrendim. Fransa bayrağından geliyormuş bunlar.

Başka bir gün seksi film eleştirmeni Alin Taşçıyan'dan (hastasıyım) yönetmenin adının "Kişlovski" ya da buna benzer bir şey olduğunu öğrendim.

Geçen hafta ise 15 senelik bu giriş kısmından sonra üçlemenin ilk filmini izledim.

Ben filmlerden hiç anlamam. O yüzden yapacağım yorum sevdim ve sevmedimden ileri gidemez. Bu kadar bahsettiğime göre sevdiğim, hatta çok sevdiğim açık. DVD'yi yönetmen üzerine çalışmaları olan adını unuttuğum bir kadının yorumlarıyla izlemek mümkün. Anlamadığınız kısım olursa ya da yönetmen burada ne söylemek istemiş diye merak ediyorsanız dinleyebilirsiniz. Ben 3 dakika izledim o kısmı. Sarmadı beni.

Filmin sonundaki senfonide soprono "1 Corinthians 13"ü söylüyor yunanca. Geçenlerde dolaşırken hem yunanca orijinaline, hem yunancasının latin harfleriyle yazılmış haline hem de ingilizcesine yer veren bir sayfaya denk gelmiştim. Çok isteyen arar bulur. Ben sadece Wikipedia linkini verdim. Çok güzel sözleri var.

Bir de 30 yaşındaki Juliette Binoche herhalde hayatımda gördüğüm en iyi terk etme sahnesini gösterdi bana. Oynadığı karakter o kadar asildi ki ondan da bir erkeği başka türlü terk etmesini bekleyemezdim.

Bu kadar uzun yazıp aslında hiçbir şey söylememiş olmayı da kendime çok yakıştırdım. Aslında en başından beri şunu söylemek istiyordum: Meleklerin sesi kadar güzel sesim olsa ve içimdeki sevgi olmasa bakır bir çanaktan farkım kalmazdı demek isterdim ama ne sesim melekler kadar güzel ne de içim sevgi dolu. Bu da Bir Kış Gecesi Kabusu olsun benden size.

Cumartesi, Ocak 16, 2010

Geri Zekâlı Beyaz

Beyaz'ı hiç sevmem, hiç de gülmem. Yalnız bu gece (hatta şimdi) bütün herkese tam bir geri zekalı olduğunu kanıtladı ya... Metehan'ın dediği gibi "Siker m.sin sabaha mı b.rakırsın?"

Perşembe, Ocak 07, 2010

Bir Dik Üçgende

Sevgili Metehan,

Bir dik üçgende iki dik kenarın kareleri toplamı hipotenüsün karesine eşittir. Bunu zaten bildiğini biliyorum. Oysa ben başka bir şey söyleyeceğim sana. Geçenlerde şimşek gibi çaktı kafamda, uzunca bir süre "hassiktiiirr, hassiktiir" dedim kendi kendime. Belki sen biliyorsundur gerçi, kendimden daha zeki bulduğum ender arkadaşlarımdan birisin ne de olsa. Neyse, uzun lafın kısası dik kenarlardan kare yapmamıza gerek yok. Eşkenar üçgen yapsan da, eşkenar beşgen de yapsan iki dik kenardan gelecek alanlar hipotenüsten gelecek alana eşit oluyor. Hatta daire çizsek bile aynı çıkıyor. İşte böyle. Has mıymış değil miymiş sen karar veresin.

Sevgiler
Evren'in

Not: Sevgili okurlar, eğer dediğimi anladıysanız bir şey diyemem. Anlamadıysanız üzgünüm ama Metehan'ım sizden daha zeki. Sevgiler, saygılar