Salı, Aralık 29, 2009

Seher Yeli Nazlı

16 yaşındaydım sanırım. Kadıköy’de sürekli gittiğimiz bir kafe vardı. Okuldan çıkınca orada ders çalışırdık, satranç oynar, müzik dinler, Zekai Usta’yla konuşurduk. Hem anlatırdı hem de dinlerdi. 16 yaşındaki biri için çok büyük bir şans onu dinleyen birisi.

Kafenin sahibinin bir arkadaşı vardı. Adını hatırlamıyorum şimdi. Akşamları o da gelirdi, hiç konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Ancak çok güzel olduğunu hatırlıyorum. Yaşını da bilmiyorum ama bizden (ben ve Uğur) çok büyük olduğu kesindi. Hiç o kadar güzel kaşları olan bir kadın görmedim sanırım şimdiye kadar. Bakmak için fırsat kollardık. Rüyalarımızın kadını bir kaç metre uzağımızda otururken bizim çatlak seslerimiz ve suratımızın her tarafını kaplayan volkanik sivilceler ve ay yüzeyini andıran kraterlerimiz vardı.

Bora’yla gittiğimiz bir gün ona da söylemiştik orada çok güzel birisinin olduğunu. Kadını görünce Bora ona gülümsedi, kadın da ona. Amcasının sevgilisiymiş o. Amcası da İsmail Hakkı Demircioğlu. Zaten sonra parçalar yerine oturdu. Soyadları aynı ne de olsa. Ayrıca kadını gördüğümüz her zaman İsmail Bey de oradaydı. Ancak utangaç insanlar olarak “Biz sizi severek dinliyoruz” diyememiştik hiç. Neyse, uzun lafın kısası beğendiğimiz kadının arkadaşımızın amcasının sevgilisi olduğunu öğrenince sağlık olsun deyip sevdamızdan vazgeçmiştik. Sanki öyle olmasa değişen bir şey olacakmış gibi... Çocukluk işte.

Sonuç olarak güzel kaşlardan geriye arkadaşımızın amcası kalmıştı geriye. O günden beri onu daha da çok severek dinliyorum. Erkan Oğur’la olan albümlerinden bahsederken hep önce İsmail Hakkı’nın adını söylüyorum, sonra Erkan Oğur’un.

2007’de askere gittiğimde ikinci gün (anca kendime gelmiştim, ne yaptım ben diye düşünüyordum ilk gün) dışarı çıktığımda yapacağım ilk şeyin Anadolu Beşik albümünü dinlemek olduğunu anlamıştım. Acemilik bittiğinde ise albüm kendi evimde olmasına rağmen 2 günlük evci izni boyunca oraya gitmeyeceğim için Bakırköy’den albümü satın almıştım.

Başka bir çok albümü dinlemekten çok zevk aldığım halde bir tek bu albüm için “dinlemem lazım, dinleyesim geldi” diyebiliyorum. Her 2-3 ayda bir yoksunluğunu hissediyorum. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi gene böyle bir zamandan geçiyorum.

Gülün Kokusu Vardı albümünü bulamadım bir türlü evde. Nasılsa cd’si var diye mp3’ü de yok. ( Aslında sadece cd’sine sahip olduğunuz albümlerin mp3’leri yasalken ne kadar enteresan değil mi) Şimdi gidip bir de ona para vermek zor olacak bu zor zamanlarda ama her askere giden Türk evladının dediği gibi “Yapcak bi şey yok”

Perşembe, Aralık 24, 2009

Türkiye'de Her Şey

Murathan Mungan "Türkiye'de her şey olabilirsiniz, bir tek rezil olamazsınız" derken ne kadar haklı değil mi? Videoyu izleyin sonra konuşalım. 7 ay gecikmeli ama n'apalım artık. Anca yetişiyorum.




Salı, Aralık 22, 2009

Bugünden İtibaren

Bugünden itibaren günler uzamaya başladı. Belki dünden beri, tam emin değilim. Maarif takvimine bakmak lazım.

Bugünden itibaren 9 gün kaldı lanet olasıca 2009 yılının bitmesine. Salak Mayalılar takvimlerini keşke 2008'de bitirselerdi. Hiçbir şey mükemmel olamıyor tabi.

Bugünden itibaren artık resmi olarak hiçbir yerde oturmuyorum. Kanunu bilmiyorum. Acaba kaç gün içinde bir yerde ikamet etmem gerekiyor. Sonra ceza kesmesin bana devlet baba.

Bugünden itibaren artık bazı konularda bir karar alsam çok iyi olur diye düşünmeye zorlayacağım kendimi.

Bugünden itibaren kendime iyi sözler söyleyip kendimi iyi hissetmeye çalışacağım diye yalanlar söylemeye başlayacağım.

Bugünden itibaren... hay allah bilemedim buraya ne yazacağımı.

Bugünden itibaren her cümleye aynı kelimelerle başlamayacağım.

Bugünden itibaren hepinizin... gözlerinden öpeceğim her gün.

Yalancıyı?

Bence de.

Cumartesi, Aralık 19, 2009

Pek Muhterem Blog Okuyucuları

Ben de sevgili başbakan gibi "pek muhterem blog okuyucularım demek isterdim. Benim bakanım, benim hükümetim diyor ya kendileri. Ben kim başbakan kim, siz kimsiniz bakanlar kim, değil mi? Uygun kaçmaz.

Pek muhterem blog okuyucuları, en klişe tabiriyle "uzun zamandır doğru düzgün bir şey yazmıyordum çünkü siz bu sayfaya bakarken ben eğlencenin a.ına koyuyordum" demek isterdim. Diyemiyorum çünkü koymuyordum.

Pek muhterem blog okuyucuları, İstanbul'a kar yağıyormuş. Buraya da kar yağsın isterdim ancak 13 senedir burada yaşayan yeğenim bir kere bile kar görmemişken sırf benim için kar yağmasını beklemek olmaz, değil mi? İstanbul neresi, Adana neresi.

Pek muhterem blog okuyucuları, Dün Robert Musil'in Niteliksiz Adamı'nı, geçen hafta ise Mann'ın Büyülü Dağ'ını bitirdim demek isterdim. Diyemiyorum çünkü ben her ne kadar entel dantel biriymişim gibi dursam da hiç öyle değilim. Grangé'nin Koloni'si okudum. Mis.

Pek muhterem blog okuyucuları, son 4 gün içinde deli gibi kebap yedim demek isterdim ama bir lokma bile kebap yemedim. Hep sağlıklı yiyecekler yedim de demek isterdim ama onu dahi diyemiyorum çünkü bu akşam hamburger ve patates kızartması yedim.

Pek muhterem blog okuyucuları, hepinizin... gözlerinden öpüyorum

Perşembe, Aralık 17, 2009

Salı, Aralık 15, 2009

Balcali - Barajyolu

"Balcalibarajyolu, balcalibarajyolu, barajyolubalcali,
balcalibarajyolu" diye bagiran minubus muavini insani Adana'da
olduguna ikna ediyor. Kongretz!

Pazar, Aralık 13, 2009

Surrealismus VI - VII - VIII

6

Körfez Savaşı sırasında CNN Saddam'ın körfeze döktüğü petrolü gösteriyordu. Daha da dramatik olsun diye petrol yüzünden kanatları gövdesini yapışdığı için uçamayan ve ölümü bekleyen karabataklarda yansımıştı ekranlara. Hiç unutmam annem o gün "vah yazık hayvancağıza, it Saddam" demişti, ekranlardaki bir çok insan gibi. Ama sonradan ortaya çıkmıştıki körfezde karabatak yokmuş, çekilen görüntülerin yeri ise Kanada’ymış. Bir başka olay ise MI5'ın Pearl Harbor baskının önceden bildiği ama sırf Amerika savaşa girsin diye bunu açıklamadığı. Gerçekten de hem ne kadar kolay kandırılabildiğimiz hem de devletler çapında olsa bile bilgi yoksunluğundan (saklanmasından) büyük zararlara uğranabileceği açık.
Gündelik hayatımda ise bunlara benzer sorunlarla karşılaşıyorum, bana bir yalan söyleniyor, onu anlıyorum, söyleyenle konuşuyorum. Ama daha sonra körfezde karabatak olmadığını öğreniyorum, karşımdaki kişi benim bilmediğim bir şey söylüyor ve olay 180 derece dönüyor. Ama sonra başka bir olay daha ve bir 180 daha dönüp aynı yere geliyorum, değişin bir şey olmuyo, sadece çektiğim sıkıntı hariç. Ama işin en kötüsü ne biliyor musunuz? her seferinde aynı yere döneceğimi biliyorum ama "umut" beni devam etmeye zorluyor. O insanla devam etmek, onu ve ilişkinin kendisinin düzeltilebilmesini sağlamak umudu bu.. Gerçi Sisifos'unkinden daha kolay bu, ya da daha zor, çünkü benim seçeneklerim olmasına rağmen hep aynı yolu seçiyorum, onun ise seçeneği yok.


7

Sisifos'la ilgili bir yazı vardı geçen yıl okuduğum, Albert Camus'nün yazdığı galiba, orda en büyük ceza diye bahsediyordu kayanın o gece tekrar yamaca yuvarlanacağını bilmesini Sisifos'un. Hakikaten öyle mi acaba yoksa bir çemberde yaşamak mı iyi olan, ya da özgürlük olan. Hiç bir seçim yapmak yok, karar vermek yok, Decide'la suicide arasındaki etimolojik yakınlık rastlantı olmamalı herhalde....


8

“People Are Strange”i art arda yüz kere dinlemek, onu tüketmek mi demek yoksa onu ne kadar sevdiğinizi gösteren bir durum mudur? Ya da bir filmi defelarca izlemek, bir kitabı defalarca okumak, aynı kadınla (erkekle) yıllarca beraber olmak. Bunları yapabilmek için herhalde sevmek, sevebilmek gerekiyor. Gerçekten sevebilmek. ‘Seni seviyorum’ lafını çok kullanmayın diye yazar çok satan dergilerde. (hatırlıyorum da bu çok satan dergilerdeki bir yazıyla numan grubun içine etmişti, hala burda mısın numan?) Nedir insanlarda korku, neden her şeyi gönül rahatlığıyla tüketebilirken sıra sevgisine gelince kemerlerini sıkar. Belki de tüketecek bir şey yoktur da artık, kendimizi kandırıyoruzdur...

Perşembe, Aralık 10, 2009

İLLALLAH!


Ajanda 2010 İLLALLAH Metis Yayınları'ndan çıktı. Sevgili Metehan bana da hediye etti. Ateist Ajanda sadece 4 lira.

Pazar, Aralık 06, 2009

5 seneyi geçti. Bakalım bu 5 sene içinde nelerden bahsetmişim?


Cumartesi, Aralık 05, 2009

Surrealismus III - IV - V

Surrealismus serisinin 3., 4. ve 5. kısımları



3

Portishead bir şarkısında der ki “give me a reason” halbuki geçen yüzyılın başında iki Alman ve bir Danimarkalı bu lafın ne kadar gereksiz olduğunu tüm dünyaya anlatmaya çalışmışlardı. (gerçi o zaman onları bi Einstein anlamış, onun da nasıl anladığı aşikar..) Şimdi ise daha çok insan onlara hak veriyor gibi, sebeb-sonuç ilişkisinin aslında yüzyıllardır ne kadar “insani” olduğu, matematik (daha doğrusu fizik) denklemlerinde ise olayın öyle olmadığı olayların önce gerçekleşip sebeblerin sonra çıkması hala insan mantığını zorlamakta (bu denilenler microscopic ortamda geçerli tabi) Ama bu kavramların yansımaları da kendini polisiyede göstermiyor mu? Bu yüzden de sağlam bir final bulmaya çalışmıyor mu yazarlar (woody allen okumaktan mı acaba). Yapay-gerçek, sebeb-sonuç, görünen-gerçeklik vs... Bunlara giden çözüm yolunda bilim adamları kadar polisiye ve bilim-kurgu yazarlarına da iş düşüyor fikrimce.

4

Geçen gün fizik ve matematik öğrenmesinin kendisi için çok faydalı olacağına inandığı bir felsefe bölümü öğrencisi arkadaşımla konuşurken (bilim felsefesi hakkında) aslında gün gibi ortada olan ama nedense göremediğim bir şeyden bahsetti. Dedi ki: şimdi bilim-felsefi üzerine yoğunlaşmak için, fizik bilcen, mat bilcen, bilim tarihini bilcen... Çok zor benim için bunları öğrenmek, ama zaten işin aslında bi ton bilim felsefecisi var, bi ton kitap, araştırma falan var, ama sorarsan bilim adamları bunları sallıyor mu diye, hayır, hiç umursamıyorlar bile. O zaman işte gerçekten sınır kavramı bir biçim aldı benim için aklımda, onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sınırın ötesindeki, ya da Kaf Dağı’nın ötesine yetişmeleri imkansız, aşil ve kaplumbağa paradoksu, aslında paradoks değil, çünkü önde başlayan zaten Aşil! Bundan yaklaşık 4 yıl önce tanıdığım bir kız da aslında beniim için öyleymiş, şimdi adlandırıyorum bunu, o başka kıtadaydı, başka diyarlarda, hiç bir zaman onun yanına yaklaşamayacağım, ulaşamayacağım. Onun çok matah olmasından kaynaklanan bir şey değil bu, neden olduğunu ise açıklayamam....


5

Son zamanlarda kafamı kurcalayan sorulardan bi tanesi de "biz"in ne olduğu.
Benim ne kadar aşşağılık, iki yüzlü, sömürücü olduğumu anlatan bir maili
yazan tanışım sürekli "biz" diye bahsediyordu. Niye sürekli öyle dedin siye
sorduğum vakit ise ne sorduğumu ve niçin sorduğumu anlamadı, herhalde "grup"
bilinci kanına işlemişti, ya da doğuştan vardı yerleşmiş olarak.
Halbuki benim için "biz" kavramı ulaşılması gereken bir yerde dururdu, ancak
elimde patlaması onun anlamının aslında "biz" derken "siz"i kastetmesi
olduğunu farketmemle oldu. Düşünsenize ne kadar çok grup altında
yaşatılıyoruz, okuduğumuz okullar, yaptığımız meslek, din, dil, ırk, falan
filan.. hepsi aslında çemberin dışında bırakma amaçlı şeyler. "siz kimsiniz
ulan" lafı gerçekten de son zamanlarda kullandığım laflardan biri oldu. Hep
bir üstünlük amacı var, sıkılıyorum artık...

Perşembe, Aralık 03, 2009

Satranç çalışıp, In Treatment izliyorum. Biri günde 25-30 dakika sürüyor diğeri 2 saat. Bir öğün yemek yiyorum. Geri kalan zamanımda telefon bekliyorum ama bir türlü gelmiyor. En son ben gideceğim galiba. Gitmekle ilgili ne kadar çok şarkı var. Benim aklıma ilk gelenler Nazan Öncel'in adını bile söylememe gerek olmayan şarkısı. Diğeri ise Keane'in Somewhere Only We Know'su.