Çarşamba, Temmuz 29, 2009

Küçükken

Ben küçükken basınca otomatik açılan kalemkutularına veya lego technic'e sahip olan dallamalardan daha da çok sevmediğim birileri varsa o da tetrisi olanlardı. Zamanındaki Tetris manyaklığını düşünürseniz neden pek insan canlısı biri olmadığımı anlarsınız. Bütün hayatımı o salak oyunu oynarken kendinden geçmiş olan hıyarlara duyduğum kinle yaşadım. Eğer kişisel geçmişinizde "Ya Evren niye burada böyle yaptı acaba, hiç anlam veremiyorum" dediğiniz bir kısım varsa büyük ihtimalle başta saydığım bu üç şeyden birine sahip olduğunuzu öğrenmemdir. Bunu rahatlıkla söylüyorum çünkü biraz önce sinir olduğum dördüncü maddeyi hatırladım. İlk üçü artık tedavülden kaldırılmıştır. Yeni oyunumuz başlasın!

Salı, Temmuz 28, 2009

Çocuk Politikacılar


Human Rights Group Campaigns To End Use Of Child Politicians In Africa


Normal şartlar altında böyle şeyler hakkında espri yapılması pek hoşuma gitmez ve eminim normal şartlar altında deryikçim bunu bloga koydum diye benimle arkadaşılığını gözden geçirir ama uzun zamandır bunu paylaşmak istiyordum ve en sonunda karşınızda.

Not: The Cosby Show'a küçükken boşuna gülmüyormuşuz. Çok komik haggaten.

Kuhhandel



Meltem ve Muhittin'le geçen perşembe günü oynadığımız bu 1985 yapımı kart oyunu gündeme bomba gibi düştü. Ödünç aldığımız bu oyunu bu hafta geri vermek zorunda olmak çok zor ancak Alamanyalarda yaşayan bir yakinimin sayesinde gelecek ay kendimize ait bir "Kuu-(h)andel"imiz olacak. Sherlock Holmes vs. Jack The Ripper'ı oynadığımız ( ben elbette karizmatik Dr. Watson'ı canlandırıyorum) bu zamanlarda dahi bir üçüncümüz olsa da Kuhhandel oynasak diye hayıflanıyorum.

Neyse, Sherlock Holmes serisinin Jack The Ripper'dan önceki oyunu olan Sherlock Holmes vs Arsene Lupin'i oynayalım bari. Bu sefer ben Fransız olacağım, karizmatik hırsız Arsen Lupin İngiliz Malı Şerlok Holmes'e karşı!


Not: Peyami Safa'nın Cingöz Recai serisinden çıkan Sherlock Holmes'lü hikayesi kadar da boktan bir hikaye okumadım hayatım boyunca. Rezalet ötesi.

Salı, Temmuz 21, 2009

Sigara Yasağı






Devletin sigara içenleri zitmesini büyük bir hayranlıkla takip ediyorum. Sigaradaki inanılmaz vergiler bir yana artık ev harici neredeyse bütün kapalı mekanlarda sigara içilmesi yasaklandı hepinizin bildiği gibi.

Bunun ne kadar totaliter bir yasak olduğu konusunu size bırakarak başka şeylerden bahsedeyim devletin (devletlerin aslında) ne kadar ikiyüzlü olduğu konusunda.

Hepinizin malumu sigara paketlerinin üzerinde sigaranın sağlığa zararlı olduğu, kuşun ötmesine engel olduğu, doğurganlığı azalttığı ve kanser yaptığı yönünde uyarıcı yazılar var. Sanırsınız ki kimse sigaranın zararları konusunda ne ailesinden ne de öğretmenlerinden bir şey öğrenmiyor. Benim güzelim sigara paketimin üzerinde öyle çirkin ve kocaman bir tabela görmek hiç hoşuma gitmiyor.

Diyorlar ki biz uyarmak istiyoruz halkımızı bu konuda. Zittirin gidin diyorum çünkü samimi olmadıkları çok aşikar, ne niyet yargılamaya ne de olmayan telapatik güçlerimi kullanmaya ihtiyacım var bunu görebilmek için. Zira "en az" sigara kadar zararlı bir çok "yasal olarak satılan" ürün var ki bunların hiçbirinde benzer uyarılar göremiyoruz. Mesela içki. İçki şişelerinin üzerinde ben beni uyaran bir şey gördüğümü hatırlamıyorum. Eğer alkolün etkilerinin neler olduğunu bilmiyorsanız buyrun şu sayfaya yönlendireyim sizi: "(Alkolün Vücuda Etkileri @ hekimce.com)

Bakalım başka neler var. Fast-Food restoranlarda yediğimiz yemekler. Onların üzerinde de bir şeyler yazmıyor. Beslenme alışkanlarının yüksek kolesterol konusunda en çok etkili şey olduğu bilinse de devletler bunu tüketicilere pek duyurma ihtiyacı hissetmiyor.

Silahlar ve mühimmat konusunda da benzer şeyler söylenebilir. Pasif içicilik de insanı öldürür ama "kaza kurşunu" daha etkili bir çözümdür.

Arabalar. Arabasıyla giderken kaza geçirip ölenler de var. Arabaların üzerinde "yüksek hızla giderken bir anlık dalgınlığınız sonucu kaza geçirebilirsiniz" diye bir uyarı olması "Sigara Öldürür" uyarısından çok farklı olmazdı.

Neyse, tekrardan sigaraya dönelim. Bildiğim kadarıyla Avrupa'da bu yasak işletmelerde çalışan insanların sağlığını korumak amaçlı çıktı. Yani size hizmet eden insanların sağlığını düşünerek. Bu bana gene mantıklı geliyor. Sigara içen çalışanlar da arada yanıyor. Bu katlanılabilir bir şey. Nasıl "ben aynı paraya 10 saat çalışırım" diyerek avantaj sağlayamıyorsanız "benim için sigara içilmesinin zararı yok" diyerek de avantaj sağlamıyorsunuz ya da sigara içmediğiniz için bir zarar görmüyorsunuz. Sigara içenlerin sigara içebilecekleri bir ortamı hazırlarsınız, oraya hiçbir şekilde servis yapılmaz, kendi içkinizi vs gidip kendiniz bardan alırsınız ve olay çözülür. Bildiğim kadarıyla Hollanda'da sadece sahibinin çalıştığı ufak barlar var ve onlardan bir tanesinde adam "beni benden mi koruyacaksın" diyerek dava açıyor ve tek kişinin çalıştığı yerlerde sigara yasağı tam işlemiyor.

Ancak gördüğüm kadarıyla Türkiye'de kimseyi koruma amacı güdülmüyor. Daha çok bir cezalandırma havası var. Vurun ipnelere, onlar değil mi zaten her türlü vergi yükünü çeken, her türlü bu mereti içip vergilerini ödemeye devam edecekler. Bari evlerinde kalsınlar. Çok güzel. Eddie Izzard'ın dediği gibi "barlarda artık sigara içmek yasak, yakında önce içmeyi sonra da konuşmayı yasaklayacaklar".

Evet, sigara içmeyenler "biz rahat etmiyoruz, sigara içmesinler" diyorlar ancak bundan 10 sene sonra aklıevvellerin " ben müzik dinlemeye gidiyorum, adamlar içip içip sarhoş oluyorlar, olmasınlar" demesinden korkuyorum.

Sigarayı seviyorum ve içiyorum. Ama bırakmayı düşünüyorum. Sigarasız hayat benim için daha iyi olacaktır. Hatta kimse sigara içmese bu daha iyi bile olabilir. Ancak sigara içmeyi yasaklamak kadar saçma bir şey olamaz. Madem bu kadar zararlı bir şey o zaman sigara içmeyi değil de sigarayı yasaklasanıza? Sanmıyorum bunun pek işinize geleceği. Diyorum ya ikiyüzlüsünüz.

Pazartesi, Temmuz 20, 2009

Ulusalcı

Ulusalcı çok komik bir sözcük. Ulus - millet, ulusal - milli diye düşününce ulusalcı "millici" demek oluyor.

Benim neyim eksik diyerek başka sözcükler uydurayım ben de. Kumsalcı, bilimselci, kimyasalcı, Canselci, Ayselci, fizikselci, ruhsalcı, kamusalcı, Turkcellci, hayvansalcı, bitkiselci, duygusalcı, şiirselci, yükselci, Şansalcı, uysalcı, işitselci, sanatsalcı, çocuksalcı, yaşamsalcı, bedenselci, eşcinselci, kızsalcı, Brükselci, parasalcı. Bunlar ne kadar mantıklıysa Ulusalcı da o kadar mantıklı.

Monte Kristo Comte'u

Resmi olarak bilim insanı titrine sahip olsam da kendimi son bir kaç haftaya kadar hiç öyle hissetmedim. Şu sıralar yeniden araştırma yapmak için okula dönmeye hazırlandığım için yavaş yavaş 2 sene boyunca rafa kaldırdığım ancak ultra gerizekalıların saçmalamaları sonucu hatırladığım bilime ve bilimle ilgili sorunsallarıma (thank you Mo for reminding it) geri dönüyorum.

Bir bilim insanının düşebileceği en büyük tuzaklardan bir tanesi positivizmin güvenli kollarına kendini atıp kendini sınırlaması olabilir. Bence yani. Sizi bilmem. Bilimin kendi alanında, kendi sorularına cevap ararken kullandıkları ufkumuzu açacağı yerde malesef daraltma riskini taşımakta. Elbette bu bilimin sorunundan ziyade onu kullanan bilim insanlarının ve doğal olarak diğer insanların sorunu. Sonuç olarak her ne kadar bilimin etkisi çok büyük olsa da sosyal alanlarda pek de işimize yaramıyor. Tabi burada kesin (exact) bilimler dediğimiz fizik, kimya, biyoloji, astronomi vb bilimleri kastediyorum.

Elbette sosyoloji, psikoloji ve hatta felsefeyi de benzer yöntemleri kullanan ya da kullanmaya çalışan bilimler olarak görmek lazım. Ancak kesin olmayan konular üzerinde çalışmak kesin olan şeyler üzerine çalışmaktan daha zor. (Gerçi gene fizikçiler sağolsunlar mikroskobik boyutlarda kesinliğin olmadığını, evrenle ilgili her şeyi bilmek istiyorsak onu 1/1 ölçeğinde modellememiz gerektiğini, bu da (daha az matematik bilenleriniz için) aynı evrenden ikinci bir tane yapmamız gerektiği için olmayacağını söylüyorlar. Çok daha küçük ölçekte de olsa kesin bilimlerin pek de kesin olmadığını biliyoruz. Neyse efendim çok konuştum. Aslında diyeceklerim özetle şunlardı:

Abraham Moles'un Belirsizin Bilimleri kitabını okuyorum. Çok sevdim. Hatta bir alıntı da yapayım kitaptan:


Biyoloji-fizik-kimya bilimlerinin ve yol açtıkları tekniklerin egemen olduğu çağdaş bilim, Lord Kelvin'in ünlü sözünün biraz totaliter yorumuyla, metodolojinin diktatörlüğüne boyun eğmiş görünmektedir: "Kendini sadece ölçülerle ifade edebilen bir bilim, fakir bir bilimdir.

Cumartesi, Temmuz 18, 2009

Artizim Artizsin Artiz II

Artiztik serimin ikinci kısmıyla karşınızdayım tekrardan. Bu sefer programımıza katılan ilk konuğumuz Sibirya'dan Yana isimlik 20 yaşında çok konuşan bir kızımız. Kendisi senenin başında burada ayrıntılarını anlatamayacağım utanç verici bir şekilde kendisini ve iki arkadaşını Uludağ'da kaybettirmiş, Jandarma Kuvvetlerimizin sayesinde ölümden dönmüş, ülkemiz ekonomisine verdiği zararla dünya turuna devam eden iri yarı bir kızımızdır. Olayla ilgili Jandarma'nın haberine şu linkten ulaşabilirsiniz: "Yana'ya Neler Oldu?"

Linke tıklayıp fotoğraflarını gördüğünüzü varsayarak devam ediyorum. Bu genç kızımız ODTÜ'de okumuş geçen dönem ERASMUS sayesinde. Bana ODTÜ'lülerin ne kadar kötü İngilizce konuştuğundan bahsetti. Hakkını yemeyeyim, çok düzgün İngilizcesi var, neredeyse benim düzeyimde. O yüzden pek sesimi çıkarmadım. Yalnız bir önceki gün gördüğü koyunlardan bahsederken "Two sheeps" deyiverdi. Önce kulaklarıma inanamadım. O kadar iyi İngilizce konuşup başkalarının İngilizcelerine laf eden biri nasıl bilmezdi sheep'in çoğulunun sheeps değil sheep olduğunu. Herhalde yanlışlıkla ağzından çıktı dedim ve "two sheep" dedim. O da Avrupalıların standart kafa sallamasını yapıp "two sheeps" dedi, üstelik durmadı "one sheep, two sheeps" dedi. Sinirlendim, çıktım yukarıya en kalınından bir İngilizce sözlük aldım. Açtım sayfayı gösterdim. İnanamadı. Dedim ki "deer ve moose'un da çoğulları aynı" ama gene anlamak istemedi. Ben de Merriam - Webster 'la ona kişilik kazandırdım. Saydım, tam 23 defa vurmuşum. Ayıldığında tekrardan sheeps diyordu. Ben de onu bağladım ve saçlarını ateşe verdim. My hairs, my hairs" diye bağırırken ne kadar başarılı bir karar verdiğimi gördüm ve sevindim. İnsanın küçük şeylerle mutlu olması da bir başka oluyor vallaha da billaha da.

Cuma, Temmuz 17, 2009

Artizim Artizsin Artiz

Faralya'dayken dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen konuk sanatçıların bazılarıyla bir takım iddialara girdim ve hiçbirini kaybetmedim. Mesela bir Hollandalı abi bana yemek saatinin kaç olduğunu sorduğunda ona güneşin batmasından hemen sonra demiştim. O da "Nasıl yani? Saat 10'da mı yiyeceğiz?" dedi ve biz güneşin batma saati üzerine iddiaya girdik. 1 haftadır güneş sekiz buçuk civarı battığı için o gün bir adilik yapıp 1,5 saat daha geç batacağını sanmıyordum yalnız Hollandalı Van Zenden bilmem kaç bin ööroluk telefon görünümlü cihazını çıkarıp bana güneşin batma saatinin 22:00 olduğunu gösterdi. Allahtan zeki biriyim. "Hollanda'ya göre ayarlı olmasın bu cancağızım Jan'ım Kees'im Yankim" dedim. O da bana "Yok ben saatimi Türkiye'ye göre ayarladım. dedi. "Ah, garibim (my odd)" dedim, "Saatini ayarlamışsın ama yeri ayarlamamışsın, oysa ekvatora doğru yaklaştıkça gece-gündüz farkı azalır, hatta ekvatorda yılın her günü 12 saat gündüz 12 saat gece olur" dedim güneşin batışını izlediğimiz yerden ona yaklaşık 250 metrelik bir serbest düşüş yaşattım ve akşam yemeğine doğru mutlu mesut ilerledim.

Her şeyi bilen ikinci talihli kişimiz Kaliforniya'da O.C diye bildiğimiz Orange County'de bir okulda matematik öğretmeni olan Yunanistan asıllı bir Birleşik Devletler vatandaşıydı. Kendisi cebir öğretmeniymiş. Bana "Algebra"nın ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Biliyorum dedim, hatta biz de aynı kelimeyi kullanıyoruz dedim. Ne alaka diye sordu. Dedim Arapça'dan geliyor Algebra, bizde de bir çok Arapça kelime var. Yok canım dedi Algebra Teacher'ımız. Algebra Yunanca'dan geliyormuş. İlk başta şakaysa kötü, ciddiyse daha kötü diye düşündüm. Kadın "bütün her şey Yunan olduğu için bunun Yunan olmasına şaşırmamı anlamadı. Çok mühim değil benim için onun benim için şaşırıp şaşırmaması ama ancak bir şekilde Wikipedia'dan gördüğü vakit inandı Yunan olmayanların da dünyaya bir şeyler katmış olabileceğine. Tabi bir insanın en az 20 senedir dersini verdiği bir şeyle ilgili bu kadar temel bir bilgiye sahip olmaması beni üzdü. Ben de onu üzdüm, kalabalığın içinde elimden geldiğince rencide ettim. O da sonra boynuna bir taş bağlayıp havuza atladı. Sabahleyin baktığımda hâlâ havuzun içindeydi ve halinden çok memnun gözüküyordu.


devam edecek.

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

Saalak Evreen, Saalak Evreen

Zwei Dinge sind unendlich: Die Dummheit und Das All*

Başımdan geçen trajikomik bir olayı anlatmak boynumun borcudur. Belki bir çoğunuz bu olaydan sonra bu blogu takip etmeyeceksiniz ama olsun, Bufalolar "neysen o ol, ne yaparsan onu yap" dememişler boşuna.

Bir kaç hafta önce buraya iki yerli turist geldi. İsimleri Mehmet ve Celâl olsun. Mehmet ve Celal burada tanıştıkları Belçikalı çiftle sürekli bir şeyler yapıyorlardı. Beraber Vadi'ye iniyor, tekne turuna çıkıyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Bir gün dördü 4,5 saat sürecek bir yürüyüşe gideceklerdi, yalnız Celal'in İstanbul'a yollaması gereken bazı belgeler vardı yanında. O belgelerin neden tatilde onun yanında olduğu bir muamma gerçi. Üstelik sadece kendi adına değil, iki arkadaşının daha belgeleri onunla birlikteydi. Saat 12'de yola çıktıkları için dönüp Ölüdeniz'den onları postalayacak kadar vakti yoktu. Ben de o gün Fethiye'ye gideceğim için belgeleri alıp onun yerine postalamayı teklif ettim. Neden böyle bir şey yaptığım ise muammalar zincirinin ikinci halkasını oluşturuyor.

Yola çıkmak için acele ettiklerinden bana "Abi yolda mesaj atayım sana bilgileri" dedi. Neden 1 dakikaya kıyıp kağıda yazmadığı ise üçüncü muamma. Neyse, ben Fethiye yolundayken mesaj geldi Celal'den. Okumadan kapattım mesajı. Etti mi sana dört. Postaneye geldim, belgeleri zarfın içine koydum ve yapıştırdım. Telefonumu açtım ve mesajı okudum. Adresi yollamış ancak kime göndereceğimi yazmamış. Üstelik kendi adını da yazmamış. Ben de doğal olarak telefon açtım. Ancak beyfendiler cevap vermedi. Postane kapanmadan halletmek istedim işi. İşte şimdi benim sıcaktan buharlaşmış beynimin yaptığı şeyleri söylemenin zamanı: Mektubu isimsiz yolladım. Sadece adresi yazarak. Gönderici kısmına da Celal Çapar yazdım. Tam emin değildim soyadından ama Çapar diye aklımda kalmış. Neyse ki APS ile yolladığımdan elimizde belge var. Bir terslik olursa bu belgeyle hallederiz diye düşündüm ve umursamadım yaptığım şeyi. Zaten 40 derece kodumun memleketi. Akşama da telefonu açmadığı için fırçamı attım ve gönderdiğimize dair belgeyi Celal'e verdim.

Bir kaç gün sonra onlar ayrıldılar, öpüştük koklaştık, e-postalarımızı verdik birbirimize, İstanbul'da görüşürüz sözleriyle vedalaştık.

Bir kaç gün önce ise bana telefon geldi. Posta İstanbul'dan geri dönmüş. Tam ayrıntısını bilmiyorum. Takip edip postanın Fethiye'ye geldiğini ve postanede olduğunu öğrenmişler. Benden oraya dönüp postayı alıp kargoyla yollamamı rica ettiler. Benim de zaten işim yok gücüm yok bu sıcakta bi daha gidicem Fethiye'ye. Hasan'a anlattım olayı. O ertesi gün gidecekti zaten Fethiye'ye. Halledeceğini söyledi.

Yalnız işler umulduğu gibi olmadı. Postayı Hasan'a vermemişler. Çünkü

  1. Bizim çocuğun adı Celal değil Celalettin'miş.
  2. Bizim çocuğun soyadı Çapar değil Baran'mış
  3. Benim ona verdiğim "yollandı" belgesi ortada yokmuş.
Sonuç olarak posta postanede bekledi.

Tek çaresi varmış o da Celal Çapar adıyla PTT kayıtlarında olan kişinin (yani Celalettin Baran) Fethiye'ye gelip postane müdürünün yanında postanın içeriği hakkında bir dilekçe doldurup onun huzurunda açtıktan sonra ona verilmesiymiş.

Geçenlerde gelmiş buraya, almış belgelerini. 130 lira yol parası, 24 saat yolculuk, kaybedilen 2 hafta bu hikayenin kötü taraflarını oluşturmuş. İyi tarafları ise insan aptallığının sınırları olmadığını bir kez daha göstermesiymiş. Ayrıca Salaklık (Dummheit) Evren'e (All) gerçekten çok yakışıyormuş. O yüzden onunla olan ilişkilerinizde dikkatli olmanız gerekebiliyormuş : )

*İki şey sonsuzdur: İnsanın aptallığı ve Evren.

Hastasıyım

Perşembe, Temmuz 09, 2009

Ton Balığı

- Ne var burada yiyecek?
- Bilmem ki. Makarna söyleyebiliriz.
- Neli yapıyorlar acaba?
- Ton balığı sanırım.
- Tamam, ondan yiyelim.
- Bi şey içer misin yanında?
- Bira alayım.

(30 dakika sonra)

- Ben bir bira daha içeceğim. Sen?
- Yok abi sağol, güneş batmadan içmiyorum.
- Peki.

(20 dakika sonra)

- Bira güzelmiş, bi tane daha mı söylesek?
- Pek tavsiye etmiyorum aslında, yukarı çıkıcaz, zor yol biliyorsun.
- Bi şey olmaz.

Neyse, güneşin altında içilen 5 biradan sonra 285 metre yukarı tırmanacağımız yolun 10. dakikasında şunu duydum:

- (Hızlı nefes alıp veriyor) Evren... Ton... Balığı... Duman etti beni.
- Ton balığı mı?
- Evet, duralım, kusucam sanırım.
- Biradan değil yani?
- Yok... Yok. Ton balığı...
- Eh peki madem, bekleriz, acelemiz yok.
- ...

Delikanlılık böyle bir şey sanırım. Delikanlı adam sarhoş olmaz. Delikanlı adama bira dokunmaz. Delikanlılık insanın kendine yakışını giymesi, yakışmayanı soyunmasıdır.


Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Rege


Geçenlerde birinin "Ömrüm boyunca reggae dinleyebileceğimi düşünüyordum. Sonra kış geldi" yazdığını okumuştum. Dün hayatımda bu cümleden daha çok hemfikir olduğum sadece iki şey olduğunu düşündüm.
  1. Herkes ölür.
  2. Her şey değişir.
İtirazı olanların Darwin Ödüller'ine layık olması dileğiyle size mutlu günler diliyorum.

Not: Reggae'nin her türlü kombinasyonunun en az 10 milyon sonuç vermesi beni değişik düşüncelere yönlendirdi.
Not2: Rege diye okunuyormuş, vikipedinin yalancısıyım.
Not3: Bob Marley'nin aslında Uzak Doğu Dilleri ve Edebiyatı (Oriantal Languages at Oxford) mezunu olduğunu. Charlie Parker'la tanıştıkları bir partiden sonra hayatının değiştiğini biliyor musunuz?


Pazar, Temmuz 05, 2009

Başka Bir Bilmece

- Sayın Mr. X, 7 kainat güzeliyle yattığınız söyleniyor, doğru mudur?
- Hayır (gülüyor), gazetelerin biraz abartması bu.
- Kaç tanesiyle yattınız peki?
- Dört. Diğer üçünü reddettim.

diyalogdaki en iyi futbolcunun ismini bilene 3 blog post abisinden.

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Der fliegende Holländer

- Dü se
- Hay balını s.kiyim senin
- Biz buna ağzıyla oynamak diyoruz.
- Hadi lan ordan.
- Bugün Ölüdeniz'de hangi şarkıyı duydum bil bakalım?
- Eee, America, A Horse With No Name?
- Evet, akşam Evren'e söylerim dedim, bilmen daha da güzel oldu.
- O şarkıyı her dinlediğimde aklıma Hollanda geliyor.
- Benim de.
- ...
- ...


I Hate It

Düşünmek yerine yaşamayı tercih etmeye çalışsam da şu sıralar, bu konuda pek başarılı olamıyorum. Burada anlatmayı tercih etmediğim şeyler günlerdir kafamdayken bugün gece gelen bir telefonla düşünmek ve hatta daha kötüsü bir karar vermek zorunda olduğum konulara bir yenisi eklendi.

Buraya gelirken gelecekle ilgili kafamda bir doğrultu belirlemiştim. Daha doğrusu belirlemiş gibiydim. Ancak bugün Emre arayıp da ürün müdürlüğü için kadro açıldı ve sen dört aday içerisinden en kuvvetlisi gibi duruyorsun deyince her şey alt üst oldu. Bir süre sonra insan kaynakları denen artifişıl intelicıns beni arayacak ve görüşmeye çağıracak. 3 hafta önce olsa koşa koşa gidecekken şu an bu haber beni sevindirmiyor bilakis canımı iyice sıkıyor. Hep böyle oluyor zaten, istediğim şeyler onları isterken değil, onlardan vazgeçmişken geliyor. Bilmiyorum ne yapacağımı. Seçeneklerimin artması kadar sinirimi bozan bir şey yok. Elimdekiyle mutlu olabiliyorken bana daha fazlası vaat edilince ne yapacağımı bilemiyorum.

Arayacaklarsa da bari iki hafta sonra arasınlar.