Pazar, Mayıs 31, 2009

Ben Bir Gün

Ben bir gün Beethoven’in “Ayışığı Sonatı”nı dinledim, güzellik geldi beni yanağımdan öptü. Bir gün “Fransız Teğmenin Kadını”nı okudum, hayran oldum. Bir gün “The Everlasting”i dinledim, gözüme bir şey kaçtı. Bir gün “Şarkı Söyleyen Balık”a baktım, saatler sürdü. Bir gün Alman Biraevi’nde üçe kadar oturdum, aşık oldum. Bir gün bisiklete binmeyi öğrendim, ertesi gün düştüm. Başka bir gün “Mills Mess”i yaptım, sevinçten havalara uçtum. Bir gün Kelebekler’den Faralya’ya çıktım, bana başarı sertifikası verdiler. Başka bir gün bir parça tiramisuyu paylaştım, tadı damağımda kaldı. Bir gün “Küçük Prens”in resimlerine baktım, göçmen kuşlara takılmak istedim. Bir gün saatlerce güldüm, başka bir gün ağladım. Bir gün sigaraya başladım, bırakmadım. Bir gün hoşlandığım kıza “Sevgilim ol.” dedim, oldu. Bir gün ayrıldım, her şeye kızdım. Bir gün mezun oldum, bana diploma verdiler. Bir gün iş bulamadım, yanlış yerde aradığımı fark ettim. Bir gün aptaldım, sonra aptallığım büyük bir parçam oldu. Başka bir gün komiktim, ömrü kısaydı. Bir gün birisine çok kızdım, sonra adını unuttum. Bir gün yanlış anlaşıldım, doğru anlaşılmak için anlattığım her şey daha da yanlış anlaşılmama yol açtı. Bir gün sustum, dayanamadım. Bir gün batırdım, başka gün çıkardım. Bir gün Hemingway’in bir hikayesini okudum, söylemediklerini anlatmanın gücünü gördüm. Bir gün “Bitmeyecek Öykü”yü aldım, hâlâ tek bir satırını okumadım. İki gün önce yan masayı çok güldürdüm, Allah da beni güldürdü ertesi gün. Dün gece ise... mutlu olmak istedim, o kadar.

Böyle işte Sevgili Günlük. Bu da benim 30 günlük hayatım.

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

Journal For Plague Lovers


Bundan iki sene önce Send Away The Tigers albümünü çıkarmıştı dünyanın en güzel insanlarından oluşan Manic Street Preachers grubu. 2007 Eylül'ünde ise Türkiye'ye geldiler ve onları sahnenin en önünden izleme şansına eriştim. Hayatımdaki en mutlu 5 andan biriydi belki. Belki diyorum çünkü en mutlu 3 andan biri de olabilir.

Manics hakkında önceden bir kaç şey yazmışım buraya. Hepsi kısa kısa şeyler. Bahsetmişim biraz laf arasında ya da. 1 Şubat 2007'de ise bir not almışım. Bugün dönüp baktığımda bu iki sene boyunca hayatımda bi ton şey değişmiş olsa da o zaman yazdığım şeyin hâlâ geçerli olması beni çok sevindiriyor.

Gregor Samsa kardeşinin çaldığı kemanı dinlerken kendi kendine "Eğer müzik beni bu kadar duygulandırıyorsa acaba hâlâ insan olabilir miyim?" ya da buna benzer bir şeyler düşünüyordu.

Trent Reznor hissedip hissetmediğini anlamak için kendine zarar veriyordu.

Rick Deckard'ın elektrikli bir koyun düşlemesi acaba onun bir android olmadığının bir işareti miydi?

Küçük Prens haklıydı sanırım, "Eğer birisi bir koyun düşlüyorsa bu onun varlığının kanıtıdır." derken.

Benim varlığımın ve hala hissedebildiğimin kanıtı Manics ve onun yerine geçtiği her şey.

Not: Manics'in 9. stüdyo albümü çıktı. Bütün sözler Richey'e ait. James sesi ve elektro gitarı, Nicky bas gitarı ve Sean da çok güzel çaldığı davuluyla bize ulaşıyorlar. Albümü dinlemedim henüz. Acelem yok.

Cuma, Mayıs 22, 2009

Pal Sokağında Yaşayan Kenardaki Milyonerlerin Değişim Zamanlarından Kalan Kimya Öyküleri Hakkında Bilmek İsteyip De Sormaya Cesaret Edemedikleriniz

Sera'dan bir mem geldi. Küçüklüğümüzde okuduğumuz ve bizi etkileyen kitaplardan bahsetmemizi istiyor. Hayatım boyunca okuduğum kitapların yüzde 80'lik kısmını 5. sınıfla Orta 2 arasında okuduklarım oluşturuyor. Yaklaşık 4 sene yapar. Ya o zamanlar çok kitap okuyordum okumayı yeni öğrenmiş olmanın verdiği hazla ya da sonraları kitap okumanın aslında çok da cool bir şey olmadığını fark edip snowboarding'e başladığım için okumayı bıraktım. Çok uzatmayayım zaten uzunca bir post olacağa benziyor zaten.

İlk kitabımız Pal Sokağı Çocukları. Macar yazar Frenc Molnar'ın 1906'da yazdığı ve bütün macarların çok sevdiği çocuk kitabını nereden bulduğumu hatırlamıyorum. (Bütün Macarlarda geçerli kredi kartım o benim.) Sanırım 5. sınıftaydım okuduğumda. Bütün salak çocuklar gibi ben de kitabın sonunda ağlamıştım. Bence çocuklara arkadaşlık sevgisi sağlamak isteyen yazarlar kitaplarının sonlarına böyle acıklı şeyler koymamalı. Bir kaç hafta kendime gelememiştim. Aynısını seneler sonra Leo Malet'nin "Kara Üçlemesi"ni okuduktan sonra yaşamıştım. (Kara Üçleme deyince dandik fantastik kitaplardan biriymiş gibi geliyor ancak onunla ilgisi yok. Ben bu kadar insanın içini delik deşik eden başka bir kitap okumadım, çok iyi ede - wait for it - biyat. (Pardon hala how i met your mother etkisindeyim.) Neyse, o kitabı okuduktan sonra eminim bütün çocuklar zatürrenin ne olduğunu ve terli terli su içmenin zararlarını, savaşmanın saçmalığını öğrendiler. Güçlü olmanın büyük sorumluluk getirdiğini Örümcek Adam'dan çok daha önce ben yukarıda heykellerini gördüğünüz çocuklardan öğrenmiştim.

İki numaralı kitabımız için hazırlık sınıfına atlıyoruz. "Neye hazırlanıyorsun?" geyiklerini aştığım o yaz Adana'ya gitmiştik ve oradaki evde 20-30 tane aynı yayınevinden, aynı ciltli kitaplar vardı. Bir tanesinin arkasında kitabın böceğe dönüşen bir adamın hikayesi olduğu yazıyordu. "İşte bu!" dedim ve kitabı okumaya başladım. Yalnız pek istediğim gibi gitmiyordu. Kahramanımız daha ilk cümlede böceğe dönüşmüştü. "Büyüyünce böyle kötü bir kitap yazmayacağım" dediğimi hatırlıyorum. Ben olsam o dönüşüm anını kitabın zirvesinde kullanırdım. Bir böceğe dönüşmenin insanın her gün başına gelen bir şey olduğunu sanmıyorum. Neyse, kitabın son iki üç sayfasına kadar bu kitapta bir zirvenin olabileceğine dair inancımı hiç kaybetmedim. Nasıl yani, koskaca yazar bir kitabın inişleri ve çıkışları olması gerektiğini nasıl olurdu da bilemezdi. (Bunu Dan Brown dahi biliyordu.) O kitabı nasıl utanmadan bastırabilirdi anlamamıştım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla zaten kendisi de ne kadar kötü bir kitap yazdığının farkında olduğu için yayınlanmasını istememiş. Yalnız işin enteresan tarafı adamın bütün iyi niyetine rağmen kitapları yayınlanmış üstelik edebiyat tarihinin en iyi yazarları listelerinde Shakespeare ve Dostoyevski'yle kapışabilecek tek kişi olmuş.

Bu kitabın küçüklüğümde pek bir etkisi yoktu da niye anlatıyorum o zaman? Çünkü kitabın en heyecanlı olan kısmı ilk cümlesiydi ve Almancasını dahi ezberlemiştim. O cümle üniversite hayatımda bir çok erken patlamamı engelleyip sinirlerimi kontrol etmemde yardımcı olmuştu. Gerçi sonra K.'nin - (roman kahramanı olan değil, arkadaşım K.) aynı durumda yangın söndürücü talimatnamesini içinden okuduğunu öğrenince bu alışkanlığımı bıraktım. Size tavsiyem önce Kafka'yla başlayın ondan sonra yangın söndürücüye geçersiniz. Böylece daha önceden olgunlaşıp - pre-mature sonra tam zamanında yangını söndürebilirsiniz, saygılar.

Üçüncü kitabımız benim mesleğimi seçen kitap oldu. 107 Kimya Öyküsü. Kimyanın böyle basit, havalı, yaşamın kendisi olduğuna dair saçma sapan düşünceler oluşturdu kafamda ve ben de başka hiçbir fikrim olmadan Kimya okudum. Oysa şimdiki aklım olsaydı kesin Galatasaray Üniversitesinde Felsefe okurdum. Hem felsefe hem Fransızca çok başarılı bir üçlü olabilirdik eminim. Keşke Sofi'nin Dünyası'nı alsaydım o gün. Gittik mal gibi 107 Kimya Öyküsü'nü aldık. İşin kötü tarafı "nerd" dahi olamadım başka hiçbir şey olamadığım gibi. Sakın o kitabı sevdiklerinize almayın. Benden söylemesi. "Bilim insanı olucam ben" filan derler sonra, onun yerine Smashing Pumkins'in Adore albümünü alın daha iyi. Ben bu kitabı okumadan alsaydım onu belki müzisyen olmak isterdim ama her şey çok geçti. (Bir daha düşündüm de 1998 yılı süper bir yıldı müzik açısından, gerçi seneler sonra 2004 gelip çok daha fazla ve çok daha iyi albümlerle onu tahtından edecekti. )




Dördüncü kitap bir senaryoydu. Woody Allen'ın "Seks Hakkında Bilmek İstedikleriniz *-ama sormaya asla cesaret edemedikleriniz" isimli filminin senaryosuydu. Orta 2'de sürekli Cağaloğlu'nda abimin arkadaşının dükkanında takılıyordum. Veysel Abi'nin kitabıydı ve onu istesem verirdi elbette bana ancak onu okuduğumu bilmesi dünyanın sonu gibi geldiği için katlanması çok daha kolay olan hırsızlık yolunu tercih etmiştim. Bunun için çok pişmanım ama bana çok şey kattığını söylemeliyim o kitabın. Afrodizyaklar işe yarar mı, Sodomi nedir, boşalma sırasında neler olur vs vs gibi bir ton şey öğrenmiştim. Gerçi bunların aslında senaryoda anlatıldığı gibi olmadığını ve bunun aslında bir mizah ürünü olduğunu ve bu bilgilerin bizi eğlendirmekten öteye başka bir anlam taşımadıklarını öğrenmem 13 senemi aldı. Bu arada hâlâ orada doğruluğunu kontrol edemediğim bir kaç nokta da kaldı. Mesela kitabın 3. bölümü "Kadınlar Neden Orgazma Ulaşmakta Zorluk Çekerler" still does not make any sense.


Beşinci ve son kitap David Bowie'yle tanışmamı sağlayan "Rock Dünyasında Kenardaki Milyonerler" kitabıydı. Çok sonraları kitabın yazarı Metin Solmaz bir matchmaking sitesi kurup paranın a.ına koyacaktı ama sitenin adını unuttum, hatırlayan varsa söylesin) Kitapta Bob Dylan, Frank Zappa, David Bowie, Lou Reed ve Grateful Dead vardı. Zappa çok artist gelmişti, Grateful Dead gruptu, Bob'un sesi çok kötüydü ve Lou Reed de iyi bir gitarist değildi. Ben de David Bowie'yi seçtim, olaya tersten yaklaştım ve ilk email adresimi divadeiwob diye aldım. Sonrası da iyilik güzellik zaten.

Şimdi tabi internet var ancak eskiden şarkı sözlerine ya da müzisyenlerin hayatlarına ancak böyle kitaplar veya dergiler aracılığıyla ulaşabiliyorduk. Arkadaşlar kendi aralarında kitapları değiştirir ve dergileri herkes okurdu. Ayrıca "karışık kaset" de yapardı herkes. Radyoda sevdiğimiz şarkı çıkınca onu kasete kaydeder şarkının ortasında radyonun cingılı çalınca küfrederdik. O yüzden bir ton şey atmış olmama hala bazı karışık kasetlerimi saklıyorum ama onları kimseye göstermiyorum. Bu da benim özelim olsun diyeceğim ama inanmayacaksınız çünkü içinde o zamanlar dinlemiş olmaktan utandığım bir çok şarkı var.

Havalar nasıl olursa olsun, en güzel mem sizin olsun.

Bu Elimde Gördüğünüz


BIC marka süper mükem - wait for it - mel kurşun kalemleri çok seviyorum. Göze çok hoş gelen yeşil rengi ( burnuma iyi gelecek hâli yok elbette ) kağıdın üstünde kayması, çok koyu olmayan ama aynı zamanda silik de olmayan karbon taneleri, hiç açılmamış haliyle 120 dereceye kadar esneyebilen yapısı ve last but not least 10 tanesi 3.75'lik fiyatıyla 2004 ve 2006 senelerinde Aachen Üniversitesinden fahri iktisat ve tasarım doktarası almış olan bu kurşun kalemler şimdiye kadar benim Montblanc'larım oldu ve ileride ne kadar çok param olursa olsun öyle kalacaklar. I love you BIC

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

Hacı Bozan, Bekaroğlu ve Mookie Blaylock



Önümüzdeki bir kaç yüzyıl içinde hacca gitmeyi düşünmüyorum. Ancak müslüman olsaydım da hacca gitmek için kriterlerim olurdu. Mesela eğer soyadım Bozan olsaydı kesinlikle ama kesinlikle hacca gitmezdim. Döndüğüm zaman ne diyeceklerdi bana? "Hacı Bozan?" Ne kadar kötü değil mi?



"O adam kim?" "Ya o bizim Bozan Abi?" "Bozan mı?" "Evet, hem de Hacı Bozan"

Hacıları bozmak gibi bir niyetim hiçbir zaman olmadı ve olmayacak, başka kişilerde de böyle bir izlenim bırakmayı da istezdim.

Soyadlardan konu açılmışken, soyadımın "Bekaroğlu" olmasını istemezdim hiç. (Not not that there's anything wrong with that) Bekaroğlu mu? Nasıl yani? Bekar birisinin oğlu olmak diğerlerinin gözünde pek iyi olmaz sanırım.



Eğer kendi adımı ve soyadımı seçebilecek olsaydım tercihim tartışmasız Mookie Blaylock olurdu. Ne kadar hoş geliyor kulağa değil, bence tam 10 numara bir soyad. Hatta bir müzik grubum olsaydı ve adı Mookie Blaylock olsaydı ancak sonra prodüktörler tarafından grubun adının değiştirilmesi konusunda baskılarına dayanamasaydım en azından ilk albümümüzün adı "On" ya da Türkçe bilmeyenleriniz için söylüyorum "Ten" olurdu. Hatta o zaman kendi adımı da Eddie diye değiştirir seneler sonra Into The Wild filminin müziklerini de bestelerdim.

How I Met Your Mother

Her ne kadar yeni nesil bu diziyi çok beğense de ben sanırım ilk defa muhafazakarlığımı koruyarak Coupling diyorum. Ama bu dediğim sizi yanıltmasın. How I Met Your Mother dizisi Coupling'le kapışabilecek ve mesela intikalarda atılmış bir golle yenilecek türden değil. Yakınından uzağından geçemez Steve, Susan, Patrick, Sally, Jane ve Jeff'ten oluşan dizinin.

Ama eğlenceli. Oyunculuk ve senaryo pek de iyi değil ama zaten Amerikalılar sağolsunlar Lost, 24 ve House M.D'yle ( Oh, gosh, Hugh Laurie was English - like couplings) bizi ekran başına topluyorlar. Ama malesef geçen hafta House ve Lost, bu haftada 24 bitti. Ben de boş durmadım ve yaz aylarına uygun HIMYM'ı izlemeye başladım.

Size biraz diziden bahsedeyim (başta kötüledim ki diziyi, fanatikleri yazının tamamını okuma zahmetine girmesinler diye.

Hikaye New York'ta genel olarak Ted ve Marshall isimli iki arkadaşın evinde ve sürekli takıldıkları MacLarens isimli barda geçiyor. Ted 28 yaşında, mimar, karşı cinsle yaşadığı hareketli hayattan sıkılmış artık sakin, mutlu, huzurlu bir hayat sürmek isteyen ve bunun yolunu rüyalarındaki kadını bulup onunla evlenerek gerçekleştirebileceğini düşünen bir gerizekâlıdır. Marshall ise hukuk okuyan (güzel başladık) ancak 9 senedir beraber olduğu kızla günde en az 3 defa sevişen bir çam yarmasıdır.

Ups, bu arada unuttum, hikayeyi bize Ted 2030 yılından bildiriyor. Çocuklarına anneleriyle nasıl tanıştıklarını anlatıyor hesapta ama 4. sezonunun sonuna geldiğini düşünürsek Ted'in ne kadar kötü bir anlatıcı olduğunu görebiliriz. Ben çok ilerlemedim ama sanmıyorum ki 3. veya 4. sezondan önce çocukların analarıyla tanışmış olsun. (Nolur yanlış çıkmayayım)

Neyse, kaldığımız yerden devam edeyim. Dizideki en renkli karakter ve büyük ihtimalle en sevilen karakter de oluyor kendisi, Barney Stinson, sürekli takım elbise giyen ve kızlarla arası çok iyi olan sarışın, zayıfça bir adam. Beni tanıyanlarınız yukarıdaki tasvire yüzde 50 oranında uyduğumu biliyorsunuzdur, biraz kilo verip saçlarımı da sarıya boyarsam ben de bir Barney Stinson olabilir.

Barney sürekli ilginç fikirlerle ve yaşanan durumlara yaptığı ilginç yorumlarla gönüllere yerleşmiş biri. Her ne kadar kendisi çok çapkın biri olsa da (Barney asla bir womanizer değil bu arada) kalbinin derinliklerinde Ted'den daha fazla "the one"ımı bulayım, onunla olayım hep diye çırpınışları var. (Vardır herhalde, yoksa da bunu böyle yaparlar, ohh cillop, hikayeye yeni bir boyut katar bu amerikan senaristleri)



Soldan sağa: Barney, Lily, Marshall, Robin ve Ted


Marshall'ın sevgilisi rolünde ise (Lily) American Pie'la büyüyen talihsiz nesilin FHM'de fotoğraflarını görünce "ohabukızbukadartaşmıymışa.q." dedikleri Alyson Hannigan oynuyor.

Bir de Robin denen bir dallama var. Batman'in kapatması olan değil bu. Ted'in "the one" olarak gördüğü tek özelliği güzel göğüsleri olan, iri yarı dandik haber sunucusu sevgilisi. Ondan pek bahsetmeye değmez. Sevmiyorum onu.

Yani özetlersek dizi:

1 adet evlenmek isteyen adam
1 adet evlenmek üzere olan adam
1 adet evlenmek üzere olan kadın
1 adet evlenmeyi aklının ucundan geçirmeyen çok zeki bir insanüstü yaratık
ve 1 adet hayattan ve erkeklerden ne istediğin bilmeyen gerizekalı kadından (ups i did it again, böyle söyleyince sanırım insanların en çok kendileriyle özdeşleştirdikleri karakter Robin oluyor sanırım) oluşuyor.

Dizinin 1/8'ini izlediğim için henüz diyebileceklerim bu kadar, keşke hepsini okuduktan sonra daha ayrıntılı ve güzel bir şeyler yazsaydım ama ne yapayım. Hepsini izlemem çok vakit alacak, beklemeye gerek yoktu.

Son olarak, dizi gelmiş 4. sezonuna sen şimdi yazıyorsun diyebilirsiniz. Hakikaten de ben bu diziyi niye 4 sene hiç izlemedim hiçbir fikrim yok. Bu internet çağında yapılacak daha önemli işlerim de yoktu. Arada kaynamış sanırım ya da belki başta Coupling konusunda dediklerim ciddiydi. Hiçbir dizi (Hangi tür olursa olsun) onunla kapışamaz. Lostmuş, 6 Feet Undermış, Ziyaretçilermiş, Kaygısızlarmış, Bizimkilermiş, Dallasmış, Küçük Evmiş... hepsi fasa fiso. Reklamın iyisi kötüsü de olmaz diye söylüyorum. Ben izliyorsam herkes izlesin, hatta herkes DVD'sini satın alsın.

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

Hekate, Macbeth ve Güven Yanılsaması

Hayatlarımızı mahvetmek konusunda yüzyıllardır durmadan çalışan ve çabalarından ötürü hiçbir zaman fazla mesai parası almayı aklının ucundan bile geçirmeyen sevgili Hekate biz ölümlüleri güven duygusuyla da kandırmayı başarıyor. Kendimden biliyorum diyeceğim ama kendim iyi bir referans değil. O yüzden bir Bay Watzlawick'e bağlanalım:


Peki Hekate ne yapar da Macbeth'in basiretini bağlar ve yaratılan vahşeti
onarmaya ve henüz kurtarılabilecek olanı kurtarmaya yönelmesini engeller? Gerçi
Hekate Gönül okşayan çağrıların insanı sürükleyebileceği en ürkütücü şeye, yani
Macbeth'i şansına inanmaya yöneltecek kadar ileri gitmez. Bunun yerine
cadılarına, onu güven duygusuyla yanıltma emrini verir:


Ölümü ve kaderi
horlamalı Macbeth,
Uğramasın merhamet ve korku yurduna;
Ve bildiğiniz
gibi sizin de,
Ezeli düşmanıdır ölümlülerin güven.



Cadılar ona kesin
güvende olduğunu bildirirler, iki durum dışında. Birincisi:

Kan dök, cesur ve kararlı ol;
aldırma kimsenin gücüne
Kadından doğmuş
hiç kimse
Macbeth'e zarar veremez;



İkincisi ise:

Macbeth hiç yenilmeyecek,
Büyük Birnam ormanı ona
başkaldırıp
Dunsinane tepesine yürümedikçe.



Bu iki durum da Macbeth'e olamaz gibi geldiğinden kendini güvende hisseder, artık asıl
kötülüğü yapmaya hazırdır. Aksiliğe bakın ki, ağaç dallarıyla kamufle olmuş
düşman ordusu bir orman misali, kalesi Dunsinane'a adım adım ilerlerken, doğum
meseleleriyle pek bilgili olmadığı anlaşılan Macbeth sezeryan doğumlu Macduff
tarafından öldürülür.
Paul Watzlawick - İyideki Kötü



Hayatımız boyunca emin olmak istiyoruz, sürpriz istemiyoruz, her şey "taken for granted" olsun istiyoruz. Güven duygusu, güvenlik hissi bize yardımcı oluyor. Aradığımız şey bu derken aslında güven'in kendisi kendi yok oluşumuza doğru bizi çaktırmadan ilerletiyor yukarıdaki örnekte Hekate ve cadılarının yaptığı gibi.

Hep derler, ne zaman güven duygusuyla yaşasam başıma hep kötü şeyler geldi, insanlar bunu hep kötüye kullandılar vs vs, bundan çok güzel Can Dündar yazısı veya Yılmaz Erdoğan şiiri olabilir ancak suçu o kadar da başkalarına atmamak gerekiyor bence eğer ortada bir suç varsa.

Filmlerde görürüz "Con Man"ler bazen öyle bir dolandırırlar ki insanı gidip polise şikayet edemezsin çünkü sen de suçlusundur, sen de parçasısındır işin. Uyanıklık yapmışsındır ama tutmamıştır. Biraz buna benziyor sanırım. Eğer ben size babam Ruanda'nın Uzay Araştırmaları başkanıydı öldürülmeden ve Ay'dan kriptonit getirdik süpermenlerin istila etme ihtimaline karşı, bu güvenlik silahına ortak olmak ister misin ufak bir ücret karşılığında desem herhalde bana inanmazsın, paranızı harcamazsınız. Siz zeki insanlarsınız. Ancak dışarıda (böyle saçma sapan unsound laflarla değil de ciddi olarak bu şekilde para kazanan insanlar var. Yani onlara para kazandıranlar var.

Kazanın doğurduğuna inanıyorsak, öldüğüne de inanmalıyız. Bizim başımıza da geldi bunlar. Ekonomik olmak zorunda değil. Duygusal olarak kendinizi güvende hissettiğiniz zamanlarda patır patır düşmediniz mi merdivenlerden hiç? "Sınava yeterince çalıştım, koyacam çocuu" dediğiniz zamanlarda hiç mi düşük not almadınız? En yakın arkadaşınız hiç mi arkanızdan iş çevirmedi? Karınız hiç mi sizi aldatmayı düşünmedi ya da aldatmadı? Kocanız hiç mi kazandığı parayı sizden gizli hiç mi kumar oynamadı? Hiç mi şaşırtmadı insanlar sizi?

Sizi hiç şaşırtan biri olmadı mı şu hayatta? Siz hiç mi şaşırmadınız kendinize?

Hiçbir zaman bir şeylere güven duymayı deli gibi istememek adına hepinize bol şans. I'm Walter Cronkite and that's the way it is 05/18/2008

Pazar, Mayıs 17, 2009

Nice Guys Finish Last

1998'de ortasondaydım. Artık değilim. 11 sene geçmiş. 11 senede ne kadar çok şey yaptım, zaten herkes 11 senede çok şey yapar bana özgü bir şey değil. İşte 11 sene önce bu zamanlar zengin arkadaşlarımın "discman"inde (yaa eskiden discman vardı, walkman vardı, sony tahtını apple'a kaptırmamıştı) Green Day'le tanıştım 15 yaşımda.

Küçükken insanın daha hafif olduğu kesin. Kundera gibi düşünmüyorum ben, hafiflik iyi bir şey. Hafif olmak "Nimrod" albümünü dinlerken insanın daha yükseğe doğru zıplamasını ve Tré Cool'un davuluna daha kolay uyum sağlamasını sağlıyor.

Punk'a punkçı dediğimiz naif zamanlardan kalan bu albümü tekrar tekrar dinlemek her bekar ve asosyal insanın hayatına şiirin ve romanın kattığı kadar renk katıyor.


Cuma, Mayıs 15, 2009

Görücü Usulü Evlilik ve Seçim Özgürlüğü


Aydınonat Hocamız sağolsun TED’i hayatımıza soktu, kaç gecedir uyuyamıyor, bi video daha izleyeyim yatacağım diyorum kendime ama bir türlü olmuyor. Fena bir bağımlılık “remarkable people”dan “unmissable talk”ları dinlemek.

Bahsedeceğim konuşma ise Barry Schwartz’ın “Paradox Of Choice”su. Bay Schwartz bize modern batılı hayatındaki seçimlerin aslında bizi özgür ve mutlu kılmaktan çok öte olduklarını ve bunun batı mahsülü bir dogma olduğunu anlatıyor. Konuşmaya şu adresten ulaşabilirsiniz: (bkz: Barry Schwartz – on The Paradox of Choice) Temel olarak Mr. Schwartz seçim özgürlüğünün bizi özgür kılmasından daha çok paralize ettiğini ve bunun bizi mutlu etmektense tatminsiz olmamıza yol açtığını söylüyor.

Ben burada anlatılan konuyu “görücü usulü evlilik”e uyarlayıp üzerinden geçmek istiyorum.
Sütten ağzı yanıp yoğurdu üfleyerek yiyen modern batı insanında görülen “abi en iyisi görücü usulü evlenmek” diyen insanların aslında haklı olduklarını düşünüyorum. Neden mi?

Öncelikle görücü usulü evlilikte “seçim” sorunu yok. Peki bu bize ne avantajlar sağlıyor?

Birinci madde olarak aday sayısı ne kadar fazlaysa seçim yapmak bir o kadar zorlaşıyor ve bu insanı karar verme konusunda oldukça sıkıntıya sokuyor. Bir nevi felç geçiriyorsunuz. Bir çok seçenek var diye hangi birini seçeceğinizi bilemiyorsunuz ve mevcut durumunuzda kalıyorsunuz. (Her topal satıcının kör bir alıcısı olduğunu düşünürsek evlenmek isteyip de evlenemeyen kişilerin yeterince güzel, yeterince yakışıklı ya da yeterince zengin olmadığını söyleyemeyiz değil mi? Aile kurmak için bunların hiçbiri gerekmiyor aslında. (Milyarlarca örnek bulabilirsiniz bakarsanız)

İkinci olarak bu kadar aday arasından birini seçtiğinizi ve onunla evlediğinizi düşünün. İktisatçıların “opportinity cost” dedikleri “fırsat maliyeti” ne olacak? “Seçmediğiniz” insanlardaki “istediğiniz” özellikler “seçtiğiniz” insandaki “olmayan” özelliklerden daha baskın çıkacaklar. Eski nişanlınız her ne kadar boktan biri olsa da her akşam eve gelirken bir çiçek alıyorsa, kocanız da her ne kadar çok iyi biri olsa da eve gelirken çiçek almıyorsa malesef bu sizi tatminsiz yapacak.

Üçüncü olarak beklentilerin yükselmesi. Bir şekilde hayatınızın insanına denk geldiniz, sonra o gene bir şekilde hayatınızdan çıktı – sizin yüzünüzden veya değil fark etmez. Bundan sonraki ilişkilerinizde daha önceden olmayan beklentileriniz olacak ve malesef bunlar çok yüksek beklentiler olabilir. Mesela yüzbinaylarca kötü sevişen sevgilileriniz oldu (normal, herkes iyi sevişecek diye bir şey yok) Sizin için önemli olmayan bu kıstas iyi sevişen birine denk geldikten sonra malesef çok önemli olacak ve hayatınız boyunca yaşadığınız gerçek sevişmelerinizin yalan olduğunu düşünüp “porno filmlerdeki” gibi sevişme beklentiniz olacak. Ayrıca düşük beklentiler hayal kırıklıklarını azalttığı için de mutluluğa giden yollardan biri unutmadan. Oysa ne güzel değil mi ilk kadınınız veya ilk erkeğiniz sizin hayatınızı sürdüreceğiniz insan olsa.

Dördüncü ve son olarak işler kötü gitti diyelim. Görücü usulü evlendiyseniz kimi suçlayacaksınız? Sizi evlendirenleri. Ama kendiniz eşinizle severek, sevişerek evlendiyseniz işler kötü gidince önce onu ama daha sonrasında malesef kendinizi suçlayacaksınız “ulan gittim on binlerce bana sultan/padişah muamelesi yapan kişi varken bunu seçtim” diyeceksiniz kendinize. Emin olun bir insanın kendini suçlaması kadar vahim bir durum azdır. En azından eşinizle birlikte “ya biz böyle insanlarız, bizi birbirimize uygun gördüler ama değilmişiz aslında, bunun için çok çaba göstermemiz gerekiyor” diyebilirsiniz.

İşin kötüsü bu dediklerimi okuyorsanız artık malesef görücü usulü evlenip mutluluğa erişme şansınızı yitirdiniz. Zira eğer annenize babanıza “beni tanımadığım biriyle evlendirin” derseniz gene bir seçim yapmış oluyorsunuz. Eğer bu seçimi yapma hakkınız varsa bence bunu sonuna kadar kullanıp “en” uygun kişiyi bulmaya bakın. Diğer türlü kendinize çok büyük ayıp edersiniz.

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

Ig Nobel Ödülleri ve Başka Bir Kaç Şey

Bilim insanları sorular sorup onlara yanıtlar bulmayı ve açıklamalar yapmayı severler. İşleri budur diyebiliriz hatta. Diğer insanlardan ayıran kısmı bu sürecin “bilimsel” yöntemlere uygun şekilde yapmaları. Soru dışarıdan komik gelebilir ya da aslında aradığınız şeyin başka bir alandaki modellemesiyle görmek, incelemek istenmiş olabilir.

The Annals of Improbable Research isimli “bilimsel-mizah” dergisi “Ig Nobel” ödülleri veriyor bilim dünyasına. Temel olarak birisinin Ig Nobel (ing. ignoble, kelime oyunu yapıyor keratalar) kazanması için yaptığı bilimsel araştırmasının “önce güldürmesi, sonra düşündürmesi” gerekiyor. Ne kadar büyük bir kahkaha atarsanız başta, o araştırmanın Ig Nobel kazanma şansı o kadar fazla oluyor.
http://improbable.com/ig/winners/ adresinden ödül kazanmış insanları okuyabilir, referansları görüp çok isterseniz onlara dahi ulaşabilirsiniz. Ancak you wouldn’t do that, would you? O yüzden ben bazılarını rastgele seçtim ve siz üşengeç veya üşengeç olmayan ama benden daha az İngilizce bilen blog okuyucuları için Türkçeleştirdim.

2008

Beslenme: Massimiliano Zampini, patates cipsinin sesini elektronik olarak modifiye ederek onu çiğneyen kişinin patatesi daha çıtır ve taze olduğunu sanmasını sağladığı için,
Biyoloji: Marie-Christine Cadiergues, Christel Joubert ve Michel Franc, köpeklerin üzerinde yaşayan pirelerin köpeklerin üzerinde yaşamayan pirelere göre daha fazla zıpladıklarını buldukları için,
Tıp: Dan Ariely, Rebecca L. Waber, Baba Shiv ve Ziv Carmon, pahalı ve sahte ilacın ucuz ve sahte ilaçtan daha etkili olduğunu gösterdikleri için,
Ekonomi: Geoffrey Miller, Joshua Tybur ve Brent Jordan, Profesyonel kucak dansçılarının (lap-dancers) yumurtlama zamanı daha çok bahşiş aldıklarını keşfettiği için,

2007

Tıp: Brian Witcombe ve Dan Meyer, "Kılıç Yutmak ve Yan Etkileri" isimli insanı delen geçen makaleleri için,
Fizik: L. Mahadevan ve Enrique Cerda Villablanca, kağıtların nasıl kırıştıkları üzerine yaptıkları çalışmalar için,
Dilbilim: Juan Manuel Toro, Josep B. Trobalon ve Nuria Sebastion-Galles, sıçanların bazen geriye doğru Japonca konuşan kişiyle, geriye doğru Hollandaca konuşan kişiler arasındaki farkı anlamadıklarını gösterdikleri için,
Barış: The Air Force Wright Lab, “Gay Bombası” isimli kimyasal silah üzerine yaptıkları araştırma geliştirme çalışmaları için, – (düşman askerlerin birbirlerine karşı engel olamayacakları cinsel duygular geliştirmesine yol açan bir silah!)
Ekonomi: Kua Cheng Hsieh, 2001 yılında banka soyguncularının üzerlerine bir ağ atarak onları kıskıvrak yakalayacak bir alet geliştirip patentini aldığı için,
Havacılık: Patricia V. Agostino, Santiago A. Plano ve Diego A. Golombek, Viagranın hemstırlarda jetlag etkisini azalttığını keşfettikleri için,

2006

Kuşbilim: Ivan R. Schwab, ağaçkakanların neden başağrısı çekmediklerini bulup açıkladığı için,
Akustik: D. Lynn Halpern, Randolph Blake ve James Hillenbrand, tırnakları tahtaya sürerek çıkan sesin insanları neden rahatsız ettiğini bulmak için yaptıkları deneyler için,
Matematik: Nic Svenson ve Piers Barnes, bir grubun içinde kimsenin gözleri kapalı çıkmadan bir fotoğraf çekebilmek için yaklaşık kaç çekim yapılması gerektiğini hesapladıkları için,

Ig Nobel ödülüne layık bulunmuşlar.



Sol tarafta gördüğünüz kızlar (soldan sağa govermentium - unobtainium - administratium ) ise üst üste 5 defa aday olmayı “Altın Kızlar’’ın aslında kendileri olduklarını laboratuar ortamında kanıtlayarak başardılar ancak ödül komitesi verilecek ödülün kızların bu mutlu tablosunu bozma riskini her sağduyulu komite gibi göze alamıyor.

Ig Nobel ödülleri ilk çıktığı zaman gerçekte olmayan üç kişiye de ödül vermişler. Bunlardan biri bir kimyager olarak benim taptığım Administratium elementini ( bütün evrendeki en ağır element) bulan Thomas Kyle isimli uydurma bilim insanı. Administratium -administration ve elementlerin sonuna eklenen –ium ekiyle üretilmiş bir supuuff.



Sağda Homer’ın kafasında yazan “Your Ad Here” hem reklam amaçlı olup hem de “Administratium elementinin ne kadar büyük olduğunu göstermekte. Bu metni çevirmeye çalışmıyorum çünkü hakkını vermek için vakit harcamak gerekiyor. Bilenler bilmeyenlere sorsun diyeceğim ancak if you dont speak english by the way, all that is f.cking funny demekten alıkoyamıyorum kendimi.

Investigators at a major research institution have recently discovered the heaviest element known to science. This startling new discovery has been tentatively named Administratium (Ad).This new element has no protons or electrons, thus having an atomic number of 0. It does, however, have 1 neutron, 125 assistant neutrons, 75 vice neutrons, and 111 assistant vice neutrons, giving it an atomic mass of 312. These 312 particles
are held together by a force called morons, which are surrounded by vast quantities of lepton-like particles called peons. Since it has no electrons, Administratium is inert. However, it an be detected as it impedes every reaction with which it comes into contact. According to the discoverers, a minute amount of Administratium causes one reaction to take over four days to complete when it would normally take less than a second.
Administratium has a normal half-life of approximately three years; it does not decay but instead undergoes a reorganization in which a portion of the assistant neutrons, vice neutrons, and assistant vice neutrons exchange places. In fact, an Administratium sample's mass will actually increase over time, since with each reorganization some of the morons inevitably become neutrons, forming new isodopes. This characteristic of moron promotion leads some scientists to speculate that Administratium is formed whenever morons reach a certain quantity in concentration. This hypothetical quantity is referred to as the "Critical Morass." You will know it when you see it.

Hazır yeri gelmişken Fallout 3'te iki üç günde bir, evinizdeki yardımcı robotunuz size bilimsel fıkralar anlatıyor isterseniz. Bir kaç tanesini de yazayım elim değmişken. Misal,
Photons have mass? I didn't even know they were Catholic.
Two atoms were sitting at a bar... One says "I think I just lost an electron." The other asks "Are you sure?" To which the first one replies "I'm positive."
ve benim favorim
A neutron walks into a bar and says, "How much for a drink?" The bartender responds, "For you, no charge!"


Unutmadan, if you're not part of the solution, you're part of the
precipitate ;)

333

H.K.
18 Temmuz 1916

Hiçbir sorunun çözümü yoktur. Gordion düğümünü kimse çözemez: Yapımıza göre ya vazgeçeriz bu işten ya keseriz gider. Zihinsel sorunları duyarlığımızı kullanarak bir çırpıda çözeriz, çünkü düşünmekten bıkmışızdır, sonuçlar çıkarmaktan korkmaktayızdır, belki saçma bir şekilde bir desteğe ihtiyaç duymaktayızdır veya bizi başkalarına ve hayata iten çoğunluğa karışma içgüdüsünün etkisine kapılmışızdır.

Bir sorunun bütün bileşenleri asla bilemeyeceğimiz için, çözüm yolunu da asla bulamayız.

Fernando Pessoa

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

Bölük Pörçük Yazılar IX

Glasvegas'ın Stabbed şarkısı ne kadar güzel. Beethoven'ın 14 numaralı piyano sonatı çalıyor. Üzerine ağır bir iskoç aksanıyla abi bir şeyler söylüyor. Sözleri çok anlamlı değil. Ben anlamıyorum belki de. Şu sıralar hiçbir şeyi anlamıyorum. Akılcılaytisis rahatsızlığından muzdarip bir yaşamın omuzlardaki ağırlığı iç basıncımla dengelenemiyor.

I'm gonna get stabbed


Eşşek kadar adam görünümünde olmayı sevmiyorum. Başkaları öyle görüyor. Oysa hâlâ içimde büyümeyi istemeyen bazı kısımlar var. O kısımları kesip atmak istedim son iki sene içerisinde. Elimden geleni ardıma koymadım. Kendimi yok saydım. Ortada var olanı görmek istemedim. Kabullenmekten kaçındım. 2-3 sene önce yazdıklarıma bakıyorum ve o zaman şu an olduğumdan çok daha "olmak istediğim gibi" biriymişim.

I had my choice

Ancak neler oldu? Zincirleme reaksiyonun başlangıcı neresi? Hayalini kurduğum hayatın aslında bana uygun olmaması mı acaba? Hayalini kurduğum hayatta hayallerimin hiçbirini kapsamaması mıydı acaba en büyük hatam?

I took my choice

İçinde ne edebiyat ne de bilim olan bir hayatta ben ne yapabilirim ki? Aynaya baktığım zaman gördüğüm insana uyum sağlayamacağımı nasıl da hiç düşünmedim. Hâlâ da düşünmüyorum sanırım. Nasıl olur da böyle büyük bir hezimete uğradım. Büyük ihtimalle "her şeyi" yapabileceğimi düşündüğüm için... En azından kiralık katil olmadım. Sonuçta herkesin içinde her şeyden bir kaç parça var. Niye en uyumsuz olanları seçiyorum ki?

But now I find myself running for my life.

Bir şeyler yapmam lazım ki ellerimin arasında kayıp gitmesin. Sahip olduğum tek şey.

Run rabbit run.

Glasvegas - Glasvegas (2008) - Stabbed

Kendimi

çok avuttum. Başkalarından çok daha şanslı olduğum yerler var dedim kendime. Avuta avuta avucumda hiçbir şey kalmadı. Lerden haklıydı kimseyi (en başta kendimi) uçuramayacağım konusunda. Resmen acınacak durumdayım daha doğrusu hep öyleydim sanırım.

S.ktirolup gitmek istiyorum ama onun için bile yeterinde cesaretim kalmadı.

Salı, Mayıs 05, 2009

The Sims 3


Upuzun zamandır beklediğimiz The Sims 3 haziran ayında geliyor. Hazirana kadar iş bulamazsam sanırım pek aramayacağım ondan sonrasında. Gerçek hayatta çıkıp dolaşmak varken vaktimi simülasyon dünyasında geçirip 1 ve 0'larla arkadaş olup, kariyerime iyi bir Sim, aileme iyi bir Sim ve en önemlisi "loading" derdi olmayacak yeni haritama iyi bir Sim olarak katılacağım.


Yaşasın sanal hayat. Gerçeği acı verirken bu yaşama sevinci aşılıyor!

Corp(s)oration

... Çok deneyimli, bu alanda bilgi sahibidir ve tek kaygısı, gerçeğe dikkatle
bakanlara şirketin esas amaçlarını gözden kaçırma imkanı tanımayan şu ünlü
ekonomik gerçeklik ve somutluktur. Mükemmeliyet ve kalitenin olası tüm
biçimlerine eksiksiz ve gerçek bir duyarlılık gösterir. Cesur ve mücadeleci
olduğu kadar, değişik ve deneyim artırıcı görevlere de düşkündür... Başkanların,
müdürlerin, insan kaynakları yöneticilerinin, hatta insan kaynaklarını
geliştirme -şirketin, genel çıkarlarına ne denli önem verdiğini gösteren bir
terim- yöneticilerinin bile gözlerini kamaştıracak bir dil. Çünkü bilinen tüm
âlemlerin en gerçekçisi olma iddiasında olan şirketler âlemi, aynı zamanda boş
kelimelerin ve bilgin baykuş misali beylik sözlerin de en fazlarını ister.
Eksiksiz kaliteden, mükemmeliyetten, sıfır hatadan, kesintisiz gelişmeden, daimi
iyileştirmeden bahseder: En ünlü felsefecileri ve fizikçileri kıskançlıktan
çatlatacak saltlıkta kavramlar...


François Vigouroux - Bizi neden terk ettin sayın başkan?
Ayrıntı Yayınları

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

3 More Questions

- Zor çalışma şartlarını kaldırabileceğinizi düşünüyor musunuz?
- Mınabilekorum.
- Efendim
- Mnskym, sıçtık gene.

- Kendi hayatınıza 10 üstünden kaç puan verirsiniz?
- Artistik olarak 10 veririm, teknik anlamda hiç düşünmedim.
- Böyle konuşursanız işe alınma şansınızı düşüreceğinizin farkında mısınız?
- Almazsan alma lan skk.

- İngilizce biliyorsunuz?
- Sondaki soru işaretini anlamadım gerçi ama yes i do.
- Güzel o zaman birazdan diyeceğim şeyi de anlayacaksınız: Bugger off
- Is it something like fuck off?
- Security! Get this man down, immediately.


Cumartesi, Mayıs 02, 2009

Sigara İçmek Ses Tellerine Zarar Verir!

Dün takside artistik yapmadım ve öne oturup herkes gibi taksiciyle muhabbet ettim. Sevgili taksicimiz sigara içmek istedi. İzin almanın en kolay yolu karşındakine de teklif etmek olduğu için 2 aydan bu yana bana sigara uzatan ilk kişi olarak kişisel tarihimde önemli bir yere oturdu. Ben reddettim elbette. "İçmiyorum bir süredir ve içmeye de niyetim yok" dedim. Sonra sigaranın zararlarından konuştuk bir süre. Kalp krizi, akciğer kanseri, solunum sorunları, sarı dişler, ağızdaki kötü tad, sararan eller vs vs. Bütün bunlarda taksicinin tepkisi "amaannn boşver be ağbi" iken birden konu evrendeki varoluş amacımıza geldi. Utana çekine "Ya ben çok hovardalığa çıkıyorum da..." "Galiba içmemek çok etkliyormuş, doğru mu?" diye sordu. "Yok abi, kandırıyorlar bi değişiklik olmuyor" diyerek karma kaybedebilirdim ya da "İnanılmaz!" diyerek karma kazanabilirdim. Ben ikincisini seçtim ve taksici hayatında ilk defa sigarayı bırakmayı düşündü. Keşke sigara içmesine izin verseydim de sigarasını söndürseydi güzel bir görüntü olurdu.

Sigaranın cinsel performansı etkilemesi belki de tek iyi tarafı çünkü sırf bu yüzden sigarayı bırakıyor insanlar. Elbette size "göğsüm ağrıyordu", "işte kalp krizi riski" veya "çok pahalı abi o yüzden bıraktım" diyecekler. Ama siz içinizden "bırak bu götünü yiyim ayağını" diyecek ve kıs kıs güleceksiniz.

Kimse "daha güzel çakabilmek için bıraktım" demez( ya da daha kötüsü "kaldırmak için"). Bunu diyecekse de "daha güzel çakabilmek için bırakmıştım" diye daha sonra söyleyebilir.

Ayrıca yapılan bir araştırma gösteriyor ki sigara içen erkekler viagra veya cialis kullanıcısı olmaya daha yatkınlarmış. (Not: Aynı araştırma kısa boylu muhasebecilerin de devasa penislere sahip olduğunu ortaya koyuyor.)

Bu arada daviD' bowiE söylüyor: Wir sind Helden, für immer und immer

Cuma, Mayıs 01, 2009

Ayaküstü

Yeni masaüstü resmim ve ben ( o resim değil fotoğraf diyen varsa bu blogu okumak yerine herhangi bir sözlük okuyabilir) çok mutluyuz. Allah mutluluğumuzu artırsın.


Running, jumping, climbing trees, putting on make-up when you're up there, that's where it is.


İslami Bankalar İçin Alternatif Slogan

Faizin yasaklandığı bir dinde banka kurmak oldukça alengirli, dolambaçlı yollardan geçiyor. Faiz demiyorlar da kâr payı filan diyorlar ama sanırım böyle "aya-koyun-ları" ile yukarıyı kandırmak pek mümkün olmasa gerek.

Her ne ise beni pek alakadar etmiyor ama bugün yolda kuveyttürk müdür nedir öyle bi bankanın ilanlarına bakarken gına geldi ve aklımda şöyle bir slogan oluştu:

We are not interested in your money. Our INTEREST is your trust.

yerseniz tabi, yemezseniz bir şey yok her zaman olduğu gibi.

Not: Bir daha düşündüm de bir banka için gerçekten kötü bir slogan olmasının yanı sıra oldukça da anlamsız oldu. Neyse, sağlık olsun artık naabalım.