Çarşamba, Ocak 21, 2009

Çok Büyük

... bir terslik olmazsa bu son gecem 3üncü Zırhlı Tugay'da. Sabaha kadar belki uyumam, ne de olsa uyuyacak çok vaktim olacak. Uykum'a kavuşacağım. Dünyanın bütün uykusu bende toplanacak.

1 Şubat'a kadar askerliğim devam edecek ama ben Çerkezköy'de olmayacağım. Yedi gün boyunca içtima klasöründe "TMİ" kısmında yazacaklar adımı. Terhis Mahiyetinde İzin. TMİ kulağa çok güzel geliyor. Teemeeeiiii.

Askerlik insana çok şey katar diyorlar. Öyledir, doğrudur. Ne olduğunu bilmiyorum ben. Bilmem de gerekmiyor sanırım. Benden ne istenirse yaptım.

Geçmiyor denen vakit geçiyor. Bundan sonra da vaktin aynı şekilde yavaş geçmesini istiyorum.

Allah 325'lerin yardımcısı olsun demek isterdim ama bu pek içten olmazdı. Bu nöbet işinde nöbeti bıraktığın nöbetçiyi düşünmen saçma. O kişi kendisinden sonra gelen kişiyi beklesin :)

Askerlik de bittiğine göre bu sayfada bir kaç büyük değişiklik yapmanın vakti geldi. Azzzzz sonra

Salı, Ocak 20, 2009

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Gümüş Madalya - 2

The Beatles - All You Need Is Love

Küçükken

Bir keresinde abimden gofret almak için para istemiştim o da bana gofreti alıp ne yapacağımı sordu. Yiyeceğim elbette dedim ama o bana yedikten sonra ne olacak diye sordu. Sözün kısası o güzelim gofreti tuvalete bırakacağımı anladım. O yüzden yememe gerek yoktu, onun da para vermesine. İşin komik yanı ben kesinlikle ikna olmuştum talebimin saçma olduğu konusunda.

Başka bir keresinde de annem bana kızıyordu benim haklı olduğum bir konuda. Ben de cevap veriyordum, ben de bağırmaya başlamıştım. Sonra eve abim geldi ve onun konuya müdahale edeceğinden emindim. Annemin anlamadığını belki o anlar diye. Ancak o bana kızdı. Bağırıyorum diye. Ne dediğimin bir önemi yoktu. Haklı olmak değildi önemli olan, anneme bağırdığım için ne olursa olsun haksız konuma düşmüştüm. Bir kez daha ikna olmuştum.

Eski bir televizyonumuz vardı. En yakın uzaktan kumanda oturduğumuz semtin sınırları dışındaydı ve bu görevi doğal olarak evin en küçük çocuğu olarak ben üstlenmiştim. Yalnız arada televizyon gidiyordu ve onu kendine getirmek gerekiyordu. Bir türk filminde bayılan kızı tokat atarak kendine getirmişti adamın biri. Ben de televizyona tokat atıyordum ve kendine geliyordu. Babamla izlediğimiz bir vakit televizyon gene gitti ben de babama bulduğum dahiyane fikri göstermek istedim. Gidip vurdum bir kaç defa ama televizyon kendine gelmedi. Babam da bana daha sert vurmam gerektiğini böyle vurursam televizyonu kıramayacağımı söyledi. İkinci kısmı anlamadım ama daha sert vurmaya başladım. Ancak televizyon kendine geldikten sonra babamın neyi kastettiğini anladım. Sonrası sessizlik, televizyona hiç vurmadım bir daha.

Okulu kırardım sürekli. Annem babama bizim oğlan okula gitmiyor derdi. Babam inanmazdı. Sonra bir gün eve kağıt geldi bilmemkaç gün devamsızlığım var diye. Babam en ufak bir şey söylemedi. Ben de hiç okulu kırmadım sonrasında.

Haftada bir, cumartesileri kasaba gider kıyma, kuşbaşı alırdım. Sonra her hafta aldığım çeşit sayısı düşmeye başladı. Artık haftada bir kıyma veya kuşbaşı alıyorduk. Ondan sonra aldığımız miktarlar da azaldı. Bir gün annem bana kasaba gidip beş yüz gram kıyma almamı söylediği vakit çok şaşırdım. Kasaptan beş yüz gram kıyma alınmazdı çünkü. Ben gidip kasabın yüzüne nasıl bakacaktım? Bir kilo bile olmayan eti nasıl satın alacaktım? Hiç yemeyelim daha iyiydi. Çok utanmıştım. Utancımdan gitmedim kasaba. Annem gitti sonrasında.

Secde eder gibi ders çalışırdım. Önce çalışırdım sonra kitap okurdum. Televizyon izledikten sonra da yatardım.

Bir gün evde Henry Miller'ın Oğlak Dönencesi kitabını bulmuştum. Sansürün iyi bir şey olduğunu böylece okumak istediğimiz kitapların en önemli kısımlarını kitabın başında derli toplu bir şekilde bulabileceğimizi sanmıştım.

Okula gitmeden okumayı yazmayı öğrenmiştim. O zaman abim bana bir kitabını vermişti sesli okuyayım diye. Kitabın içinde "Tanrı" kelimesi geçiyordu. Allah'a Tanrı demişlerdi. Oraya gelince boğazım düğümlenmişti. Nasıl olur da ben o kelimeyi okurum? Neden durduğumu merak ettiler doğal olarak. Okursam ölecekmişim gibi geliyordu. Bir şey olmayacağı konusunda ısrar ettiler. Ama ben ağlayarak kaçtım.

Kağıt 20.000 lira çıktığı vakit dünyanın sonu geldi diye çok korkmuştum. O kadar çok korkmuştum ki hayatımda ilk ve son defa dolabın içine saklanmıştım. Babam dünyanın sonunun gelmediğini bunun sadece para olduğunu ve hayatta her şeyin para olmadığını anlatmıştı beni dolabın içinden çıkarmak için.

9 yaşındayken en büyük amacım Temel İçgüdü'yü izlemekti. Olmadı. Hâlâ da izlemedim. Her şeyin bir yaşı var ve ben onu izleme yaşını kaçırmıştım.

Du bist nicht allein - mit deiner Einsamkeit

Eğer paylaştığınız en büyük şey sevginiz, hiç paylaşmadığınız tek şey de yalnızlığınızsa alın size dünyanın en güzel 10 kimya formülünden biri.

Bir Kısa Film

Bir erkek iki kadın. Erkek zeki, kadınlar güzel. Birisinin doğumgünü. Pasta gelir. Erkek kadınlara "Bir pastayı 3 kesişte 8 parçaya nasıl ayırırsınız?" diye sorar. Kadınlar "Ne gereği var? Sen kes yiyelim işte" der. Film biter.

Pazar, Ocak 18, 2009

Bronz Madalya - 3

WHAM - WAKE ME UP BEFORE YOU GO GO

Cıstak

Radikal'de Perihan Mağden'in, hatta Hasan Celal Güzel'in yazmasını anlayabiliyorum. ( Zor oluyor ama olsun ) ancak Eray Aytimur olmuyor. Kusacağım.

-

Dawkins'in başını çektiği ateistler Londra'daki otobüsleri "there's probably no god now stop worrying and enjoy your life" sloganlarıyla donattılar. 20 farklı gazeteden konuyu okumuş olmama rağmen adam gibi bir tek yazı vardı ve enteresandır ki ( belki de değildir ) Zaman'da yazıyordu. Ne olup bittiğini, ateistlerin ne istediğini, niye böyle bir şey yaptıklarını, neyi düşündüklerini anlatan bir yazı vardı. Hatta yazının içinde Theodosius Dobzhansky'nin "nothing in biology makes sense except in the light of evolution" sözü bile geçiyordu. ( Dawkins'in sane ve insane "muhabbeti" de vardı ancak Türkçe olarak geçtiği için kelime oyunu pek belli olmuyordu

-

Posta gazetesinin hastasıyım. Bulmaca, Haydar Dümen ve Fenerbahçe sayesinde Türkiye'nin en çok satan gazetesi olmayı başarıyor. Büyük başarı

-

Berliner hem berlinli hem de lokma (donat var ya belki öyle anlarsınız) demek. Hatta Kennedy'nin "Ich bin ein Berliner" dediği yönünde rivayetler de var. Neyse, ayrıca Berliner bir gazete formatı. Le Monde bu formatla çıkıyor. Bence süper, Fransızca bilmediğim halde gidip "Jö vödre un lö mond" deyip resimlerine bakarım. Okuma şevkini artırıyor. Acaba ne zaman ve hangi gazete "Le Monde" boyutlarıyla çıkacak ve gazeteyi rahat rahat okuyacağız?

-

Çorum enteresan bir ilimiz. 3. sayfaların takipçisi olarak en kötü haberlerin büyük çoğunluğunun oradan geldiğini söyleyebilirim. "Senin yaptığını Çorumlular yapmaz" lafı var bir de.

-

Haşmet Babaoğlu çoook uzun zaman önceden yazdığı gibi güzel yazmaya başlamış tekrardan. Kendisini en son Ian Brown konserinde görmüştüm. Yanındaki kızı beğenmemiştim. "Kesin bu kız yüzünden kötü yazıyor" demiştim. Sanırım aradığı gerçek aşkı bulmuş Haşmetçiğim. Yazdıklarına yansıyor.


-

Cezmi Ersöz diye bir ismi duymayalı en azından 5 sene olmuştu. Geçen gün bizden biri onun zükündürük kitaplarından birini okuyordu. Samimiyetsizliğin en üst seviyesindeki Ersöz'ü okudukça onu seven insanlara karşı acımayla karışık bir küçümseme duygusu kaplıyor ve bu beni günaha yaklaştırıyor. O yüzden lütfen beni günaha yaklaştırmayın Ersöz'ü okuyorum ve çok seviyorum diye.

-

Eskiden ne kadar çok Ahmet Kaya dinlerdik. Devrimci arabesk diye bir şey çıkarmıştı. "Bağlama böyle de çalınır" diye konser vermişti Ruhi Su'nun ona seneler önce dediği "Bağlama böyle çalınmaz" lafına karşılık. Sonra gitti. Şimdi tekrardan geliyor gibi.

-

Ahmet Kaya'nın, Jim Morrison'ın ve Oscar Wilde'ın mezarları ( Üçü de Paris'te) bir üçgen oluşturuyor demişti biri. Nasıl yani? Doğrusal değiller, onu mu demek istiyorsun? cevabını alınca afallamıştı.

-

Bundan bin sene sonra 19. yy'dan geriye kalacak en garanti şey sanırım Oscar Wilde.

-

Gizliajans'ı bitirdim. Bu sefer Tatlı Rüyalar'da olduğu gibi onlarca insana zorla aldırmayacağım.

-

Perşembe günü Doğu'ya doğru gideceğim. Çok heyecanlanoorum.

-

Van'ın kahvaltıları çok meşhurmuş Güzel'im.

Pazartesi, Ocak 12, 2009

Koyun Gül Tilki

Bir koyun, bir gül ve bir tilki.

Biri varlığı, biri sevgiyi biri de eşsizliği anlatsın. Hatta her biri bu üçünü anlatsın.

"Yattığım yerden ayağa fırladım. Beynimden vurulmuş gibiydim. Gözlerimi açıp açıp kapadım. Çevreme baktım. Küçücük, olağandışı biri ciddi bakışlarla beni süzüyordu."

Kar amacı gütmeyen bir kuruluşta, oldukça karlı ve soğuk bir ortamda geçen borcumun ödemesi bitti bitecek. Sadece 9 tane daha benim için olmayan güneş doğacak. 10. güneş ise kocaman doğacak.

Bugün torun-tombalak geliyor. Devir teslim için az zaman kaldı. Zamanın sahip olduğum en önemli şeylerden biri olduğundan ötürü onu ardımda bırakmak için kimilerine az da gelse büyük bir şey kaybettim. Kayıp zamanın peşinden koşacak halim ve lüksüm yok. Önümde değişecek ne bir yıl var ne de bir ay. Sadece günler.

Bugün tam 5 ay olmuş. 5 ay önce geldim ilk defa buraya.

Ç. bir liman, ben bir gemi
Bir daha yanaşırsam sevsinler beni

diyecek kadar sevdim.

Bu hafta uzun zamandan sonra tekrar kitap okuma fırsatı buldum. Levinas'tan bir alıntı da yapacaktım ama sevgili defterimi unutmuşum. Belki de artık sevgili defterim moleskine değil de bir muji'dir. Sebep odur.

Buralardan bana kalacak tek insan M. olsa gerek. Acemilikte hep yanyanayken Usta Birliği'nde ben en şanslılardan biri olurken o en şanssızlardan biriydi. Belki Mülkiyeli arkadaşım beni affeder ve bence dünyanın en kötü şehri (bangkok'tan veya nassau'dan bile kötü) Ankara'ya gitmek için bir sebebim olur.

Her şeye rağmen o kadar da kötü olmayabiliyor bazen. Üstümden geçen binlerce(!) sığırcık ve kanat çırpışlarının o alçak sesi mesela. O da Brüksel'in en güzel adı gibi bir ötücü kuş.

Bu hafta başka bir gün çarşı şansım olmayacak. Planlanan sadece geri sayım var. O şarkıları sakın dinlemeyin yoksa 7 gün içinde ölürsünüz - elbette creative zen 16 gb'den dinlemiyorsanız.

09

The Day We Caught The Train - Ocean Color Scene

T for Democracy

"The best argument against democracy is a five-minute conversation with the average voter."

diyor Sör Winston Churchill, her ne kadar ben kendimi Sör Aleks Förgısın ya da Sör Eltın Con'a daha yakın hissetsemse de benim demokrasiye karşı olan kararsız tavrımı daha da kararsızlaştırması açısından takdirlerimi kazanıyor. Oysa Çörçil de pek farklı sayılmaz. "Demokrasi yönetim şekillerinin en kötüsüdür dediler, elbette diğer denenmiş şekilleri saymazsak." diyor eşzamanlı olarak.

Günde 10 tane gazete okuyorum. Hayatım boyunca hiç bu kadar gazete okumadım ve okumayacağım. Hiç bu kadar gereksiz bilgi bombardımanına tutulmadım. Fikirlerim pek değişmedi. Radikal ve Zaman'ı saymazsak diğerlerine gazete demeye utanıyorum. ( Eğer başka gazeteler var diyorsanız kesin benim okuyabildiğim 10 gazete arasında değildir)

Devlet içinde bi ton karmaşık ve gizli örgüt(!)lenme varmış. Ne güzel. Oysa eskiden bilmemkaçıncı Louis'nin de dediği gibi Devlet bir kişiymiş.

En çok merak ettiğim insanlar sosyeteyi oluşturanlar. Kim onlar? Niye ben görmüyorum onları. Sanırım eylül ayıydı. Ferit'in kayığıyla boğazda keyif yapmıştık. Boğaz dibinde kimler oturuyor, o evlerde, yalılarda? Çocuklar vardı, güneşlenenler, top oynayan. Kim onlar?

Bundan 70 sene önce birileri Avrupa'nın içinde bulunduğu kaos(!)'a bir çözüm bulmak amacıyla yola çıktı. Ne kadar güzel değil mi. Elbette yalan söylediler. Kitlesel deliliklerine bir kılıf sadece. Enteresan bir tarafı da yok, sadece getirmeye çalıştıkları şeyin kaosun kendisinin olması dışında.

Pol Pot gözlüklüleri, okuma-yazma bilenleri öldürürken de elbette Kamboçya halkını düşünüyordu.

Eğer elimde olsaydı kendimi öyle bir yere koyardım ki hiçbir eylem yapmama gerek kalmasın. Şu an hiçbir eylem yapmıyorum ama yapmama gerek var.

Eğer bir şekilde insanların toplam mutluluğunun en fazla olması için bir "yönetenler" sınıfına ihtiyaç varsa bunun "sokaktaki seçmen" (average voter) olmayacağı kesin. Bir de Aysun Kayacı'ya kızıyorlar. Ben kızmıyorum. Ben oy kullanmadım. Ben en çok oy alan kişinin beni yönetmesini kabul etmiyorum. Kabul etmiyorum da ne oluyor, elbette değişen bir şey olmuyor. Ancak bu da en azından verilen bir oy kadar değer taşımalı. Benjamin ( Benjamin Linus değil elbette, Franklin olan. 100 Doların üstündeki amca) şöyle diyor zaten: "Democracy is two wolves and a lamb voting on what to have for lunch. Liberty is a well-armed lamb contesting the vote!"

Çok saçma bir yazı oldu. Yapacak bir şey yok. Neye inanacağını bilemiyor insan. Motor aynı, kaporta farklı sadece. Mutluluk Partisi açılsa oyumu ona veririm kesin. Arabam hızlı gitmese de, internetim yavaş olsa da, oturduğum ev küçük olsa, yüzlerce kıyafetim olmasa da olur. Ne yapmamız lazım acaba uğruna savaştığımız şeylerin yok olması için?

Perşembe, Ocak 08, 2009

13

Blixa Bargeld & Tim Isfort Orchestra - Unschuld

Ne Kadar

Ne kadar çok kitap okuyor insanlar, ne kadar çok yazar seviyorlar. Oysa ben Fransız Teğmenin Kadını'nı okuyorum hep. Bir çok kitaptan haberdarken.

Ne kadar çok müzik dinliyorlar, ne kadar çok müzik topluluğunu veya şarkıcısını seviyorlar. Oysa ben bi tek Neubauten dinliyor, Manics seviyorum. Bir çok şarkıdan haberdarken.

Ne kadar çok film izliyorlar. Ben bi Das Boot'u izlerim. Bir de Collateral bazen. Bir çok film adı bilmeme rağmen.

Ne kadar çok geziyorlar dolaşıyorlar. Ben bi Gent'i severim. Brüksel hayalleri kuruyorum o kadar.

Ne kadar çok hobisi var insanların. Ben bi Rubik Küpü yapabiliyorum 4x4, bi de rubensteins's revenge hareketini üç top jugglingde. O kadar.

Bunların dışında da bir şey yok. Sahip olduğum sevgi dışında.

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Pazar, Ocak 04, 2009

17

Further Away - Manic Street Preachers

H.K.

Meltem'den H.K.'yı aldım izindeyken. Bana hediye etti. Bazı günler rastgele bir sayfayı açıyorum ve en sevdiğim şairin düzyazılarını okuyorum rastgele. Rastgele okuyorum ama o kitabı okurken hep eski bir dostu hatırlıyorum. Bana canım kadar yakın biri. Gerçi Mayıs'tan bu yana aramız pek iyi değil onunla. Oldukça değişti kendisi. Artık başka bir gözle bakıyor dünyaya.

Portekizli şairin bin dokuz yüz otuzlarda yazdıkları artık ondan çok uzak ancak onun bin dokuz yüz on dörtte, bir haziran akşamı yazdığı şiir ise bana benden daha yakın.