Perşembe, Kasım 27, 2008

CCLXI

Kendimize yarattığımız başka evrenlerde olabildiğince farklı kişiliklere bürünme hakkı insan hakları evrensel beyannamesinde de belirtildiği gibi değiştirilemez hatta değiştirilmesi teklif edilemez maddeler arasındadır.

Genellikle bu durum olumsuz olur. İki ya da daha fazla paralelliği kaldıramaz ve evrenler birbirlerine müdahale etmeye başlarlar. Ancak olumlu yanları elbette vardır, niye kendimizi sınırlayalım ki, üste bir kat atalım, ileride kiraya veririz, zaten artık almanyadanoğlumgelecek lafıyla kiracı çıkarabiliyormuşum biz birleşik emlak zenginleri.

Mesela burası uydurma bir yer. Ben uydurdum her şeyini. Yalnız ben burayı bıraktığım zaman dönebileceğim güzel bir yer var(dı) o yüzden burada istediğim gibi at koşturabilirim. Evrenimi kendim şekillendirebilirim, şizofreni filan geçmesin kimsenin aklından, başkası olduğumu ya da olmadığım biri olduğumu düşünmüyorum.

Geçenlerde fark ettim ki -satır aralarını okurken- en çok kendimi ele verdiğim yazılar bu son 100 gün içinde olanlar. Sebebi çok basit. Oturumu kapat dedikten sonra döndüğüm yer kendimden en çok uzaklaştığım yer. Orada kendim olamadığım için ne yapıyoruz? Hemen universeshiftingshield'leri açıp burada kendi evrenimizi yeniden düzenliyoruz.

Çok açıklayıcı olduğumu hissediyor, gözlerinizden öpüyorum

Evren.

Pazartesi, Kasım 24, 2008

O. Y. W. O. IV

İki insan ne zaman sevgili olur?

a - El ele tutuşunca
b - Öpüşünce
c - Sevişince
d - Tatile gidince
e - Sinemaya gidince

Cumartesi, Kasım 22, 2008

Dünyanın Kendi Etrafında Döndüğünün İlk Kanıtı

Bir kadını arıyordum, tanıdığım bir kadını; yoğun bir ilişkimiz olmuştu onunla, arasını neden soğuttuğumu anlamıyordum; suç benimdi, onu artık aramaz olmuştum. Bunca zamanın geçip gitmesine nasıl izin verdiğimi aklım almıyordu. Onu arıyordum, daha doğrusu onları çünkü bir kadın değil birçok kadın kadın vardı, tümünü de aynı nedenle yitirmiştim; ihmalim yüzünden.

...


"Beyler," dedi, "gidip şu kulübeyi ölçmenizi rica ediyorum. Tezgahın uzunluğunun 149 santimetre olduğunu göreceksiniz, yani Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığın yüz milyarda biri. Kulübenin arka tarafının yüksekliğini pencerenin yüksekliğine bölerseniz: 176/56= 3,14 çıkar. Ön tarafın yüksekliği 19 desimetredir; bu da Yunan aydönümü yıllarının sayısına eşittir. İki ön köşenin yüksekliği ile iki arka köşenin yüksekliğinin toplamı ise: (190 x 2) + (176 x 2) = 732'dir; bu da Poitiers zaferinin tarihidir. Tezgahın kalınlığı 3,10 santimetre, pencere kornişinin genişliği ise 8,8 santimetredir. Tam sayıların yerine onlara denk düşen alfabe harflerini ( 3 yerine C, 8 yerine H) koyarsak C10H8'i elde ederiz. Bu da naftalinin formülüdür.



Foucault Sarkacı - U. Eco.

Perşembe, Kasım 20, 2008

Benim Neyim Eksik - O Kal-vinoysa In Vino Veritas

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Evren
Nöbet Yerinin Dışında
Kuleden Aşağı Sarkarken
Rüzgardan ve Soğuktan Korkmadan
Devriyenin Geldiği Aşağıya Bakıp
Birbirini Takip Eden Nöbetçilerin Sırasında
Birbiriyle Selamlaşan Onbaşılar Ağında
Ay Işığında Aydınlanan Çamurlu Yolların Üstünde
Boş Bir Garajın Çevresinde
Oracıkta Tezkeresini Bekleyen Çavuş Hangisi?

...diye, askerliği bitirme sabırsızlığı içinde sorarsa

Pazartesi, Kasım 17, 2008

Oral Yapacaktım Written Oldu III

Mayıs ayında, N. şehrinde, perdeleri olmayan bir evde soyunduktan sonra, uykuya dalmadan önce aşağıdaki soru aklıma gelmişti. Hâlâ yanıtını bilmiyorum.


Aşağıdaki oyunlardan hangisi tek kişiliktir?

a- şk
b-eraberlik
c-efa
d-elilik
e-psi

Eşcinsel - Siyah - Dişi

Bu seneye kadar bütün ABD başkanları Erkek - Hetero - Beyaz şeytan üçgeninden doğmuştu. Bar(r)ack (Kışla diye okumak hoşuma gidiyor, neden acaba?) Obama bu üçgenin bir ayağı kırdı. İleride Dişi ve Eşcinsel ABD başkanlarını da görürüz belki.

Aslında böyle kademeli bir değişiklik iyi değil bence. Mesela - toprağı bol olsun - Mabel Hampton ABD başkanı olsaydı aynı anda hem dişi, hem siyah hem de eşcinsel başkanı olacaktı. Neyse, elalemin derdi niye beni geriyorsa artık.

Cuma, Kasım 14, 2008

İzleyici

Blogger yeni bir imkan çıkarmış. "Ben bu blogun okuyucusuyum" deme şansı vermiş. Acaba kaç gün içinde "Nooollluuuurr beni de takip ettiğin bloglar listesine ekle" nidaları duyulacak çok merak ediyorum. Bence yakın zaman. Belki de çoktan başlamıştır. Önceden link muhabbeti olurdu. Sonra millet link vermek istemeyip de vermek "zorunda" kaldığı insanları başka yollarla aştılar. (google reader vs sağolsun - paylaşılan öğeler cart curt) Peki bunu nasıl aşacaklar acaba? Nasıl bir silahlanma yarışıdır bu anlamıyorum. (Sanki diğer silahlanma yarışlarını anlamlandırabiliyorum ya) Bi kaç ay böyle devam etsin elbet geçici bir çözüm bulunur.

Not1: Bu arada benim link verdiğim insanlar, lütfen en yakın zamanda siz de link verin. Ayıboluyor. Boşuna mı verdik onları, başkaları da sizi okusun diye değil, sizden gelecekler beni okusun diye, aaa

Not2: Benim takipçi sayım 1 gözüküyor şimdi. Olmadı cık cık. Noolur beni takip edin yoksa çocuğunuz olmaz. Benim olursa da keserim valla.

Not3: Kesmek deyince aklıma geldi. Bilmem kaçıncı Osmanlı Padişahı "Hünkar'ım nereye sefere gidiyoruz?" sorusuna "Nereye gideceğimizi sakalım bilse onu keserim" demiş. İyi demiş. Bence Kanuni'dir bu. Selim olsa bıyığını keserdi.

Not4: Bu arada Sibel Alaş'ın Adam'ı çalıyor. Orda fanfinifinfon yapıyorlar.

Not5: Mutfakta biri mi var?

Pazartesi, Kasım 10, 2008

Oral Yapacaktım Written Oldu II

Hayat tutmasına karşı neler kullanılabilir? Midem bulanıyor da tekrardan.

a- Uzun ve uzaklara bir seyahat
b- Sevişmek
c- Alışveriş
d- Alkol
e- İhanet

İlk soru ve ona gelen yorumlar için (bkz: Oral Yapacaktım Written Oldu )

Benim cevabım ise mahallenin delisiyle tamamen aynı. Paradoks mu? Değil tabi ki. O benimle hep konuşabilsin, ben de onunla hep susabileyim. Zor mu? Zor. Ondan sonra ne var? Tabi ki iyilik güzellik.

Pazartesi

Pazartesi hepimizin malumu haftanın ilk günü. Aynı zamanda ilk çalışma günü. Okurken de çalışırken de, askerliğin ilk 70 gününde de Pazartesilerden nefret etmiş bir insan olarak ( sevgi ve nefret arasındaki ince çizgiden ötürü demek isterdim aslında ama değil ) 3-4 haftadır Pazartesilerini seviyorum. Bunun sebebi ise benim için mesainin olmayışı. Bence insanlar haftanın ilk günü çalışmasınlar. Bir de Cumartesi çalışmayalım ki Cuma gecelerini doya doya yaşayalım. ( Cumartesi bekleyebilir, en azından bi 67 gün kadar )


"Pazartesi günlerini seviyorum çünkü iş yok" diyebilirim. Ancak durum öyle değil. Kendimi o kadar hapsedilmiş hissediyorum ki bunu bozacak tek illüzyonun yazmak olduğunu biliyorum. Elbette yazamıyorum diğer günler. Sadece bir kaç cümlecik, alıntı. Pazartesileri ise kusabiliyorum kocaman. Çıkardığım sesleri bu çok sevdiğim arayüze kaydetmek de hoşuma gidiyor açıkçası. Word'e yazı yazamayanlardanım. Excel'de bile daha rahat hissediyorum kendimi.

O kadar çok sorum var ki dönünce yanıtlanmayı bekleyen, soruları soran kişi ben olmama rağmen bu korkutuyor beni. Neyse ki şimdilik pek kimse sormuyor "Dönünce ne yapacaksın?" diye. Sormasınlar zaten. Cevabını bilmiyorum. Şimdi onları düşünmenin sırası mı değil mi diye düşünüyorum soruların kendisinden çok.

Sorduğum soruların "doğru" sorular yani teorik olarak "doğru olarak cevaplandırılabilecek" sorular olduğunu düşünsem bile bunları ne kadar doğru yanıtlayabilirim bilmiyorum.

Oysa Phil 131 notlarından hatırladığım kadarıyla 0 -> 1 ve 0 -> 0 her zaman 1 sonucunu verir. O yüzden ben ne kadar yanlış sorular sorup onları yanlış premiss'ler seçip yanıtlarsam vardığım sonuç ne olursa olsun doğru olacaktır. Böylece kendime yeni bir evren kurabilirim. Ne kaddar süpper, ne kaddar şayane değil mi?

What Else Is There? - Røyksopp
The World is Full of Crashing Bores - Morrissey
Prologue To History - Manic Street Preachers
Moving On - Nick Cave & Warren Ellis
Depeche Mode - Somebody
ve
Meret Becker - Bobinke

şarkılarına bu postta geçen emekleri için teşekkür ederim. (Powered by last.fm )

19 Kişi Aramıştım

20 Nisan'da googlereader'ın bana "lan biliyon mu bu bloga kayıtlı 19 kullanıcı var" demişti. Yuh demiştim ben de. Bugün baktım ki bu sayı 40 olmuş. Bu oldukça sevindirici tabi. Üstüne üstlük sevgili Gregor Samsa'nın blogunun sadece ve sadece 88 kayıtlı okuru olduğunu düşünürsek beni bu üstün başarımdan dolayı kutlamanız gerekiyor.

Casaubon Ama Lia*

Bugün 10 Kasım olduğu için tören vardı. Törenden sonra apar topar hemen üstümü değiştirdim ve bana acele etmemi söyleyen arkadaşlarımın aklına uyarak hiç adetim olmadığı halde her zaman yavaş süren hazırlanma evremi kısalttım. Sonuç felaket: Defterimi unuttum. Umarım yastığımın altında unutmuşumdur, yatağın üstünde bırakmamışımdır. Kimsenin okumasını istemem ondaki çoğu sayfayı. Bazı sayfaların herkes tarafından okumasını isterim ama. Mesela Lorenza Pellegrini hakkında diyeceklerimi tamamlayacak alıntılar orada kaldı. Belki bu bir işarettir. Lorenza'yı yazmamam gerekiyordur. Foucault Sarkacı gibi koskocaman bir kitaptan daha başka şeyler anlatmak çok mümkün.

Lorenza, Jacopo'nun (yoksa Jacobo muydu?) sevgilisi. Aslında sevgilisi mi bilemiyorum. Bunu Jacopo da bilmiyor sanırım. Lorenza'nın ise pek umrunda olduğunu sanmıyorum. (Lorenza büyük ihtimalle Jacopo'yu sevgilisi olarak görüyordur ancak demek istediğim sadece bunu Lorenza'nın umursamıyor "gözüktüğü."

Jacopo, Lorenza'yı kafasında oturttuğu imgeden bir türlü kurtaramıyor. Lorenza'nın kendisi ve Jacopo'nun kafasındaki Lorenza imgesinin belirsizliğinden ötürü herkes mutsuz. Lorenza mutsuz çünkü Jacopo'yu sevmesine rağmen o kendi yolunda, kendi hayatını yaşamak istiyor sanırım. Jacopo da mutsuz çünkü o da şunun farkında: Lorenza'yı tanımıyor. Onu tanımadan seviyor. Onu tanımaktan da korkuyor çünkü eğer onu tanırsa bu sefer sevmeyebilir. Her ne kadar romanda Jacopo'nun Lorenza'ya karşı duyduğu en büyük duygu kıskançlık gibi gözükse de bu birazcık işin kolayına kaçmak.

O kadar dramatikleştirmeyeyim tabi. Bunlar roman kahramanları. Şimdi tam Belbo'ya yakışan şekilde bir şey yapayım ve romanda Belbo ve Pellegrini imgelerini kendi hayatımdaki benzerleriyle okuyayım. ( Sanki hiç yapmıyormuşum gibi oldu bu, oysa roman kahramanları bu işe çok yarar )

Fuko Sarkacını üniversitede 2-3 gibi okumuştum ( ilk üç sene karışıktı, sonra 4. sene 2. sınıftan başladım ben) O zaman okuduğum zaman kendimi Aglie'den nefret eden, Lorenza'yı seven Belbo gibi hissetmiştim. Belbo'yu çok, Eco'yu hiç anlamadığımı düşünüyordum. Ah, diyordum kendi kendime, Belbo'yum ben, Lorenza'yı çok seviyorum ama Aglie gibi biri olmak istiyorum. Aglie'nin kim ya da ne olduğu önemli değil. Lorenza'nın beklediği ve istediği özgür hayatı ona sunabilecek biri diyelim. Bunun için çabaladım uzunca bir zaman. Bunu başardıktan bir sene sonra kadar ise ne Lorenza vardı, ne Belbo ne de Aglie. Olsun, güzeldi ama. İstediğim yolda ilerliyordum, yavaş yavaş.

Oysa şimdi, yani bir çok sene sonra, ben ne Lorenza'yı seviyorum, ne Belbo'yum ne de Aglie'yim.

Ben Lia'yı seven Casaubon'um.

*italionoturkoturkoitaliyano

Pazartesi, Kasım 03, 2008

CCXVI

Haftada bir gün iznim var -akşam 6'ya kadar. Eminim yapılabilecek çok şey vardır. Ama ben daha kıçımı kaldırıp çok tavsiye edilen menemenciyi bulamayacak kadar ataletin kollarına attım kendimi. Biraz hareketlendirir beni diye Tatu bile dinliyorum şu an. Ama ellerimi görmeyen biri ekrana mal mal bakıp hiçbir şey yapmayan biri sanabilir. İnsan bu kadar mı bezer her şeyden? Yazarken kendimi rahat hissediyorum sanırım. Bi ton şey düşünüyorum 6 gün, Pazartesi bunlardan bahsederim diyorum kendi kendime. Büyük bir yalan tabi bu. Düşünüp düşünüp yazmıyorum. Aslında onları not etsem keşke. Moleskine'm günden güne doluyor gerçi ama içinde bana ait kelimeler olmadan çoğunlukla. "He don't play for respect" diyor Sting şimdi mesela. "The sacred geometry of chance" geliyor devamında. Şans hakikaten en büyük yardımcım. Geçenlerde az daha g.tüme giriyordu gerçi. Üzülmezdim gerçi, hep benim tarafımda olacak değil ya. Bu arada yazıya ara verdim ve Deryikciğimle biraz dedikodu yaptık. Arada iyi geliyor. İnsan sanki "başkaları" umrundaymış gibi davranıyor. Brand New Day şarkısında mızıkayı Stevie Wonder çalıyor biliyorsunuz? Ben çok hayret etmiştim mesela. Şafak demiş cart curt, ben nelerle uğraşıyorum. Aslında mantıklı da düşünüyorum. Mesela Ocak sonuna doğru geçen sene gitmekten vazgeçtiğim ve rotamı tam tersine çevirdiğim Küba'ya uzansam mı şöyle diye düşünüyorum. Param yok ama para dediğin nedir ki, bulunur. Önemli olan yalnız gitmemek. Bakalım, işler planlandığı şekilde ilerliyor mu. Gerçi yapılan bir araştırma gerçekleşen ve yapılan planların oranının sıfır olduğunu söylüyor.

Neyse, Küba'ya bir ki, plan mı hayal, hayal mi plan, plan mı gerçek, gerçek mi plan bilemiyorum. Ama orası olmak istediğim bir yer Ocak sonunda.

CCCXV

Ey sevgili blog okuyucuları,

Hayatı boyunca bir çok farklı ortamda olup bir çok farklı hayatı yaşamayan insan yoktur herhalde. Ben de fiziksel koşullardan ötürü değişik "psikolonjik" durumu yaşamış olmama rağmen bu durumların tek ve kocaman bir ortak paydası olduğunu, bu sebepten ötürü de hayatımın toplamını ortak bir paranteze alıp içerideki ayrıntıları incelemiş olmakla birlikte en sonunda onları çarpacağım sabitin çok büyük oluşu karşısında afalladığımı söylemeliyim.

Ben sürekli sıkılıyorum. Ne kadar mutlu olsam da sıkılıyorum. Deliler gibi ağlarken, gözyaşlarımı tutamazken bile sıkılabiliyorum. Hele ki sıkıldığımı fark ettikçe gitgide sıkıldığım şey içinde bulunduğum durumdan çok kendime doğru yöneliyor. Böyle olunca, insan kendisinden bile çok sıkılınca başkalarından sıkılmak çocuk oyuncağı. Okumaktan sıkılıyordum, juggling yapmaktan sıkılıyordum, civilization bile oynamak istemiyor, dışarı çıkmıyor, telefonlara "sıkılacağım" diye bakmıyordum bile. Sevgililer konusunda ise pek bir şey diyemiyorum. Sorumluluk, bağlılık, aşk, sevgi, merak, ütopik düşünceler vs bir nebze sıkılmayı engelleyen şeyler sanırım. Ancak elbette çok fazla sıkıldığım insanlar da oldu.

Yalnız şu zamanlar en rahat olduğum zamanlar. Ben zaten sıkılıyor olduğum için ve (işten de, Adana'dan da) buranın en uygun şekilde sıkıldığım ve sıkılmamı kimsenin yadırgamadığı bir yer olması sebebiyle bozuk saatin iki kere doğru göstermesini de hatırlayarak düşeş attığımı söyleyebiliriz.

Tabi bu durum da canımı sıkmıyor değil. Hadi ilk ay acemiydik, ikinci ay bölükte "yardırışa geçtik" üçüncü ay da görevlendirme çıktı. 10 gün sonra görevlendirmenin 1 ayı dolacak ve ben gene sıkılmaya başlayacağım. 60 gün kala bana "mevsim normallerinin üzerinde sıkılmaktan" 45 + 15 hava değişimi verirler mi acaba?

Freudenabteilung*


Sevgili last.fm'in sağ altta gözüken "recently played" eklentisi gösterdi ki 89 gün önce sürekli Love Will Tear Us Apart'ı dinliyormuşum. Ian'la son iki senedir hiçbir ortak noktamız yoktu. Her insan gibi ben de yakınlık kurmak istiyorum sevdiğim birisiyle. O yüzden şimdi onun gözlerine baktığım zaman aynaya baktığım zaman gördüğüm ve dün annemin de tüm itirazlarıma rağmen vurguladığı yorgunluğu hissediyorum.
*Almanların isim tamlamalarını neden tek kelime olarak yazdıklarını 14 senedir anlayamadım büyük ihtimalle 46 sene sonra anlayacağım. Freude (joy - zevk) Abteilung (division - bölük) Daha çok bilgi için hiç okumadığım "House of Dolls" kitabı okunabilir sanırım. Zira topluluk ismini bu kitapta anlatılan Freudenabteilung'dan alıyor.

Oral Yapacaktım Written Oldu

Soru 1: İki kapıdan birisinde hayatınız boyunca konuşabileceğiniz, diğerinde ise hayatınız boyunca susabileceğiniz biri varsa hangisini seçersiniz?

Soru 2 : Hangi kapının arkasında olmayı tercih edersiniz?

Yanıtlarını merak ediyorum. Yani yanıtlarsanız sevinirim. O kadar okuyorsunuz değil mi? Bunu hak ediyorum bence. Yeri gelmişken aranızdan birini ( o kendisini biliyor) kınıyorum. Hem link veriyor kendi sayfasından - kendi konuklarını yönlendiriyor hem de gizliyor blogunu. Belki porno blogu var onun değil mi? İnsan bence o sayfayı en azından bir kere de olsa görebilmeli. Hadi tanımıyoruz okuyorsunuz ama tanımıyoruz link veriyorsunuz, gizliyorsunuz kendinizi, bu ayıp. Ayrıca bu kauntır fena bi şey, o olmasa varlığını bilemeyecek ve daha rahat olacaktım. Neyse, soru da önemli, cevap da. Haydi aslansınız kaplansını.

Aureliano - ( Aureliano'dan)

Albay Aureliano Buendia, otuz iki silahlı ayaklanma düzenledi, hepsinde de yenildi. On yedi ayrı kadından on yedi erkek çocuğu oldu ve en büyükleri otuz beşine gelmeden, bir gecede on yedisi de öldürüldü. Kendisi on dört suikast girişiminden, yetmiş üç pusudan ve bir idam mangasının elinden sağ çıktı. Koca bir beygirin nallarını dikecek güçte strikninli kahve içip yine postu kurtardı. Cumhurbaşkanının verdiği liyakat nişanını kabul etmedi. Devrimci güçlerin başkomutanlığına yükseldi, ünü bir sınırdan ötekine bütün ülkeyi tuttu, hükümetin en çok korktuğu kişi oldu ve hiçbir zaman resminin çekilmesine izin vermedi. Savaştan sonra kendisine ömür boyu bağlanılmak istenen aylığı kabul etmedi ve yaşlılık günlerinde bile ekmeğini Maconda'daki işliğinde yaptığı gümüş balıklarla kazandı. Her çarpışmada adamlarının önünde savaşa atıldığı halde, aldığı tek yara yine kendi eliyle oldu. Yirmi yılı bulan iç savaşa son veren Neerlandia Antlaşması'nı imzaladıktan sonra kendini göğsünden vurdu ama kurşun can alıcı hiçbir organına değmeden yağdan kıl çeker gibi sıyrılıp sırtından çıktı. Bütün bunlardan arta kalan tek şey, Maconda'da kendi adını taşıyan bir sokak oldu. Ne var ki, yaşlanıp eceliyle ölmezden bir kaç yıl önce, kendisinin de söylediği gibi, General Victorio Medina'nın güçlerine katılmak için yirmi bir arkadaşıyla birlikte yola çıktığı şafak vakti, bunların hiçbirini bilmiyordu.



Y.Y. - G.G.Marquez