Pazartesi, Ekim 27, 2008

Site İçerik Takibi

255 karakterden sınırsıza fırlattım. Kendimi şaşırtıyorum. Tabi bu sadece blogger için olan yasak kalkana kadar geçerli. Ondan sonra tekrar 255 karakter. Niye diye sormayın, emir verilir yapılır. So simple.

Neyse ya, 255 karakteri kaldırdım demek için de blog yazılmaz ki arkadaşım. Bugün aşağıdaki yazıdan da tahmin edebileceğiniz üzere

[ kendime referans vermeye başlamam hiç hayra alamet değil, hegel mi sanıyorum kendimi ne ayol, bildiğin çavuşş oysa ]

81 günüm kaldı 159 kuponu tamamlayıp tezkere almama. Dün 82. il yani Gent'teydim. 83 ise last.fm'de oturduğum Burkina Faso Fisoydu. Şu an ise Düzce ilindeyiz. Aranızda Düzceliler varsa bana çay ve/ya sigara ısmarlasınlar. Tebrik kartı da gönderebilirler. Tercihim çay göndermeleri.

Çay deyince aklıma geldi. Burada çaylar şekerli. Yani kendinden şekerli. Bir bardağa 3 küp şeker atılıyor otomatik. Sabah kahvaltısında şekersiz içme gibi bir lüksünüz yok. Çünkü o beleş. Büfe'den (buradaki adıyla "fesfut") alacağınız zaman askere şekersiz içeceğinizi ısrarla söylemeniz gerekiyor. Buraya kadar normal. Bir sıkıntı yok. Yalnız çayı hep şekerli içen biri olarak ne yapsam da cins olsam diye düşünerek çayı şekersiz içmeye başladım. Başlamaz olaydım. Dışarıya çıkıp incebellicambardak'ta çay içesim geldiği zaman garsonlara (aslında hepsi erkek değil, hatta çoğunluğu kadın) "bir çay alabilir miyim, şekersiz" diyorum. Sonra efendime söyleyeyim bir kihkihler bir kıhkıhlar, sanki açıkta İsmet görmüşler. Töbee, gene sinirlendim bak. Çekicen emaneti ...

Neyse efenim, şunun şurasında 81 tane daha güneş doğacak ve 82.si benim için doğacak diye umuyor, gözlerinizden öpüyor ve tamamını reader'dan okuma fırsatına eriştiğiniz bu yazıyı noktalıyorum.

Sevgiler
Başbaş
XXX

E.

Pazartesi, Ekim 20, 2008

CCCIV

Sevgili arkadaşım Erik bile bana "You have a bad temper, my friend" demişse gerçekten de öyle olmalı. Dün çok sinirlendim mesela. Sinirlenmem sorun değil, çok sinirlenince çevreme de zararım (elbette fiziksel değil, 56 kiloyum) dokunuyor. Dün beni biraz daha zorlamış olsalardı daha önceden bahsettiğim o dokuz şanslı insanın (including me) hiçbiri şanslı dokuz kişi olmayacaklardı. Onun yerine hepsi bölükte "yardırışta" olacak, tatbikatlara katılacak, olabildiğince buraya gelirken olacaklarını düşündükleri insanlara dönüşecekti.

Tabi bana hava hoş. Bugün dönsem başladığım yere, 10 günü yemiş olarak döneceğim. Kalan vaktin yüzde 10'unu yemek beni sevindirir.

Bi de geçenlerde düşündüm; iştahları değil de zevkleri olan bir insanların yoksun bırakılabilecek pek bir şeyleri yok be aslında hacı.

CCCII

Kitap okumaya başladım. Güzel bir şeymiş. İyi ki askere gelmişim. Hep merak ederdim, "insanlar kitaplarda ne buluyorlar, tavşan mı çıkıyor?" derdim. Meğersem vakit geçirmeye yarıyormuş. Kendini bi salıverdin mi yokuşaşşşaaa zaman uçup gidiveriyor.

BKGEBY'dan sonra TNYT'yi okumuştum iki hafta önce. Geçen haftanın talihli kitapları ise Johann Wolfgang von Goete'nin Faust'u ve yedi iklim dört deniz, üç boyut ve zamanın en iyi 5 yazarından biri olan Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitaplarıydı.

Faust sanırım sansürlüydü. Bir çok sevişme sahnesi bekliyordum Goethe'den ama umduğumu bulamadım.

[ gidişatla alakasız bir şey anlatacağım, isterseniz aşağıya inin.

Bizim üniversitede bi fizikçi vardı, adını hatırlamıyorum, bilim tarihi diye bir ders veriyordu, o dersin notları arasında (kendi yazdığı notlar) "Johann Wolfgang von Göte" diye bir isim görmüştüm. Çoğunuzun malumü almancada ö harfi yerine oe yazıyorlar bazen (niye yazıyorlar bilmiyorum, ö güzel bir harf. özellikle ööööro diyen sarışın 100 kilo beljik leydilere çok yakışıyor) bizim hocamız da "cin" ya, oe'yi görmüş ve (herhalde) almanca bildiğini belli etmek için (niyet yargılıyorum farkındayım) çat diye ö 'yü koymuştu. O kendini bilir. Utansın. Artistik yapmasın. Adamın adı Goethe diye yazılıyor ve okunuyor. Almanlar dahi Göte yazmıyor. (Neyse, geçmiş bitmiş, komik ama, ayrıca salakça)


gidişatla alakalı görünen kısma geldim]

Faust biraz salak bir karakter. Sevmedim. Yumruğumla ezmek istedim. (bkz:almancabiliyorizlenimi)


Çanlar Kimin İçin Çalıyor'u da okudum. Dünyanın en güzel üç hikayesinin üçünü yazmış olan Ernest Hemingway'in daha öncesinde Yaşlı Adam ve Deniz kitabını okumuştum. O zamanlar ingilizce bilmediğim için ve kitap da fransızca olduğu için pek anladığımı söyleyemeyeceğim. Ancak bu kitabı anladığımı düşünüyorum. (Ne mutlu bana, değil mi?)

Eğer not defterimi unutmuş olmasaydım 13. bölümden bir alıntı yapacaktım. Şu anki ruh halimin tam bir yansımasını gördüm. Ama her işte bir hayır vardır elbette. Belki de o kadar afişe olmamak lazım. Ancak boş göndermek de olmaz elbette, hemen aşağıda çok çok güzel bir paragraf var. Kitabın içinde daha güzel ama ne yapalım, fragmanlar da güzeldir.

For Whom The Bell Tolls

Robert Jordan looked at Maria and shook his head. She sat down by him and put her arm around his shoulder. Each knew how the other felt and they sat there and Robert Jordan ate the stew, taking time to appreciate the mushrooms completely, and he drank the wine and they said nothing.


E. Hemingway

Perşembe, Ekim 16, 2008

Khakihouse

İçtima, isim : Günde 3 defa açık alanda 1 kere de yatak başında alınır. Alındığı yere mescit denir. Botlar boyanarak abdest alınır. Ezanı, bölüğün adı ve hemen ardından gelen "toplan" sesidir. Ör: "Dördüncü bölük toplan, içtima var amuğakoyim" Nafile içtiması vardır. İçtima cemaatle yapılır. Tek kişilik içtima olmaz. Sünnet değil farzdır. Kaza edilemez. Seferiysen katılmazsın.

Mıntıka, isim : Termodinamiğin ikinci kanununa karşı gelme harekatının yapıldığı yer. Çalışanların performansına göre günde birden çok sefer "Mıntıka Temizliği" yapılabilir. Ayrıca değişik formaları da mevcuttur: Yatarak, sürünerek, yalayarak ve tuzlayarak.
Genelde besin zincirinin son halkası katılır. Bu işte ustalaştıkça (180 güne kadar çıkabilir) yapan değil yaptıran olursunuz.

Am, isim : Ne kadar koysan da sana yetmeyecek olan hayali varlık.

Yarrak, isim : Ortak payda.

Taşşak, isim : Torpil. Yukarılarda tanıdıkları olanlarda kocaman olan, soldaki sol omza, sağdaki sağ omza atılarak uygun adım dolaşılan, hatta ilerleyen zamanlarda (şafak < 100 ) taşak basması'nın gerçekleştiği organ. (bkz: Taşak basması)

Göt, isim : Muktedir olma gücü. Yeterince büyükse ayağa kalmanıza gerek kalmaz. Zaten kimse kaldıramaz.

Pazartesi, Ekim 13, 2008

çALINTI II: Se una notte d'inverno un viaggiantore

... hayatımın her anı yeni olaylar birikimiyle yüklü
ve bu yeni olayların her biri kendi sonuçlarını beraberinde getiriyor;
öyle ki ben yola çıktığım sıfır notktasına dönmek istedikçe
ondan daha çok uzaklaşıyorum:
Bütün eylemlerim bir önceki eylemin sonucunu silmeye yönelik olsa
ve bu silme işleminde yüreğimi anında ferahlatarak
umudumu artıran kayda değer sonuçlar elde etmeyi başarsam da
önceki eylemlerin sonuçlarını silme konusundaki her adımımın,
durumu öncesine göre zorlaştıran
yeni olaylar yağmuruyla karşılaşmama
yol açtığını unutmamam gerekiyor.

I. Calvino

çALINTI I: The New York Triology

Her hayat açıklanmazdır, diyordum durmadan kendi kendime. Kaç tane gerçek anlatılırsa anlatılsın, kaç tane ayrıntı verilirse verilsin, işin esası anlatılmak istemez. Şu adam burada doğdu, şuraya gitti, şunu ya da bunu yaptı, şu kadınla evlenip şu çocukları oldu, yaşadı, öldü, arkasında şu kitapları ya da şu savaşı ya da bu köprüyü bıraktı demek... bunların hiçbiriyle pek ilgilenmeyiz. Hepimiz hikayeler dinlemek isteriz, tıpkı çocukken olduğu gibi dinleriz anlatılanları. Gerçek hikayeyi sözcüklerin içinde hayal ederiz, bunu yapmak için de hikayedeki kişinin yerine koyarız kendimizi, kendimizi anladığımız için onu da anlarmış gibi yaparız. Bu bir kandırmacadır. Kendimiz için varızdır belki, zaman zaman da kim olduğumuzu anlar gibi oluruz ama yine de asla emin olamayız, hayatlarımızı sürerken kendimize karşı gitgide daha fazla saydamlaşırız*, kendi tutarsızlığımızın daha çok farkın varırız.

Hiç kimse bir başkasının sınırından içeri giremez, nedeni de basittir: Hiç kimse kendine ulaşamaz da ondan.
P. Auster

*Auster burada opaque diyor ama çevirmen böyle uygun görmüş.

Pazar, Ekim 05, 2008

CCLXLI

Upppuzun bir yazı yazmayı planlıyordum. Yalnız hayatımdaki tüm kısa vadeli planlar patladığı için bunu da gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğimden emin değilim. Cümleleri uzun tutarsam belki paragraflar da uzar ve okumaktan sıkılıp arada yapacağım itiraflar gözünüzden kaçar.

İnsanlarda uyandırdığım en büyük duygu hayal kırıklığı demiştim önceden. Çok doğru. Tekrarlıyorum yine. Hayal kırıklığına uğratmadığım insan sayısı azdır. Belki de benden beklentileri yüksekti. Bilemiyorum. Bir şeyi gerçekleştirme gücüm varken bunu bilerek yapmadığımı düşünüyorlar genellikle. Durum böyle değil malesef. Korkak olunca, sorumluluk almaktan kaçınınca bunlarla doğrudan alakalı olmayıp sanki alakalıymış gibi görünen bir özgürlük anlayışım olunca benden çok güzel bir hayal kırıklığı çıkıyor.

Biraz duygu sömürüsü yapayım.

Vazgeçtim. Yapmayayım.

Madem bu kadar okudunuz bari boş yollamayayım sizi. Zaten ne yazacağımı da hatırladım. Mesela ben bu blogda ailemden hiç bahsetmiyorum. Annemden, babamdan, varsa kardeşlerimden... Ailem yok mu acaba? Sevgililerimden de bahsetmiyorum. Sevdiğim kadınları, umutsuz aşklarımı, platonik aşklarımı, boynuzlu aşklarımı, aldattığım kişileri anlatmıyorum. Varlar mı yoklar mı ben bile unuttum. Kötü alışkanlıklarımdan da bahsetmiyorum. Üniversiteden arkadaşlarım yazmaya başlayana ve okulu ifşa edene kadar hangi okulda okuduğumu da söylemiyordum. Çalıştığım işten, çalıştığım işteki pozisyonumdan ( yatakta en sevdiğim pozisyon yönetici pozisyonu oysa) da bahsetmiyorum. Adımı söylüyorum ama soyadım belirsiz. Korkunun ve hayal kırıklığının verdiği korunmayla gerçek düşüncelerimin önemli kısmını örtüyorum.

Peki ben niye kendimi bu kadar afişe edilmiş, daha doğrusu afişe etmiş hissediyorum.

Bazen bu blogun sahibiyle konuşmak isteyenler çıkıyor. Olumlu mu olumsuz mu bilemiyorum ama beklediklerinden farklı bir insanla konuştuklarını fark ediyorlar. Bir insan başka birini blog aracılığıyla nasıl tanıyabilir ki?

Ben sadece görece iyi eğitimli, idare eder bir işi olan, 5-6 tane çok yakın arkadaşı olan, geçmişte birilerini çok sevmiş ancak şimdilerde geleceğe karanlık bakan, kitap okumayı seven, piyano çalmak isteyen ve 77 Cümleyle Büyücü projemi bitirip onu bir şekilde çizgi roman haline getirmek isteyen, geleceğe umutla bakmak isteyen 25 yaşında ve askerliğinin bitmesine 103 gün kalmış biriyim.

Bu kadar basit. Bu blog yukarıda yazdıklarımdan daha fazlasını içermiyor malesef hakkımda. Oysa yazıyor sağ tarafta değil mi? "This blog is a work of fiction." diye. Ondan sonrasında anlam aramak yaşamda anlam aramaktan fazla değil.


Diyorum.