Salı, Eylül 30, 2008

Pazartesi, Eylül 29, 2008

Die Aufklärung

Herhangi bir kelimeye çok yakından baktığım zaman ya içinde kayboluyorum ya da ona bir çok anlam yüklüyorum. Uygun mesafeden bakınca ortalamayı tutturmak mümkün. Yakından olmuyor. Belki de derinlik korkusu ve sarhoşluğu iki kardeştir ve ikisi de el ele yüzüyordur.

Evrenden kendimi çıkarıp onu anlamaya çalıştığım zamanlarda bana yardımcı olan bir çok şey var. Diğer insanlar, kitaplar, filmler, olaylar vs.

İş insanın kendisine geldiği zaman ise tek başına kalıyor. "Ben nasıl bir insanım?" sorusunu herhalde 8. sınıftan bu yana soruyorum kendime. Son 10 senedir bu soruya hep dalga geçerek, gülerek cevaplar verdiğimi düşünüyorum.

Üç Aynalı Kırk Oda çıktığı zaman kendimi Aliye'ye benzetmiştim. Ne kadar göz önünde olursan o kadar rahat saklanabilirsin. Ne kadar rahatlatıcı bir kaçış. Kısacık hayatım boyunca o kadar çok şey anlattım ki başkalarına - kendimin dışında - pek soru soran olmadı. Soru soranlara ise ters cevaplar vermek, onları uzaklaştırmak ise çocuk oyuncağı. Bir sürü ayrıntının içine gömdüğüm gerçekler de var elbette, oradalar. Tabi ayıklamak çok zor.

3 senedir blog yazıyorum. Kişisel blog. Başımdan geçenleri, hissettiklerimi yazıyorum. Yazarken çok samimiyim. Bir tane "ben" olsaydı bile onun binlerce resmini çizebilirken içimde bir çok ben var ve gerçekten de mücadele etmek çok zor: bir çok farklı ben ve geometrik olarak artan gerçekler.

Hepsi gerçek olduğu için hepsi hayal de olabilir.
Hepsi doğru olduğu için hepsi yalan da olabilir.

İnsan yoruluyor. Kurduğu ve içinde oynamaktan hoşlanmaya başladığı labirent onu hapsediyor. (Yanımda Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu yok malesef. Bununla ilgili çok güzel bir alıntı yapabilirdim.) Çıkmak için yapacağım her hamle labirente bir duvar örmekten farksız.

İhtiyacım olan bir "sıçrama."

Ben iyi bir insan olup aslında kötü biriymişim gibi mi görünmeye çalışıyorum?

yoksa

Kötü olduğumu bilip sanki iyi olup da kötü görünmeye çalışan biri gibi mi davranıyorum?

Uykum acaba sıçratır mı?

Yarın Şeker Bayramı'nın ilk günü. Bakalım.

Adaptasyon

İkizler Burcu olmanın verdiği üstün bir adaptasyon yeteneğim var allamabinşükürler olsun. Mesela bizim diğer kısadönemler kışla içinde "standart askeri zorluklar" dışında bir çok soruna sahipken ben gönül rahatlığıyla "dünya s.kime, minare g.tüme" diyebiliyorum. Bunu demeyi bir kenara bırakayım hatta böyle hissediyorum.

Böyle hissettiğim doğru ama yaşadığım şey bu mu ondan emin değilim. Bazı geceler (hele ki nöbetim yoksa ve doğal olarak az yorgunsam) çok kötü uyanıyorum ve bilinçaltımın sorunlarla kendi içinde savaşması sonucu yaralanmış buluyorum kendimi. Eğer ben kendimi tanıyorsam 4 ay boyunca böyle minör tepkiler vereceğim. Asıl korkum ÖSS sınavından sonra, bundan 7 sene önce başıma gelenlerin tekrar etmesi. O zamanlar da "ulan allah allah, herkes çok stresli bu sınav konusunda ben niye bu kadar rahatım" derdim. Ancak hedefe ulaştıktan sonra beynim parasetamol salgılamayı bırakıyor ve semptonlar açığa çıkıyor.

Bu bir avantaj aslında. Sürecin rahat geçmesini sağlıyor. Her ne kadar uzun vadede hepimize giren kazığın boyutları öldürücü olsa da ne bileyim ya. Doğru düzgün düşünemoorum sanırım.

S.Ortaç

Serdar Ortaç süper şahane mükemmel, büyüleyici, göz kamaştıran biri. Hastasıyım. Yerli Marc Antony. Birden çok Kleopatra'sı var gerçi. Allah bağışlasın. Gözüm yok.

Kendilerinin "Şeytan" isimli bir şarkısı var. Çok da emin değilim adından. Bana kalsa şarkının adı "Hayaaaaaattt, beni nedeeeeeennnn yoruyooosuuunnn." Büyük ihtimalle yaz başında çıkmıştır bu şarkı ama ben anca askerdeyken dinleyebildim. Oluşturduğum bir çok müzik listesini altüst etti bu şarkı. Darma duman oldu.

Enteresan bir çok husus var bu şarkıyla ilgili. "Biraz" ironik kaçıyor benim için. Nasıl mı?

Şarkı çok eğlenceli ama sözleri insanın içini burkuyor. Belle ve Sebastian kardeşlerin "Get Me Away From Here, I'm Dying" şarkısından bu yana bu kadar etkileyicisini dinlememiştim. Teşekkür ederim Serdar.

Sonracıma Zeynep'in de dediği gibi "Eğer hayat Serdar Ortaç'ı yoruyorsa bizi ne yapıyordur?" sorusu var. Hakikaten de öyle. Sivilde olsam bile bu durum bir "folio" etkisi gösterirdi benim için ancak şu an P. Onb. Evren olarak hayatın beni "yorduğunu" söylemek "saçma"nın sınırlarında dolaşmakla eşdeğer.
Ayrıca, 3-4 sene önce Mr. Morrissey'in "Let Me Kiss You" şarkısını dinlediğim zaman "Ulan s.ktir git a.cuk Morrissey, sen mi diyeceksin Ne olur bir buse kondurayım" demiştim. İşte Serdar Ortaç'taki Morrissey etkilerini de görebiliyoruz bu şarkı sayesinde.

Geçen gün telefonda konuşurken bir kaç tane daha madde saymıştım ancak şu an üstümde kamuflajım değil de 2000 senesinde satın aldığım ve beni asla bırakmayan en büyük aşkım adidas eşofman üstü olduğu için unutmuş olmam çok normal.

Not: "Askerlikten soğutmak" diye bir suç varmış. Ayrıntılarını bilmiyorum. Ancak bu sanırım sivil halk için geçerli. Askerleri "askerlikten soğutmak" serbest sanırım. Yani her şeyin bir zamanı var sanırım. Ecclesiastes'in dediği gibi yani: "For everything there is a season and a time for every purpose under heaven." Gerçi bunu niye İngilizce söylemiş andaval herif hiçbir fikrim yok.

Pazar, Eylül 21, 2008

Neden?

Ayşe'nin gelmesine daha 1 saat varken internet kafede sürtüyorum. Sürtmek pek doğru olmadı ama yapacak başka bir şeyim yok düşünmekten başka.

Bilgisayar başında sigara içmek yasak olduğu için demin kalktım ve sigara içtim. O sırada düşündüm. Bir ömür kadar uzaktaymış gibi duran, bir telefon kadar yakın, dünyanın öbür ucundaymış gibi duran, hemen yanıbaşımdaymış gibi hissettim gizli öznemi.

Bana "Neden?" diye sorulmuştu. Cevabım yoktu. Cevabımın olmayışı benim yetersiz olduğum anlamına gelebilir elbette veya rol kestiğime. Oysa "Neden?" bence yanlış bir soru. Nedensiz'i dışa dökmem zor ama deneyeceğim.

Konumuz aşk elbette.

Eğer bana "Neden benden hoşlanıyorsun?" diye sorsaydı ona "Yumuşacık sesin kalbimi güm güm attırıyor" derdim.

Eğer bana "Neden beni arzuluyorsun?" diye sorsaydı ona "Sana sarılmak istiyorum sürekli" derdim.

Yanımda bir tek o olduğu için onu sevseydim bu sadece benim yalnız olduğumu gösterirdi.

Hayatımda bana karşı sıcak ve yakın davranan kişi o olduğu için onu sevseydim kendine güvensiz biri olurdum.

Sırf o üzülmesin diye beraber olmak isteseydim bu benim onu sevdiğimi değil sadece kendi egomu şişirip ona acıdığımı gösterirdi.

Ona verdiğim değerden ötürü benimle uyumsuz hareketlerini hoş görseydim bu onun sevgilim değil arkadaşım olduğunu söylerdi belki. Belki ileride hoş görmeyi bırakıp hor görürdüm, kim bilir?

Onun için bir çok şey feda edebiliyorsam bu onu çok sevdiğimi göstermez, yardımsever olduğumu söylerdi.

Bu yukarıda saydıklarımdan elbette parçalar var. Elbette hoşlanıyorum, arzuluyorum. Elbette bu gezegendeki bir çok insan gibi yalnızım, bir çoğundan çok daha az güveniyorum kendime. Elbette onun için üzülüyorum. Elbette arkadaşım da olsun istiyorum. Elimden gelen yardımı göstermeye, fedakarlık yapmaya da çalışıyorum.

"Beni neden seviyorsun?" sorusuna hala bir yanıtım yok. Varsa da bu benim bildiğim kelimelerin ötesinde, ifade yeteneğimin çok üstünde bir şey. Bir çekim var. Allah'a inananlarınız için söyleyeyim. Nasıl ki ona sebepsiz bir şekilde biad edilmesi gerekiyorsa bence aşka da öyle inanmak gerekiyor. Diğer türlü bunun adı başka bir şey olur.

İ şin güzel tarafını söyleyeyim. ne olursa olsun, kimse, o dahil, bunu sizden alamaz.

Cumartesi, Eylül 06, 2008

10başı

25 Günün vermiş olduğu alışkanlıkla elbette bugün de erken kalktım dün gece belirsiz bir saatte sızıvermeme rağmen.

Ben onbaşı oldum. Mekanize Piyadeyim. 4 ay 11 günüm kaldı. İstanbul bana yakın ama garnizon sınırları diye bir şey var. O yüzden sadece ben İstanbul'a yakınım. Her zaman beklerim. Kime sorsan gösterir beni.

Sağolsunlar dün 6 kişi geldi törene. 2 abim 4 arkadaşım. Mut mut.

Askerliği en güzel Forrest Gump anlattı benim için.

You just make your bed real neat and remember to stand up straight and always answer every question with "Yes, drill sergeant."

Buna uyunca her şey çok basit. ( Nike sloganı da iyi sayılır "just do it" )

Dün gece sıladan gelen mektupları okudum, okudum. Sonra bir daha okudum. Kartpostallarıma baktım. Mut mut.



divadeiwob haber ajansı trakyadan bildirdi. bir sonraki habere kadar sağlıcakla kalın


not: hani sağ-altta neden blog yazıyorum diye bir yazı var ya...