Pazartesi, Haziran 16, 2008

25 Yaş

Ayhan Işık 50 yaşında başına güneş geçmesi (ne kadar garip bir söz değil mi) sonucu ölmüş. Ben ufacık bir çocukken annem bunu bana söylediğinde "Bir insan başına güneş geçti diye ölür mü anne, bırak allaasen" demiştim. Nasıl gerçekleşmiş tam olarak bilmiyorum. Belki biraz gölgede dursa ölmeyecekti. Bence 50 sene yaşamak için iyi bir süre. Bence yolun yarısı 25.

50 iyi bir sene. Son bir kaç yüzyıla kadar insanoğlunun (ve kızının) ortalama ömrü 35 civarındaymış. Elbette çok yaşlılar da var, "ortalama" sözüne dikkat edin. Sonra modern tıp geliyor ve insanın ömrü uzuyor.

Uzuyor da, bebeklik, çocukluk, yetişkinlik uzamıyor. Yaşlılığı uzatıyorlar artık. Tabi ben de Orson Bey'in şarkısında söylediği gibi yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorum henüz. Ancak yaşlı olmayı istemediğim kesin. Eğer yaşlanırsam belki severim. Ama nasıl ki tekrardan ergenlik dönemlerine dönmek istemiyorsam aynı şekilde yaşlı da olmak istemiyorum.

25 yaş yolun yarısı. Ben onu geçtim geçenlerde. Kendime bir hediye vermem lazım. En güzel hediye kitaptır. O yüzden kendime benim yazdığım bir kitabı hediye ediyorum. Şimdilik sadece bir fikir. Aslında bir fikir bile değil. Uzaktaki bir köy. 5 harfli bir kelimeden yola çıkıp yazacağım bir kitap.

Bu sayfaya bakınız her mevsim bir kere. Eğer bir şeyler yazmışsam buraya, o zaman başarısız olmuşum demektir. Eğer yazmamışsam hala ümit var demektir.

So long,
Evren.

The Riches


"Divadeiwob Picture" Proudly Presents the Ri¢hes
Dünyanın en komik stand-up'ÇIsı Eddie Izzard'dan bir dizi. İzleyecek bir şey bulamıyorum mu diyorsunuz. O zaman bu diziye biraz bakın.

Cumartesi, Haziran 14, 2008

Kaza Geliyorum Demez

Ben çok sakar bir insanım. Ayrıca bisiklete binmeyi de çok seviyorum. Hızlı bir bisikletim de var.
Ayrıca "bana bir şey olmaz." Küçükken de bisikletten düşmüştüm ve çark sağ bacağıma girmişti.
Büyüdüm ama akıllanmadım. İki gün önce bir kez daha düştüm. 15 seneden sonra hastaneye gittim. Doktorun "içeride hazırlanın" demesi "pantolonunu indir yüz üstü uzan demekmiş" onu öğrendim. Ağrı çok kötü bir şey ama acı süper. Akan kan sıcak, ezilen kas sinir bozucu.




Yaptıkları bandaj çok seksi. Sol kolumu 4 yerden kırmamam bir mucize. Kafamı çarpmamam da öyle. Nasıl oldu da bisikletin ön tekerleği çıkar, bunu açıklayamıyorum. Bir insan düz yolda, çevresinde kimse yokken kendisine ve bisikletine bundan daha fazla zararı veremezdi herhalde.

Cuma, Haziran 13, 2008

La Tristesse Durera

10. Rambling On - Procol Harum
9. Bipolar - Blonde Redhead
8. Black - Pearl Jam
7. Grundstück - Einstürzende Neubauten
6. Stella Maris - Einstürzende Neubauten
5. The Garden - Einstürzende Neubauten
4. Pathetique - Beethoven
3. Hurt - NIИ
2- Some Girls Are Bigger Than Others - The Smiths
1- The Everlasting - Manic Street Preachers

Pazartesi, Haziran 09, 2008

CCLV

Birazcık günah çıkarayım her ne kadar burası bir vomitarium olmasa da diktatörü benim. O kadar da hakkım olsun değil mi?

Bazı insanlara karşı çok önyargılı oldum malesef. Özellikle C. ve E.'ye karşı. Onları oldukları gibi göremedim. Kafamda şekillendirdim çok fazla sanırım. Bunun elbette sebepleri vardır ama bu benim büyük bir hata yaptığım gerçeğini değiştirmiyor. O yüzden sanırım onlara karşı kızgın olmam çok yanlış. Kendime kızmalıyım. Gerçi çoğu zaman kendime kızarken bazı zamanlarda vektörün yönü onlara dönüyor.

İşin en kötü tarafını da söyleyeyim. Eğer bir şey iki kere oluyorsa büyük olasılıkla üçüncü kez de olacaktır ve ben insanlara hak etmedikleri değeri sırf yaşadığım halüsinasyonlar sonucunda göstereceğim. Tabi öte yandan yeryüzünde kimse sevmekten hiç borçlu çıkmamıştır. Including me.

Cumartesi, Haziran 07, 2008

Most Memorable Split-Ups

High Fidelity kitabında Rob Fleming unutulmayan 5 ayrılışını anlatıyor hemen ilk başında kitabın. Tabi bunun bir roman olması sebebiyle oldukça ilgili çekici ayrılıklar. Gerçek hayatta ( ki benim için ennn gerçek hayat kendiminki oluyor) anlatılacak ayrılıkların hiçbir anlatılacak tarafı yok. Genel olarak yakın temasla başlayan ilişkiler uzun mesafeden ayrılıklarla sonuçlanıyorlar. Anlatılacak bir tarafı yok, söylenecek kısımları var. Mesela kronolojik olarak gidelim.

A. Kesinlikle hatırlamıyorum nasıl olduğunu, neden olduğunu biliyorum ama. 16 yaş tehlikeli bir zaman.

B. Bunu da tam hatırlamıyorum ama ruh sağlığımı korumak için ayrıldığımı ve can sağlığımı korumak için bunu sınaypırla gerçekleştirdiğimi hatırlıyorum.

C. "Biz ayrılalım be artık güzelim, herkes kendine göre bulsun, bulana kadar takılalım beraber. Uyar mı? " "Elbette canımın içi"

D.1. Ben: Ben ayrılmak istiyorum. O: Tamam.
D.2. O: Ben ayrılmak istiyorum. Ben: Tamam.
D.3. Ben: Ben kesin olarak ayrılmak istiyorum. Başka biri var. O: Tamam.
D.4. O: Ben bu sefer kesin olarak bitirmek istiyorum bu ilişkiyi. Ben: Tamam
D.5. O:Başka biri var. Ben: Bu iş bitmiş. O: Nihayet.

E. "Olmuyor böyle." "Bence de."

F. "Niye böyle yaptın?" "Söyleyecek hiçbir şeyim yok"

G. "Onunla tekrardan konuşmaya başladım." "Yolun açık olsun."

H. "Ben seyahate çıkıyorum." "Tamam canım, döndüğünde görüşürüz."

I. "Seni çok seviyorum." "Ben de seni."

İ. "İlk erkeğim olmanı istiyorum." "Üzgünüm, kimse benim yatağımda ağlayamaz."

Şekilde görüldüğü üzere oldukça sıradan. Oysa ben de isterdim şöyle anlatabileceğim, etkileyici, trajik, komik, heyecanlı ayrılıklarım olsun. Biraz teatral eksiklikler var. Hiç cazip değil. Aslında bunların hiçbiri tam olarak doğru değil. Ama iki üç cümlede özetlenmeyecek kadar ayrıntı olduğu için bununla yetinmek zorundayım. Saygılar. Başbaş.

hör zu!

Keine Schönheit ohne Gefahr
und keine Liebe,
auch keine Liebe
ohne Gefahr.

B.B. - F.a.d.o.o.R.

Cuma, Haziran 06, 2008

Taslaklardan Oluşan Biri Oldum: Bütünlüğümü kaybettim, bulanların tümlemesi rica olunur.

Kanlarında devrimcilik, solculuk, insancıllık, sevgi, hoşgörü, paylaşım olmayan insanların on beş bin yüzlü davranışları benim zerre kadar ilgimi çekmiyor. Aynı şekilde hareketleri Alis Harikalar Diyarında hikayesinde yaşadıklarını sanan gerizekalılar da üzgünüm ama bende buruk bir gülümseme oluşturuyor ama şimdiki konum ilk başta bahsettiğim.

Ben her şeyden önce vermeye inanıyorum. Vermediği şeyi talep eden insanların kendilerini Foucoult Sarkacı sanmalarını da anlamayı bırakın hiçbir şekilde anlamlandıramıyor ve bir yere koyamıyorum. Egoist bir insanın yakıştığı tek yer ıssız bir adayken topluluk halinde yaşamalarının tam bir kandırmaca olduğunu düşünüyorum. Elbette kandırmacaların farklı farklı yolları var, herkes aynı yolu seçseydi kimse kimseyi kandıramazdı zaten değil mi sevgili D.

----------------------------------------------------------------

İçinde alıntı olan alıntıları çok severim. Mesela Sayın Gregor Samsa'nın blogunda " "Herşeyi anlamak herşeyi affetmektir" demiş Tolstoy amca. Bu sözü okuduğum tarihten beri kendim dahil kimseyi anlamak istemiyorum. " demiş. Ben de bunu buraya koyduğum zaman anında içinde bir alıntı olan alıntıya dönüyor ve boyum 3 santimetre uzuyor.
Bir kaç bağımsız şeyden bahsedeyim ve sonra hepsini kendiniz kafanızda birleştirin.
Birini sevmenin ne demek olduğunu açıklamak bence birine aşık olmayı açıklamaktan çok daha kolay.

---------------------------------------------------------------

Amsalak diye bir kelime var. Ben uydurmadım. Hoşunuza gitmediyse bana kızmayın. Önceden duymamış olmanız çok düşük bir ihtimal. Genelde erkekler için kullanılır bu. Enteresan bir şekilde kullanım alanları konusunda doğruluk açısından ikinci sırada gelir. Bir yüzde veremiyorum ama eğer birisi başka birine böyle diyorsa büyük ihtimalle doğru ve yerinde olacaktır. (1. sırayı merak edenler bana sorabilir)
Bunun kadın versiyonunu bilmiyorum. Muadili için daha teknik bir terim olan nemfomanyak diyorlar.
Eğer bu insanların durumları hastalık boyutunda değilse de "libidosu yüksek" diyorlar.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki cinsel münasebet isteği çok yüksek olan insanların cinsel performansları daha düşük oluyor. Erkekler için söylüyorum bunu. Nasıl bir araştırmayla bu sonuca ulaşmışlar bilmiyorum ama ben bunu Prof. Z. Pekmez Bey'den öğrenmiştim. O diyorsa inanırım. Biliminsanı kendisi.
Kadınlarda ise pozitif korelasyon var. Kadının cinsel isteği arttıkça performansının arttığı da benim de katıldığım 7 erkek ve 23 kadından oluşan bir araştırma grubunun özverili çalışması sonucu ortaya çıkarılmıştı Karon Plajı'nda.

-----------------------------------------------------------

Bir kaç önceki post'ta tek başına uyumsuz müziğin ve vokalin birbiriyle nasıl uyumlu olduğundan bahsetmiştim bir şarkının. Blogun garip bir cilvesi olsa gerek ondan sonra da çok çok sevdiğim, hastası olduğum başka bir şarkı olan Motorcycle Emptiness'ten bahsettim ve demin biricik oğlum Farkettin'in sayesinde bu şarkının sözlerinin müziğiyle en alakasız (tam tersi de geçerli tabi) Manics şarkısı olduğunu fark ettim. Onbinlerce kez dinlemiş olmama rağmen "under neon loneliness, motorcycle emptiness" ve "living life like a comatose, ego loaded and swallow, swallow" haricinde hiçbir sözünü bilmiyorum. Demin sözlerine baktım, bırakın anlamayı, sözlerden takip etmek bile imkansız. Elbette bu Manics'in karakteristik özelliklerinden

Perşembe, Haziran 05, 2008

CCXLVII

Mr Y: Nbr lem?
Divadeiwob: Hoş geldin, nasıl geçti tatil?
Mr. Y: Abicim süper bir yer yahu, seneye kesin oradayım
Divadeiwob: Hı hı, İpek de öyle diyordu. Onlar geçen sene gitmişlerdi.
Mr. Y: Evren, Greenday'in Nimiro diye bir şarkısı var mı? Metinlerde dinledim ama Overnet’te bulamadım
Divadeiwob: Nimrod diye bir albümü var.
Mr. Y: Adı mı farklı acaba?
Divadeiwob: Nimrod diyorum ya.
Mr. Y: Yok yahu şarkıydı
Divadeiwob: Nerde gördün adını?
Mr. Y: Metinlerin bilgisayrında. Greenday Nimiro diye geçiyor.
Divadeiwob: Tamam, albümün adını yanlış yazmış olabilirler. Nasıl bir şarkıydı? Sadece gitar ve vokal mi vardı
Mr. Y: Olm o album adıysa ben nasıl bulucak hangi şarkı?
Divadeiwob: Tarzan gibi konuşma:) İndir tüm albümü, zaten toplamda 45 dakika filandı albüm galiba. Şarkıyı azıcık tarif etsen aslında, ben bilirim belki. Davul ve bas var mıydı?
Sadece vokal ve gitar mıydı ?
Mr. Y: Evren ancak şöyle tarif ederim: Evet çeşitli müzik aletleri vardı. Ses de vardı.
Divadeiwob:

Divadeiwob: O zaman Time of Your Life'ı indir önce
Mr. Y: Tamam da adının, yani tıkladıkları dosyanın adında Greenday Nimiro diye yazıyodu
yani onlar da öyle biliyordu, o garip geldi şimdi, gözlerimle görmesem…


10 dakika sonra


Mr. Y: Evren, bana çok iyi bir lyrics sitesi söylesene, yani her şeyi bulabileyim. Albüm adı şarkı adı ve şarkı sözü.
Divadeiwob: Ekşi sözlük

8 dakika sonra

Mr. Y: Evren, MTV’nin çıkardığı, böyle ünlü şarkıların akustik versiyonlarının olduğu bir albüm var mı?
Divadeiwob: Toplama mı istiyorsun?
Mr. Y: Yani bak Metinlerde, Fly Away - Lenny Kravitz, Drive – Incubus sonracığıma
Divadeiwob: Ya Mr. Y. Niye bi şey anlatırken arada sorduğum sorulara cevap vermiyorsun?
Mr. Y: Toplama evet
Divadeiwob: MTV Unplugged diye arat.
Mr. Y: tamam bakayım
Divadeiwob: ya da "black sessions" diye arat.
Mr. Y: Ya çok güzel akustik şarkılardı.

2 dakika sonra

Mr. Y: Abicim
Mr. Y: Black Session’ta yok öyle bir şey ama.
Divadeiwob: Ne yok?
Mr. Y: MTV Unplugged
Divadeiwob: İkisi de ayrı kayıtlar.
Mr. Y: Mesela muhtelif adamların hep canlı versiyonları var
Divadeiwob: MTV Unplugged yazınca çıkan albümleri indir.
Divadeiwob: Black Sessions yazınca çıkan albümleri de indir
Mr. Y: Tamam bakayım.
Mr. Y: Black Sessions’ta, az albüm var
Divadeiwob: Evet ama iyi albümler onlar.

3 dakika sonra

Mr. Y: “MTV Black Sessions” diye yazınca bir bok çıkmadı
Divadeiwob: MTV ayrı, Black Sessions ayrı. Niye beraber aratıyorsun?
Mr. Y: Ayrı arattım istediklerim yoktu.
Divadeiwob:
Divadeiwob:
Eee, beraber aratınca istediklerin mi çıkacaktı?

11 dakika sonra

Mr. Y: Reamon’ın Supergirl şarkısı süper bişey abi
Divadeiwob: Biliyorum.
Divadeiwob: Hatta sizin evde de vardı sanırım.
Mr. Y: Bende var zaten
Mr. Y: Biliyorsun, ben böyle geç keşfederim
Divadeiwob: :)

1 dakika sonra

Mr. Y: Şey sende asıl drive – incubus acustic var mı? O önemli
Divadeiwob: ı ıh
Divadeiwob: Şarkı indireceksen Soulseek çok uygun.
Mr. Y: Ya DC’ye bakmadım daha
Mr. Y: Orada her şey var bence.
Divadeiwob: :)


9 dakika sonra

Mr. Y: Yok mu Incubus
Divadeiwob: ı ıh dedim ya.
Mr. Y: Tamam ben buldum.
Mr. Y: Acoustic yazınca oldu
Divadeiwob: Hadin ben yattım
Mr. Y: Eyvallah.

Salı, Haziran 03, 2008

Im wunderschönen Monat Mai

Herr Schumann'ı çok severim. Daha önceden yazdığım bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz eğer çok ama çok isterseniz. Neyse.

Bugün Mayıs ayının son günü. (elbette değil diyeceksiniz ama ben bunu 31 Mayıs'ta yazmıştım) Yarın 11 ayın sultanı Haziran başlayacak. İkinci sırada Mart, üçüncü Ekim bence. Mayıs her zaman ıska geçtiğim bir ay. Eminim çok güzel olduğuna. Hatta biliyorum da denebilir. Ama deneyimlemedim sadece. O yüzden de bu yazı son Mayıs gününe kaldı. Daha iyi geçseydi bu ay, o zaman başka şekilde yazardım.

(Ben gevelerken diğer yazıyı okuduğunuzu varsayıyorum).

Kaldığım yerden devam edeyim. Herr Schumann'ın Dichterliebe'sinin açılış şarkısından bahsedeceğim. (Dichterliebe "Şairin Aşkı" diye çevrilebilir ama o zaman sikindirik grup Kargo'nun bir şarkısı gibi oluyor.) Başlıkta da yazdığı gibi şarkının adı Im wunderschönen Monat Mai (wunderschön harika demek, Monat ay demek, Mai Mayıs demek) Eğer bu şarkıyı geçebilirsem Dichterliebe'nin tamamını dinleyebiliyorum. Eğer şimdi olduğu gibi takılırsam bir türlü sıra gelmiyor. Terbiyesiz Herr Schumann şarkıyı ortasından başlatıyor. Şarkı ortada çözülüyor, sonunda ise tekrardan başlıyor. Ayrıca vokal ve piyanoyu ayrı ayrı dinlediğinizde ( benim frontal lobumda stereo geni var - sol kulağımı kapayınca sadece vokali, sağ kulağımı kapayınca sadece piyanoyu duyuyorum) aslında ikisinin de tek başına uyumsuz olduğunu ancak nasıl oluyorsa oluyor bir araya geldiklerinde pek bi uyumlu olduğunu duyuyoruz. Whatsoever.

Bu pek de güzel lied'in (başta şarkı dedim ama ossun) sözleri de aşağıda.

Googletranslation ellerinizden öper.

Im wunderschönen Monat Mai,
Als alle Knospen sprangen,
Da ist in meinem Herzen Die Liebe aufgegangen.
Im wunderschönen Monat Mai,
Als alle Vögel sangen,
Da hab ich ihr gestanden
Mein Sehnen und Verlangen.

(şimdi bugüne geldik 03.06.2008)

Gene böyle romantiklerden biri de besteci Herr Şubert'tir. Kendisiyle ilgili 30 yaşına kadar bakir olduğu yolunda dedikodular mevcut. Sonra bu yükü üzerinden attığı zaman frengiye yakalandığını söylüyor bazı önemli tarihçiler. (bkz: Carr, Hobsbawn ve saz arkadaşları) Frengi de ne salak bi kelime. Sifilis diyoruz biz. (Hatta malesef Roche Diagnostics'in test panelinde de yok bu, eksikliğini hissediyoruz.) Frenklere özgü bir hastalık olarak görülmüş sanırım zamanında. Acemi var bir de. Acem'den geliyor. Mal bulmuş Mağribi ise favorim. Mağribi derken Othello'yu kastetmedikleri kesin. Bildiğim 100 kelimenin içinde 3 tane böyle ırkçı kelime varsa ormandaki tavşanları sayma prensibiyle Türkçe'de ne kadar olduklarını hesaplayabilirim. Ben hesaplayan adamım. Ti-89 Titanium hesap makinem olduğunu söyledim mi? Eleanor Rigby getirmişti Amerika'dan Noel Anne olarak. Ayrıca Schumann'ı sevmesinden ötürü onu da çok severim. Tabi burada Schumann'a yaratıcı rolü atfetmek istemiyorum. Haşa! Ne haddime. Şubert'e geri döneyim ya da dur bekle Şubert, sana dönücem ben. Mesela şimdi burada hava çok sıcak. Ayrıca last.fm'de kişisel radyomda Michael Jackson çalıyor. Michael Jackson hayatına siyah, fakir ve erkek olarak başlamış bir sanatçı. Şu sıralar beyaz, zengin ve başka bir şey. Popun kralı diyorlardı kendisine. Doğru öyle tabi. Popun (pop müzik yani) kraliçesi kim acaba? Benim en büyük adayım Şakira. Pop müzik yapmasa da olur. Please kindly see the connection. Yarın bi İstanbul'a uzanayım şöyle. Sabahın köründe geleceğim, gece son uçakla döneceğim. İş icabı için de olsa İstanbul'a gitmek güzel. İki de manita aldık mı yanımıza ooo eğlenceye gel. Tabi mesela Taksim'de iki manitadan daha güzel ne olabilir? Elbette 5 manita. Manita çok güzel bir kelime. Shag de güzel. Vertical Smile var, herkeste farklı farklı, ben hiç birbirine benzeyeyini görmedim ama olsun çoğu güzeldi. Neler diyorum ben, Sinüs eğrileriyle halelendim. Öğle yemeğim gelse de yesem. Değil mi? Sevgiler. Başbaş.

Pazar, Haziran 01, 2008

CCXLIV

Geçenlerde çok az Türkçe yazılmış kitap okuduğumu fark ettim. Acaba hangi yazarları seviyorum diye düşündüğümde pek isim sayamadım. Aklımda kalmamış olabilir çoğu. Tabi Orhan Pamuk'u biliyorum. Yaşar Kemal'i de. İhsan Oktay Anar da var sevdiklerim arasında. Artık çok başarısız bulduğum Murathan Mungan'dan bahsetmek ise gereksiz. Ancak "genç" yazarlardan iki-üç isim sayabiliyorum. Belki bu yazının ilerleyen kısımlarında Bu sayı artabilir.

Tersten başlayayım. Neyin tersi olduğunu boşvererek...

Hakan Günday var mesela. Şaşırtıcı bir şekilde bir kitabı haricinde tüm kitaplarını okumuşum. Büyük bir ihtimalle onu seven birini anlamak için okumuşumdur. (okumuşumdur da ne büyük bir yalan, elbette o yüzden okudum) Herkesin en çok beğendiği Kinyas ve Kayra kitabını okuduktan sonra aslında bırakmam lazımdı. Ancak 23-24 yaşında yazmış olduğu için belki diğerleri daha iyidir diye düşündüm. Oysa Zargana'da da aynı sorunlar var. Yazar yarattığı dünyaya tamamen hakimmiş gibi görünüyor oysa sunduğu yaşamları uzaktan yakından bildiğini bir türlü hissettiremiyor. Hep o "serserilik"in içinde tam bir yabancılık söz konusu. Mesela Karanlığın Sol Eli'nde cinsiyetsiz insanlar anlatılıyor, yola çıkışında bir uydurmaca olduğu için kimse "hadi oradan cinsiyetsiz bir uygarlık böyle olamaz" diyemez. Ancak burada ben "üzgünüm ama bu anlattıklarınızı sokağın gerçekleri diye sunmanız büyük bir yanlış" derim. Ağzım torba değil ki büzesiniz değil mi?

Alper Canıgüz var çok sevdiğim. Hep söylerim, hayatımda beni en çok güldüren ve en çok yakınlık kurduğum Tatlı Rüyalar kitabının yazarı. O kitabın sonu da herhalde okuduğum en zekice sonlardan biriydi. "Hay allah, nasıl tamamlayacak, nasıl bitirecek" diye düşünürken çok iyi bir şekilde kapanmış bir kitaptı.
"Oğullar ve Rencide Ruhlar" isimli başka bir kitabı var. Biraz mürekkep yalamış insanlar bu kitabı daha çok beğenirler. Ne zaman birisi bana OvRR'ları daha çok beğeniyorum dese aklıma hep Rahmaninof'un İkinci Piyano Konçertosu'nu Üçüncü Piyano Konçertosu'na yeğleyenler gelir. Bence Tatlı Rüyalar çok çok daha iyi bir kitap. OvRR'larla ilgili temel bir problemim var aslında. Kitabın içinde "Böyle Uyurdu Zerdüşt" diye bir bölüm var. Olay örgüsüyle pek alakası yokmuş, hatta kitabın hızını çok kesen bir bölümmüş gibi görülebilir. Tabi yazar kitabı bir günde yazmamıştır. O da biliyordur böyle olduğunu. Demek ki olmazsa olmaz bir bölüm bu. Hatta daha ileri giderek o bölüm o kadar garip duruyor ki sanki kitabın geri kalanı buna yan olsun diye yazılmış hissiyatı veriyor bana. Neyse artık, yazılmış bitmiş.

Murat Menteş var. İki sene önce sanırım Dublörün Dilemması diye bir kitap yazmıştı. Her ne kadar onun "İslamcı" yapısı rahatsız etse de beni severek okumuştum. En az 10 kişiye de aldırmıştım kitabı. Umarım o kitaptan daha iyisini yazacaktır çünkü eteğindeki tüm taşları dökmüş olmasından korkuyorum. O yüzden tahminimce bambaşka bir tarzda yazacaktır yeni kitabını (eğer yazıyorsa elbette) diğer türlü Dublör'den daha başaralı bir kitap yazmak her yazar için çok zor olsa gerek.

Şimdi sıra tartışmasız en iyi yazara geldi sıra. Murat Uyurkulak. Tol ve Har isimli iki kitabı var. Hayranlıkla beraber büyük bir saygı duyuyorum. Pek bir şey diyemiyorum. Keşke böyle yazabilseydim diyorum ama okumak da çok çok çok güzel.

Sadece Tol'un "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi." sözüyle başladığını Har'ın ise Turgut Uyar'ın

"güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar."


dizeleriyle bittiğini söyleyeyim.


Neyse ya gene boyumdan büyük laflar ettim. Bu son.