Cumartesi, Mayıs 31, 2008

CCXLIII

"En iyi antrenman deneyimdir." demişti From Russia with Love filmindeki kötü kadın. Ben deneyim sevmem. Sevmem dediğime bakmayın, pek bir deneyimim yok, o yüzden böyle söylüyorum. Filmlerde çok gördüm birbirlerini öldüren, bankaları soyan, sevişen vs vs bi ton şey. Ama deneyim başka bir şey. Eğer önceden birini öldürmüş olsaydım o zaman onun nasıl bir his olduğunu içimde bilirdim. Dış etkenlerin bana söyledikleriyle değil.

Mesela bir kadınla beraber uyumak. Hiçbir fikrim yok bunun nasıl olduğuna dair. Ben kadınların uyurken sütyenlerini çıkarmadıklarını düşünürdüm hep. Dün biri anlattı, meğersem çok büyük bir oranda ( bu bilgiyi aktaran kişi benim gibi istatistiki veriler ya da sallamalar kullanmayı sevmediği için ) böyle bir uygulama mevcutmuş. Benim tahminimce o da bu bilgiye dün Lost dizindeki Kate'in uyandığı zaman sütyeni olmaması sebebiyle ulaştı. Beni kandırıyor.

Ancak sevişirken çıkardıklarını biliyordum. Kendileri çıkarmasalar da erkekler çıkarıyordur tahminimce. Bu erkek milleti de ne adi. "Canım bak sen uyuyasın diye çıkarıyorum, başka bir şeyden değil" diyorlardır. Zaten onlarda o kadar çok yalan var ki bir kaç örnek vermeden geçemeyeceğim: "Ya bu sefer böyle oldu ama normalde ben çok iyiyim, 3 vurur 1 sayarım, hiç çekinmem betona çakar gibi çakarım, yalnız uzun zamandır sevişmediğim için böyle biraz olgunlaşmamış bir öncü sarsıntıyla karşılaştık. Yoksa bi sorun yok arımbalımpeteğim" derler. Bununla da kalmazlar oral sekse teşvik için olmadık numaralar yaparlar: "Canım, bi kere öpüversen, bi kerecik, bak gerçekten çok istiyorum, noolur" derler. Buraya kadar eyvallah, bir sorun yok ama bundan sonrası çok adice, daha buse dokundurulur dokundurulmaz erkekte bir değişim gözükür. Bu değişimin katsayısı Bruce Banner'dan Hulk'a geçişteki evrensel dönüşüm katsayısının bile çok üstündedir. Vücut kasılır, hızlı hızlı nefes alıp verilir. Bir şeyler söylemek istiyormuş da aslında söyleyemiyormuş gibi davranılır, yerde beş milyon bulmuş adam gülümsemesi surata takılır. Sanki bulutlarda uçuyormuş gibi davranılır. Zaten bu kadar numaradan sonra bunları bilmeyen biri duramaz. "Hassiktir şimdi kesersem çok ayıp olacak" der, kaderine katlanır. Tabi bunlar aşama aşama, sonra talepleri bitmeyen adamımız bir müddet ara verdikten sonra bazı eklemeler yaparak kademeli bir şekilde istediğine kavuşur. Daha bir çok yalan var bu işlerde hatırlamadığım. Tabi vice versa, kadınlarda da başka türlü yalanlar var. Tahminimce bir kadının en az 3 tane ilk, en az 12 tane de ikinci "erkeği" oluyor hayatında. (Erkeği benim lafım değil, araştırmamda konuştuğum kadınların üzerinde konsensus oluşturdukları bir terim) Zaten o an seviştiği kişiden önce 3 erkekle sevişmiş olan kadın var mı bilmiyorum. İki kişi var diyorlar: Biri ölü, diğeri de Peru'da yeni bulunan kabilede.

Son olarak benim en sevdiğim yalana geleyim, allllll-time favourite yalan. Yalanların şahı. "Ya bilmemne nasıl oluyor, çok merak ediyorum, ilk defa seninle denemek istiyorum." Ahahaha, that's dashed cunning of them demek istiyorum. Çok zekice. Kadınları seviyorum gerçekten de.

İşin enteresan tarafı aslında bunların aslında yalan olmasına rağmen yalan olmaması. Yani oyun işte. Herkes oyun oynuyor birbiriyle. Kuralları böyle sanırım. Yalnız o anda eminim kimse bunun öyle olduğunu düşünmüyordur. Zaten düşünüyorsan yaptığın işin hakkını veremiyorsundur ya da o sırada bir çok kamera oradadır ve ışıklandırma seni terletiyordur. Tabi bunların hiçbiri ilk elden bilgiler değiller. Bunu unutmayın. Hayat bana hiç adil davranmadı sayın seyirciler, bana buralarda Il Castrato diyorlar. Ne yapalım artık. Zenginin sevişmesi hadımın çenesini yoruyor işte. Böhühühühü.

Penny of Desmond

Gtalk'ta kişisel iletime dünyanın en güzel aşıklarından biri olan Penny'yi yazmıştım: "love you Penny".

5 dakika geçmeden gelen mesaj:

"Desmond'ın penisi mi?"
"????????????"

Cuma, Mayıs 30, 2008

Would You?

Tracy Chapman, Nina Simone, Martyn Jacques ve Tom Waits'in sesi hiç dış görünüşlerine uymuyor. Bob Dylan'ın ise sesi Notre Dame de Paris'nin Quasimodo'su gibi. David Bowie'nin sesi sürekli değişiklik gösteriyor - görünüşü gibi. Eddie Vedder tanrı gibi, Chris Cornell babam gibi, Kaan Tangöze ereksiyonlu kadın, Finley Quaye Pazar güneşi gibi, Sivert Hoyem çoğu zaman kırmızı başlıklı kız gibi, Sting ise İngilizceyi Fransa'da öğrenmiş gibi söylüyor.

Çok dağıldım. Konum Tracy Chapman. Süratli bi arabası olan bi arkadaşı olan ( bi... bi..., olan... olan... kalıbını çok seviyorum) hani. 2005'te bi albüm çıkardı. Adını bilmiyorum ama vereceğim linkte görebilirsiniz sanırım. Yani ben gördüm de unuttum, tekrardan bakmaya üşeniyorum. Onun pek güzel de bir şarkısı var. Adı Change
isteyen olursa yollarım. Ne de olsa bir kere gmail'e düştükten sonra gerisi bir kaç tık tık.

Not: Bugün falımda şöyle diyormuş: "Trickster Mercury's retrograde can twist your tongue into expressing your truth in a convoluted manner. Today fewer words are better than too many."

Ah Hermes ah, senin şu retron yok mu, öldürür adamı. En iyi ihtimalle.

IVIIIVIIII VI

Ever: :) “Başkası değilim ben...” gibi anlamsız bir sitemle o ruh halini alıp götürmek de istemiyorum aslında :) ama işte...
Lasting: Başkası ne demek?
Ever: Başkasına eşlik ediyordum diyorsun ya :D
Lasting: Oradaki kastım benim eşlik edilen kişi ben değilim'i vurgulamak
Ever: Ne güzeldi o mahsur dönem cidden
tamam ok o zaman :D
Lasting: Ama şu anda başkasısın, ben de başkasıyım.
Ever: Oradaki kişi değilim evet. O anlamda diyorsan yani, evet kesinlikle başkalarıyız.
... da sana başkası olmayayım :)
Lasting: Yok ya geçmiş gitmiş Ever çok şey
Ever: Hı hı. Geçip gidiyor zaten hep oluyor bu... onu demiyorum ben.
Lasting: Ben de onu demiyorum.
Ever: Hmf
yaa sen beni geride bırakacaksın beraberliğimiz bitti diye :( en azından ben korkuyorum bundan.
Lasting: Ben seni geride bırakıyorum ama beraberliğimiz bitti diye değil. beraberliğimizin bitmesine yol açan …………………….. yüzünden.
Ever: :) ama ben, benim yine özde :)
Lasting: Kim olduğumuzu yaptıklarımız belirler.
Ever: İçimiz belirler
Neyse,
Olsun,
biz yine karşılaşırız bir şekilde... ben yine değişmiş olurum... sen yine değişmiş olursun... oradan devam ederiz artık nabalım :)
Lasting: peh
Ever: sensin peh :D
Lasting: ben yazar olacağım
Ever: süper
ben de müzisyen/dj/pazarlamacı/süpermen olacağım :D
Lasting: Venüs ve Ay'ın 9. evde ve Aslan’da olmasının yardımıyla ve Alçalan’ın Yengeç’te olmasının yardımıyla
Ever: anlamadım ben :D Venüs ve Ay’ın yazarlıkla ilgisi nedir?
ve Alçalan’ın?
Lasting: Hiçbirinin bir ilgisi yok – yazarlıkla.
Ever: Ne yardım edecekler peki?
Lasting: Çalışmama, yaratıcı olmama, mutlu olmama
Ever: Alçalan?
:D Ben sadece Jüpiter’ime tutunup uçabilirim :D
Merkürüm retro gölgesini de hafiflettim ya çok mutluyum o konuda


15 dakika sonra

Ever: İyi geceler
Lasting: Sana da

Çarşamba, Mayıs 28, 2008

Taslaklar

Tek oturuşta yazmayı seven bir insan olarak yarıda kalan yazıları bir türlü tamamlayamıyorum. Demin bir baktım bir çok taslak blog yazısı kalmış. Yüzde bin beş yüz bunları tamamlamayacağım için şöyle bi yayınlayıvereyim dedim. hiir dey kam.


Eğer sürekli bir yerlere giden bir insan olsaydım gittiğim yerlerde fotoğraf çekmekten sıkılmış olabilirdim. Oysa sadece 3-5 ülke gezmiş biri olmama rağmen bir türlü arkama güzel bir manzara veya mimari açıdan etkileyici bir yapı alıp fotoğraf çektiremiyorum. Feysbuk sağolsun tanıdıkların nerelere gittiklerini görebiliyoruz. Geçenlerde bir fotoğraf albümüne bakarken o kadar rahatsız oldum ki bu satırları yazıyorum. Bizim iki arkadaş bir yerlere gitmişler,

Her ne kadar Lüksemburg'u bilmesem de Be-Ne'deyken tadı damağımda kalan asıl şey asidi kaçmayan 1,5 litrelik kolalarıydı. Nasıl yapıyorlar ya da bizimkiler nasıl


Sonu çift sıfırla biten yıllarda koskocaman matematik kongresi yapıyorlar. Benim bildiğim şimdilik 2 tane oldu bunlardan. 1900'deki kongrede süper matematikçi David Hilbert 23 tane soru sordu. İkinci soru hakkında bir şeyler söyleyeceğim ben. Ennnn kabaca şekilde şöyle Hilbert'in sorusu: Sonlu sayıda mantıksal adımla kendisiyle çelişkiye düşmeyecek sistemler yaratabilir miyiz? (Aslında bu soru Peano aritmetiğinin tutarlı olup olmamasıyla ilgili de denebilir.)
Bundan yaklaşık on sene sonra Whitehead ve Russell devasa bir işe girerek Principia Mathematica'yı yazdılar. Her şey güllük gülistanlık. Paradokslara yer yok.
PM'den 20 sene sonra ise 25 yaşında Avusturyalı bir matematikçi herkesi şaşırttı. Kurt Gödel, öyle bir şey yaptı ki


25'ten 21 çıkınca sonucun 23'ten 19'un çıkmasıyla eşit olması bence 4 için çok güzel bir ortak nokta. Aslında bunu söylememin sebebi

Salı, Mayıs 27, 2008

CANIM CİĞERİM, SENİN İYİLİĞİN İÇİN BUNLAR

Sizlere Deryik Hanımla birlikte bir manifesto yayınlayacağımızdan bahsetmiştik. İşte beklenen an geldi ortak çalışmamızı sunuyoruz eşzamanlı olarak bloglarımızda. Vatana millete hayırlı olsun.

1. Net ol, ciğerimi ye.
2. Dürüst ol, ciğerimi ye.
3. Kılıçlar çekilirse kimsenin galip olmayacağını bil, ciğerimi ye.
4. Bir ilişki doğası gereği üçüncü kişileri dışarıda bırakmıyorsa bunu kabul et, ciğerimi ye.
5. "Ağır ol, mesafeli dur, derin bak"larını arkanda bırak, ciğerimi ye.
6. Beklentiyi yükseltme, ciğerimi ye.
7. Madem beklentiyi yükselttin, altına inme, ciğerimi ye.
8. Ne istediğini bil, ciğerimi ye.
9. Daha önemlisi ne istemediğini bil, ciğerimi ye.
10. On tane parmağımız var diye böyle bir listenin on maddeden oluşmak zorunda olmadığını bil, ciğerimi ye.
Not: Müessesemiz sorumluluk kabul etmemektedir. Lütfen kendi kişisel kullanımınız için başvurun.

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

The French Lieutenant's Woman

Emin memed me yesterday about something that I seem to have some knowledge: A book and a quote. Speaking is easier but writing is difficult for me especially in English - I'm fluent in Turkish but he didn't sobelemek me, he memed. That is why I will embrass myself in this very blog post.

I would like to talk about my favourite book "The French Lieutenant's Woman" by John Fowles. It was published in 1969 as the forth book of Fowles after, The Collector, The Aristos and The Magus.

The French Lieutenant's Woman, Sarah Woodruff, lives in Southern England, and she is a disgraced woman due to her former relationship with a French sailor. She's been called The French Lieutenant's Whore or sometimes just The Tradegy because the French sailor promised her to come back. She waits for the sailor every single day at the harbour. She never talks to, or looks at anyone. She is totally fucked up. Staring at the sea endlessly.

On the other hand other main character Charles Smithson, is a baronet (portrayed by Jeremy Irons on screen) and he is going the marry his fiancee Ernerstina - a young girl, daughter of a very rich businessman.

At the very beginning of the book, these two characters meet each other and their lives change dramatically. Especially Charles' does because he falls in love with Sarah. Contrary, we can never be sure whether Sarah loves him or not. Besides, we can never be sure that Sarah is a good person or not. Does she use Charles for some reason? Or it is just the case ambiguity is an indispensable element of women which men never could understand. Sarah is a woman, Charles is a man and thus, Gödel's incompleteness theorem is proven again in an ultimately different area!

I'm not sure where the story ends. Because there are (at least) 3 different endings ( first one is in the middle of book!) You may be confused about montage (putting together) probably because it is a Metafiction - fiction about itself and other fictions. It is not just a love story or a book with full of beautiful words, sentences or paragraphs. It is also a novel about writing a novel and the art of novel. Nonetheless, it does not tell promising things about its future of this art which was started by Don Quixote in early 17th century - very unfortunate, only three centuries for an art.

Whatever, nevermind.

I've put my favourite qoute on this blog a couple of months ago and you can read it by thru this link: Chapter 13

When I was reading that chapter I was in the very same room with Jim, and Jim saw me how I was affacted by those lines. Didn't give a response. Just smiled. Just happy for me. Alas, it is like yesterday.

Well, for the sake of Richard Dawkins (would you know that our little blog game "sobelemek" created by one of the most enlighthened people - Mr. Dawkins) I meme Deryik and Hibon. Deryik, you may write in English, however, Miss Hibon you should write in German - our favourite language of all times after Turkish.

Perşembe, Mayıs 22, 2008

CCXXXVI

Doğal bir güzelliğin ortasına dikilen sikindirik laz müteahhit binası ile kendiliğinden yeterince güzel, enteresan ve ilgi çekici birinin içine yerleştirdiği sikindirik davranış kodları arasındaki 7 benzerliği sayınız.

Yanıtlarınızı mailto:lazmuteahhitimvecokmutluyum@always.com yollayın. Yardımcım Mailer Daemon benim adıma anında cevap yazacaktır.

Doğru Yalan

O kadar çok doğru şey söylüyorum bu blogda kendim hakkında, tamamıyla yalan bir hayat sürüyorum sanırım.

Başka bir açıklaması olan?

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

Castor & Pollux

Thoth bir Mısır tanrısı. Ra'nın kalbi ve dili. Yunanlar onu kendi tanrıları olan Hermes'e benzetiyorlar. Romalıları saymaya gerek yok onlar Hermes'i bire bir alıp Mercury yapıyorlar.

Dün itibariyle tekrardan ikizler burcuna girdik hep berabercene. Dünyanın Güneş etrafındaki dönme süresi elbette pek evrensel bir sabit olmadığı için her sene ufak kaymalar oluyor ve senelerdir süregelen bu kaymalar sonucu aslında bu burçta doğan insanlar İkizler Takımyıldızının sınırları içerisinde doğmuyorlar. Aslında siz bu "erkenikizler" boğa burcunuz malesef. Ben tabi "mutable" burcun "mutable" evresinde yani üçüncü evresinde doğduğum için boğa olmaktan sonuna kadar uzağım neyse ki Yengeç olacak kadar allahınsevgisiz bir kulu değilim.

Whatever, nevermind.

Tekrardan Merkür etkisinde bir ay beni bekliyor. Biliyorsunuz Merkür'ün iki yüzü var, biri aydınlık olan ve İkizler'e atfedilen. Diğeri de karanlık olan ve Başak burcuna uygun görülmüş. Tabi yok böyle bir şey aslında. İki yüz de aynı.

Aynı şeyin farklı bir çok yüzünün oluşun onun gerçekliğinden şüphe duymamıza yol açacak en son şeydir. Tabi bunu çok yüzlü insanların söyledikleri temellendirme boklarından biri olarak da görebilirsiniz. Doğrudur. Ama çok ufak bir kısmıdır.


Not: Sanırım buranın çok sıcak oluşu az olan beyin kıvrımlarımın gevşeyip "dineyçıring"den muzdarip olmasına yol açtı.

CCCXXIII

Bir çok insanın anlatacak bir çok anısı, hikayesi var. İyi şeyler, kötü şeyler, çarpıcı ve etkileyici, şaşırtıcı, komik şeyler. Benim de anlatacak bir çok anım ve hikayem var, yalnız bunların hepsi sadece komik şeylerden oluşuyor. Ne başarılarım ne de başarısızlıklarım var. Hayatla olan ilişkim bazı insanların ürettiklerine hayranlık duymak ve söyledikleri komik şeylere gülmek.

Gülmek, eğlenmek günün 24 saatinin çok az bir kısmını doldurabiliyor sadece. Haftalara, aylara ve yıllara çıktığımda ise ortalama kahkaha sayım evrenin yoğunluğunun sıfır oluşu gibi sıfıra yakınsıyor.

Peki ne yapıyorum acaba geri kalan sürede? Son 8 aydır genellikle çalışıyorum hava aydınlıkken. Akşamları ise üstü örtük bir şeyler yazıyorum.

Geri kalan zamanlarda ise düşünüyorum. Bu belki de benimle ilgili beğendiğim tek özelliğim. Oğlaklar gibi "I do", Koçlar gibi "I am", Boğalar gibi "I have", Aslanlar gibi "I appear" benden çok uzak şeyler. Pek bir şey yapmam, kendimi ortaya koymam - vurgulamam, hele altımı hiç çizmem. Sahip olmak ise boş.

Ben İkizlerim, düşün düşün boktur işindir myphilosophy.


Not:

- Anne ben vampir miyim?
- Evet oğlum??
- Babam?
- Evet.
- Amcam, dayım, teyzem, kardeşlerim?
- Evet.
- Alla alla.
- Ne oldu yavrum?
- Karanlıktan korkuyorum mnskym

Pazar, Mayıs 18, 2008

Another Rather Lovely Thing

Iron Man'in filmi gelmiş. Robert Downey Jr. oynuyormuş. İzlemedim. İzlemem sanırım. Eminim filmde bin beş yüz defa Iron Man'in zırhının pili bitecek. Tony Stark ne yaparsa yapsın olacak ve tamamen korunmasız kalacak.

Bir değil iki değil. Üç değil beş değil. Her zaman böyle olur zaten. Her seferinde kendisine bu son dese de gün gelecek içinde bulunduğu durumun heyecanına kapılacak, pillerini sarj etmeyecek ve kalkanı hiçbir işe yaramayacak ve oradan koşarak kaçmak zorunda kalacak.

The Assasination of Jesse James by Coward Robert Ford filmi var bir de. Warren Ellis çalıyor kemanı. Jesse James Robert Ford tarafından öldürülüyor. Jesse'yi Brad Pitt oynuyor. Filmin sonu belli. Belki cinayetin olduğu yerde bitirmiyorlardır ama filmin sonunu biliyoruz. Ölümün olduğu yerde daha kesin bir son yok zaten.



E. ile birlikte yatağın kenarına oturdular. N., isterse ona bir öpücük de verebileceğini söyledi ama E. kızın ne demek istediğini anlamadığı için ümitle elini uzattı.
N. afallamıştı. 'Öpücüğün ne olduğunu bilirsin mutlaka, değil mi?' diye sordu.
E ise ciddi bir tavırla, 'Verdiğin zaman öğreneceğim' diye yanıtladı. N. de çocuğun duygularını incitmemek için ona bir dikiş yüksüğü verdi.
'Şimdi' dedi E. 'ben de sana bir öpücük vereyim mi?' Belli belirsiz bir resmiyetle, 'İstersen' diye yanıt veren N., yüzünü E'ye doğru eğdi. E. ise kızın avcuna meşe palamudundan bir düğme bıraktı. N., yüzünü yavaşça geriye çekip eski durumuna döndü ve E.'nin öpücüğünü boynundaki zincire takacağını söyledi kibarca. Onu o zincire takması iyi oldu çünkü düğme daha sonra kızın hayatını kurtaracaktı.

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

Rather Lovely Thing

E. bunun nedenini anlamadı ama N. anlamıştı ve E. çocuk odasının penceresine W.'yi görmek için değil, masal dinlemek için geldiğini itiraf edince, N. birazcık düş kırıklığına uğradı.
'Ben hiç masal bilmem' dedi E. 'Kayıp çocukların hiçbiri masal bilmez.'

P.P-J.M.B

Salı, Mayıs 13, 2008

B. R.

To be without some of the things you want is an indispensable part of happiness.

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

9 & 14

8 Mayıs'taki E.N. konseri iptal edilmişti. Sebep olarak ise şöyle bir açıklama yaptılar: For family reasons. Bu elbette kibarlıktan yapılmış bir açıklama. Gerçek sebep ise başlıktaki iki sayıda gizli.

Bir plak şirketiyle çalışmadıkları için albüm finansmanını sağlamak adına her albümden önce destek topluyor E.N. Türkiye'den toplam destekçi sayısı 14. Sadece 14 kişi yeni çıkacak albüme destek olup onun special edition'ını almayı tercih etmiş.

9 sayısı ise çok daha trajik. Son albümün Amazon vs ile Türkiye'deki satışı. Bunlardan bir tanesi de benim. Daha geniş kapsamlı versiyonuna sahip olmama rağmen sırf destek olsun, Türkiye'de de sizi dinleyenler var demek için almıştım ve Burak'lara hediye etmiştim.

Böyle olunca elbette bu adamlar da gelmezler Türkiye'ye. Siz olsanız gelir misiniz?

Konser haberi çıkınca Duygu'yla Facebook'ta bir "event" oluşturduk. 600'e yakın insanın aslında Neubauten'i ne kadar çok sevdiklerini, dinlediklerini gördük. Ha ha, çok gülüyorum. 9 tane albüm ne demek ya???

Ben Neubauten'i çok sevmeme rağmen endüstriyel müziğin diğer sanatçılarına pek ısınamadım. O yüzden hiçbir şekilde "abii ben endüstriyel dinliyorum, şahane, hatta full mp3 koleksiyonum var" modlarına girmiyorum. Girenler var ama. Münferit tabi. Tüm -mış gibi yapıp aslında hiçbir şey yapmayanlara Anadolu Rock öneriyorum.

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

CCCXIV

2007 yılında subprime "Word of the Year" olarak seçildi. Emlak yatırımlarından o kadar çok insanın başı yandı ki! Oysa ondan çok daha güzel bir kelime vardı: Googlegänger. Google'da kendi isminizi arattığınızda çıkan başka kişilere Googlegänger diyorlar. Bu kelimenin integralini aldığınız zaman Almanca orijinali olan Doppelgänger'i buluyorsunuz.

Bir de "Unwort des Jahres" var, nasıl çevirilir bilmiyorum. Yılın kelimesini seçiyorlar gene ama Wort'un başında olumsuzluk eki var. Kelimenin kendisi olumlu bir manaya geliyor gibi gözükse de aslında insanlık açısından kötü anlamlar taşıyanlar arasından seçiliyorlar. Mesela 2005 yılının Unwort des Jahres'i Entlassungsproduktivität. İnsanları işten çıkarmanın üretimde ve verimlilikte bir etkisi olmadığını, gönül rahatlığıyla insanları işlerinden çıkarıp aç sefil bırakmanın toplam iyilik adına bir zararı olmadığını anlatıyor bu kelime.

Neyse, elinizin altında Google var.

Benim bu seçimleri yapanlardan ne eksiğim var. Ben de Yüzyılın en bi Unwort'unu seçeyim dedim demin.

Blue kelimesinin hüzün anlamına gelmesi kadar saçma, ahlak dışı, utanç verici, aptalca bir şey olamaz bence. Gökyüzünün en güzel rengi nasıl insanı hüzünlendirir anlamıyorum. Saçma işte. İngilizcenin aklını seveyim. Blue kelimesi yüzyılın unwort'udur.

Türkçe'de ise her ne kadar kelime olmasa da "Götüme benziyor" lafı da bir unwort'tur. Şahsen ben çok beğendiğim şeyler için bu tabiri kullanırım. Hele ki Divan kitabının 313. sayfasında yazan şu satırları okuduktan sonra iyice eminim:

"Bak senin ne muhteşem bir erkek olduğundan şüphem yok - o küçücük, dayanılmaz göte kim karşı koyabilir?"

Yaşa Irvine D. Yalom!

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Sevgili Günlük

Sevgili Günlük,

Şu sıralar içim biraz garip. Yapmak isteyip de yapmadığım, yapmak için can attığım ama yapamadığım, gerçekleşmesini çok isteyip bir de ötesini düşündüğüm için gerçekleşmesini istemediğim bir kaç şey var.


Sevgili Günlük,

Hâlâ çok salak korkularım var. Büyüdükçe geçer sanıyorum ama her sabah yanıldığımı görüyor ve tekrardan teslim oluyorum.


Sevgili Günlük,

Özünde her şey çok basit. Bu dış etkenleri kim araya sokuyor bilemiyorum. Bulsam alnını karışlayacağım.


Sevgili Günlük,

... choose me to have you and love you.

Salı, Mayıs 06, 2008

The Stars

Masalsız gecelerin ardından geçen zamanın izinde hiçbir soru sormadan her şeyi cevaplayan ve cevaplayacak yıldızlar: Her birinizin hastasıyım.

Gillian: I don't know what to say.
David: The stars, Gillian darling! Ask the stars!

Cuma, Mayıs 02, 2008

CCCXVIII

Hazır modumdayken biraz daha devam edeyim - "Bazen" temasına. Hafıza insanla ilgili olan bir çok şey gibi enteresan. Bazen çok basit şeyler insanı geçmişe ışınlıyor. Hatırlatıyor geçmişi. Tekrardan yaşatıyor.

İşte bazen ben de durur düşünürüm. (pek inandırıcı olmadığının farkındayım) Geçmişin en güzel tarafının çoktan geçmiş olmasının verdiği rahatlığı bir kenara koyarım kötü şeyler için. İyi şeyler içinse bitmiş olmasının verdiği hüzün vardır.

Geçmişteki her şey öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuşlar. Şimdiki zamanı bilmiyorum. Gelecek ise zaten saçma.

Bugün çok eskiden yaptığım bir internet sayfasını hatırladım. Varlığını tamamen unutmuştum. bugün baktığımda zaten o sayfaya toplamda 227 kez bakılmış. Yüzünü ben, yüzünü başka biri oluşturmuştur. 27 de alakasız.

Hayat çok enteresan. Mesela acaba şimdiye kadar kime onun istediği şekilde davranmışımdır diye merak ediyorum. Kimin benden beklentilerini yerine getirebilmişimdir? Kim destek istediğinde onun yanında oldum? Kimin heyecanla yaptıklarını sukunetle karşıladım veya onun hevesine, heyecanına ortak oldum? Kimin ufkunu açtım ya da kime kendisini tanımasında yardımcı oldum?

Bir çok insanda başarısız olduğum çok açık. Bunların başında Medeu ve Jim geliyor. Geri kalan liste de kabarık ama ne yapalım artık. 160 karakterde anca bu kadar.

Bazen

Bazen ( özellikle karşımda biri yokken, kendi kendime, aslında durmadık yere) o kadar çok "salakça" düşünürken yakalıyorum ki kendimi anlatamam. Bu salakça düşünceler ondan sonra gerçekleşiyor ve ben iyice aptal oluyorum. Özellikle böyle aptallaştığım zamanlarda beni aptallaştıran kişiye karşı kötü hisler ekiyorum. Bu ektiğim kötü hislerin hiçbiri biçmiyorum eğer ısrarla çevremde durmuyor ya da bir şekilde müdahil olmuyorsa bana. O durumlarda hiç acımam betona çakar gibi davranırım. Ancak genelde böyle olmaz. Özünde soğuk bir insan olunca mesafe dediğin, engel dediğin, yok sayma, umursamama dediğin şeyler elinin gerçek anlamda kiri oluyor. Büyük bir rahatlıkla "sketch book"ta yeni bir sayfaya, bir tane daha yeni bir "boş sayfaya" geçebiliyor insan.

Tabi şöyle de düşünebilirim: Aslında (bu kelimeyi de yerli yersiz çok kullanıyorum) hiç de umursamaz, hiç de soğuk biri değilim. Sadece olumsuz bir durumla ( in my manner ) karşılaşınca thermal cycler gibi çat diye sıcaklığımı düşürüyorum. Sadece thermal kısmı tabi. Yükseltemediğim için bir "cycle" oluşturamıyor. Ne yapak anuğakoyim, insan dediğin defolarının toplamı. En azından ben.

Geçmiş Zaman Olur

X: Niye inanmıyorsun ki? Senin hayatında seksten daha güzel bir şey var mı?
Y: Var tabi.
X: O zaman senin seks hayatın başarısız.
Y: #$!![!!!?}/^?`!^`$]
Bir şeyleri anlatmaktansa bir şeyleri işaret etmek bazen daha iyi. Bir kaç bakınız vereyim:


Schumann.
Rothko.
Cibran.
Janacek.
Faralya.
Pessoa.
Bosch.
Dix.
Koman.
Dawkins.
Gent.
Ayşe.
Özge.
Kürşat.
Metehan.
Erik.


Bi de ben tabiyyyyy.