Cuma, Şubat 29, 2008

The Ballad Of The Bangkok Novotel II

Taylandlılar Kraliyet ailesine tapıyorlar. Kral, Kraliçe, Prenses vs (Prens de vardır herhalde) Tayland'a gelmeden iki gün önce Kral'ın kız kardeşi (84 yaşında) vefat etmiş. (Allah uzun ömür versin Kral da 81 yaşında) 20 yaşından gün almamış rehberimin dediğine göre Tayland'daki herkes çok üzgünmüş. Üzgün hallerinde bile o ünlü "Tay gülümsemesi" var suratlarında. Krallarını o kadar çok seviyorlar ki kral ne derse inanıyorlar. Otoritesini halkının ona duyduğu sevgiden alıyor sanırım. ( He he, şaka lan şaka, Kraliyet hakkında kötü konuşmak bir suç bu arada ama çok seviyorlar yine söylemekten geri duramıyorum.)


Bangkok'ta akan bir nehir var. Çok pis koktuğu için fazla muhabbet etmedik, adını bile bilmiyorum. İşte o nehirde bir tekne kiralayıp dolaştım uzunca bir süre. Times dergisine kapak olmuş bir "yüzen pazar"ları var. Standart bir kanal-nehir turu. Sudan ucuz tabi. Sonra Kraliyet sarayının oraya en yakın iskelede attım kendimi karaya. Hemen yardımıma Taylandlılar koştu sağolsun. Evine bile davet etti bir tanesi sağolsun. "Törene katılacağım" deyip topukladım anında. Sonra Topkapı Saray'ıyla boy ölçüşemeyecek ama Beyaz Saray'ın taaaamına koyacak Saray'a gittim. 16 lira civarında bir parayı bayılarak girdim. Kral hala orada yaşadığı için (sanırım) sadece bir bölümü açık halka. Uzunca bir süre de böyle devam edecek gibi gözüküyor. O kadar çok altın var ki kendimi evimde sandım bir an. Şimdi burada tur rehberliği yapacak durumum yok elbette, gidin görün. En az 3 saatinizi harcayın. Her taraf Buda heykeli, yanlış saymadıysam da 16 adet tanrı figürüyle dolu. Tanrıları Yunan tanrıları gibi yakışıklı, kuvvetli, güzel ve alımlı değiller. Yandan yemiş hortlaklara benziyorlar. Onu gördükten sonra da Bangkok'un tam bir Baba kenti olduğunu anlıyorsunuz. İnsanın içindeki vicdana, korkulara ve saygıya seslenen ve o doğrultuda gitmesini sağlayan bir yapısı var. ( En azından güneş batana dek.)

Biraz dinlenip sokakta satılan adını anlamadığım şeylerden içip yemeye çalıştıktan sonra hayali rehberim "Lone Lee Planet" eşliğinde Wat Arun'a yani The Temple Of Dawn ya da daha anlaşılır bir şekilde Şafak Tapınağı'na gittim. Tam bir mühendislik enteresanlığı. Merdiven çıkıyorsunuz sürekli. Bir basamağın uzunluğu 35-40 santimetre ve 42 numara ayakkabıyı anca dolduran bir eni var. Tüm şehir ayaklarınızın altında. Gökdelene çıksanız daha az zevk alacağınız kesin.


Hava kararmaya başlayınca vampirler ortaya çıkıyor yavaş yavaş. Arka sokaklara doğru ufak bir yolculukla yeni masaj salonları görebiliyorsunuz. Amsterdam'daki Kırmızı Fener Sokağı'na gitmiş olanlar kabinler arasındaki duvarların kaldırılmış olduğunu hayal etsinler. Aynı formatta bir çok Tay emekçisi ve onları izlemeye gelen turist kafilelerini görmek mümkün. Tabi Amsterdam'daki soğuk ve çeşitli yapı orada yok. Oldukça sıcak insanlar. Duyduğum kadarıyla önce bir tay-masajı, sonra bir yağ masajı, akabinde güllü müllü bi şeylerle yıkıyorlarmış. Çeşit yok ama malesef. Hepsi Tay.

Burada ayrı bir paragraf açıp yazarın sesi olarak müdahale etmem gerektiğini düşünüyorum: Tayland'da para karşılığı seks yapmak halk tarafından pek de olumsuz karşılanan bir şey değil. Oraya giden insanlar için de bu ya bir zevk oluyor ya da acınacak bir durumun göstergesi. Asıl acınacak olanların ben Taylandlıların olduğunu düşünmüyorum. Oraya "turist" olarak giden herkesin ( ben dahil ) oradaki durumdan sorumlu olduğu acı bir gerçek. Phuket ve Singapur kısımlarına geldiğim vakit tekrardan vurgulayacağım bunu. Madem öyle peki bunları neden anlatıyorsun diye soracaklar varsa hemen söyleyeyim. Tekrar tekrar aynı şeyleri anlatmaktansa (Nası geçti tatil, ne yaptın, nereleri gördün? sorularına) [Ülen tekrardan okunmaya başladı ya bu blog açıklama yapma zorunluluğu başgösterdi aniden]

Gitmediğim ama gidenlerden duyduğum kadarıyla "bizzzzzarrrrrre" şovlar var. Şişe kola açmak, düdük çalmak, sigara içmek ve bilimum kaptan mağara adamıcılık hareketlerinden oluşuyor. Mal bulmuş mağribi gibi izleyen insanlarla beraber güzel bir şovmuş.


Gece masajına gittiğimde masözüm "Evren beni Phuket'e götür" dedi. Ben de "Niye?" diye sordum. Sanırım yanlış cevabı verdim. Eşşeklik işte. Ama bunun daha kötüsü Phuket'te 6 (altı) tane Portekizli kızın teklifini geri çevirmemdi. Hayatımda böyle kombo çekmemiştim. Ah salak kafam ah... Yahu hadi 1 insan "Evren gel seni diskoya götüreyim" dese bir ihtimal diyeceğim ama 6 (altı) tanesini geri çevirmenin, hem de istemeden, Jeff Murdock'a yaraşacak şekilde sıçmam kendime kendimi bir kez daha çok iyi tanıttı.

Perşembe, Şubat 28, 2008

The Ballad Of The Bangkok Novotel I *

Bangkok ya da kendi dillerinde "kunn têêêp" yani melekler şehri. Los Angeles'ın kardeş şehri olduğunu sanmıyorum, sadece isim benzerliği.

Bangkok (Türkçesinin neden Bankok olmadığını çok merak ediyorum bu arada) gerçekten çok pis kokan bir şehir. Belki halkı için şehrin her tarafına sinmiş olan bu koku rahatsız edici değildir. Ne kokusu diye sorsanız söyleyemem ama. Daha önce hiç koklamadım bu "nereye gitseniz burnunuzu bırakmayan" kokuyu. Havaalanından iner inmez karşılıyor ve kurtuluş yok. Eminim Bangkok'un "clean room"larında bile sinmiştir. O yüzden bundan sonra satın alacağım elektronik eşyalarda "made in thailand" yazısını görmek istemiyorum. Kaynağını bilmediğim ve asla öğrenmek istemediğim bu kokuyu bir kenara bırakayım en iyisi.

Çok güzel masaj yapıyorlar. Hakikaten diyorum. En tırış yere gitseniz bile ( ben gittim ) memnun ayrılmamak pek olası değil. Masaj biraz sert ama. Aklınızda bulunsun. Benim içimdeki Kont ya da Baron (her ne zükse artık) Masosch'un canlandığını hissettim. Hemen heyecanlanmayın ama. Kelepçe, kırbaç filan yok. Hatta soymuyorlar bile. ( Soyunmak ve masözün çıplak teninize dokunmasını istiyorsanız biraz daha fazla para verip hiçbir işe yaramayan "oil massage" yaptırmanız lazım.) Güzel masaj allah için. 3 tane masözü Türkiye'ye getirip bir salon açsam zengin olurdum.

Tayland'ın milli ulaşım aracı tùk tùk. Motosikletten bozma 3 tekerlekli dünyanın en sikko aracı. Gaz maskeniz yoksa kesinlikle binmeyin. Açık havada karbon mono ve dioksit, kurşun ve iğrenç Bangkok kokusuyla ölmeniz çok olası. Ayrıca çok pahalılar (Tayland şartlarında elbette), onun yerine üzerinde "Taxi-meter" yazan taksilere binin. Hem konforlu hem ucuz hem de kazık yemiyorsunuz. (Bir şeyin ucuz olması kazık yemediğiniz manasına gelmiyor.)

Dakika bir gol bir deyimi orada da var. Arkadaşlık kurmaya çalışan bir çok Taylandlı var. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Taylandlılar organize dolandırıcılık işinde dünya beşincisiymiş. İkinci dakikada Galatasaray'dan, Fenerbahçe'den bahseden, Türkleri ne kadar çok sevdiklerinden bahseden "Yamyam Dolandırıcılar" çevrenizi sarabilir. Tikatli olun.

Ben tabi zeki bir insan olarak onlardan uzak durdum. Elbette bir sefa pezevengi olarak da toplu taşımadan kaçındım. Ancak tavsiye ederim toplu taşımayı. (Yalnız trafiğin soldan işlediğini unutmayın. Ben uzunca bir süre bu araçların kapıları nerede diye kafayı yedim. Allahtan önceden söylediğim gibi zeki bir insanım. Bir sonraki güne geçmeden, akşamüzeri fark ettim.) Yalnız kadınlara bir uyarı; kalabalık otobüslerde keşişlere dokunmamaya azami özen gösterin. Bu garibanlar kadın denen şeytani yaratığa dokunamıyorlar. Sanırım dünyanın en mutlu insanları onlar.

Kadın demişken Bangkok'taki ikinci güne geçeyim. İlk gün zaten geç vardım şehre. Ertesi gün ise Novotel otelinden başlayan yolculuk daha farklıydı.

*Nicky Wire'ın söylediği bir şarkı. Manics'in en siktiriboktan şarkılar sıralamasında 2 numara. Ama gönüllerdeki yeri bir başka elbette bundan sonra.

CCLXXV

The thing about working with time, instead of against it, he thought, is that it is not wasted. Even pain counts.

URSULA K.

Pazar, Şubat 17, 2008

CCLXXIV

Yüz metreyi 29 saniyenin altında koşabilirim.
Der Erste Bach benim.
Hayatım boyunca tek bir kötü kitap okumadım.
Hayatım boyunca yüzlerce kötü film izledim.
Hiç sevgilim olmadı.
Ortaokuldan bu yana saçlarımı boyarım.
Castor ve Pollux benim için Face/Off'ta oynayan iki kardeşten ötedir - 33'le 50 ışık yılı arasında.
Fayf öööro fiya ööörosents diyen kadınlara taparım.
Dünyanın en süper mükemmel icadı "new no new age advanced ambient motor music machine"dir.
Bu makinenin içinde bir şarkı uyur ve adı "NNNAAAMMM"dır.
Bir daha doğsam Miró'ğlu olurdum.
Lost adasına düşersem önce Sun'ı kurtarır ve hamileliğinin rol icabı olmasını umut ederdim.

Cuma, Şubat 15, 2008

15 Şubat

"Yahu abazanlar günü geçen sene değil miydi?" diye düşünüyordum, bu sene de varmış halbuki. Bence bunun tarihi 29 Şubat olarak değişmeli. Böylece sadece dörde tam bölünen yıllarda bu günü kutlarız. Tabi hem dörde hem de yirmi beşe bölünen yıllarda gene 29 Şubat olmuyor. Gerçi 16'ya ve 25'e bölünen yıllarda gene bu günü kutlamak mümkün. Ulan bi takvim yapıyorsunuz şu günleri bi rayına oturtamıyorsunuz. Bu kadar karışık takvim mi olur? Sokayım böyle güneş takvimine. Dünya'yı mı yavaşlatırsınız ne yaparsınız bilmem. Yetkililerden buna acil çözüm bulmalarını bekliyorum.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Neden Blog Yazıyorum?

Ben doğuştan artist ve kasıntı bir tip olduğum için blog yazarım. Kanımda hava atmak çok olduğundan CO2 oranım düşüktür. Kendimi olmadığım gibi göstermeye çalışır, manitaları ağıma düşürmek için planlar yaparım. Hiç gitmediğim filmler, hiç okumadığım kitaplar üzerine ahkam keserim. Aslında hiç dostum olmadığı halde sanki çok sevilen bir insanmışım gibi davranırım. Ne de olsa kim nereden neyi bilecek? Dünyanın en duyarlı insanı olarak gösterebilirim kendimi veya isimleri bende saklı gizli birkaç blogger gibi hiç olmayan sevgililerime ağıtlar yakarım, hiç yatmadığım kadınlardan bahseder, tuvalet rulosunu doldurmayacak penisimden bahsederim. Neyin ne kadar doğru, neyin ne kadar eksik, neyin ne kadar yanlış olduğunu kimsenin (doğası gereği) anlayamayacağı bu internet aleminde at koştururum. Yeni insanlarla tanışmak istiyormuş gibi durup aslında “kitle”nin ne kadar sıkıcı ve tekdüze olduğunu bilip bundan uzak dururum. Arada birkaç kişi çıkar belki karşıma farklı olarak. Onlarla başka konuşurum. Ama sen bilemezsin başkasıyla nasıl konuştuğumu. Mesela hiç sevmediğim halde birisine aylarca “aşığım” diye takılabilirim. Emin olamazsın bir türlü. Ben yansımalardan oluşan bir kolaj çalışmasının son ürünü olarak hizmet veren bir blogger’ım. Benim amacım tamamı ne tam doğru ne tam yanlış bir hayat sunmak. Okuyucu ya bunu bir romanmış gibi okur ve kurguladığımı zanneder ya da bunu bir hayat olarak düşünür ve arkasındakileri merak eder. Oysa ikisi de değildir. Blog bir aldatmacadır. Hayatın kendisi de öyle tabi. Blog da onun bir yansımasıdır. Blog yazarım çünkü hayatımın özel olduğunu ve buna tanık olunması gerektiğini düşünürüm.

Salı, Şubat 12, 2008

Pazartesi, Şubat 11, 2008

CCLXX

İlk plan Avrupa'ya gitmekti. Amsterdam'dan Paris'e inmek. Sonra Avrupa zaten burnumuzun dibi. Her zaman gideriz diye uzak bir yerler baktık. Avustralya çok uzak geldi gözümüze. Tayland'a gidelim dedik. Vazgeçtik, Küba'ya gidelim, memleketi Castro yaşarken görelim istedik ama Küba'dan da vazgeçtik. Tayland fikrine tekrardan sarıldık. Phuket'te kıçımızı yaymaya karar verdik. Öncesinde Bangkok'ta, sonrasında da Singapur'da yaymak üzere...

Ayarlamaları yaptık. Biletleri aldık, rezervasyonları yaptık, işlerimizi ayarlamaya başladık. 10 gün kaybolmak ciddi bir şey.

Oysa birden çok ciddi bir iş çıktı. Tatili iptal ettik toptan. Paralar yanmak üzere. İş her zaman önce gelir ne de olsa. İşten kazandığımız paralarla gidiyoruz sonuçta.

Bugün de ibre gene ters döndü. İşleri ayarlama ihtimalimiz çıktı. Hazırlıklara başladık. Cuma gününe kadar belli olur artık. Sonuç tatilden yana çıkarsa 6 aylık çok yoğun çalışmanın ardından 3 kişi 10 günlük bir tatile çıkacağız.

Her şeyin hayırlısı.

CCLXIX


Bu memleketi seviyorum.



Perşembe, Şubat 07, 2008

İsmet ya da Açlık Ustası

130 km/saat hıza 2,3 saniyede ulaşabilen geceyarısımavisi kostümlü İsmet volkmeninde "bir başka cumartesi gecesi" şarkısını dinlerken kendini geçmişte yakalar. Kendisine tepeden bakılmasından çok hoşlanan İsmet durumun aşağıdan çok daha farklı göründüğünü acı verici bir şekilde fark eder. Ufak bir mühedislik kusuru olarak da görülebilirdi bu durum. Ancak yediği kazıklardan ötürü boyu uzayıp bir de üstüne taksitle periskop aldığı için bunu tüm boyutlarıyla, tünelin ucundan gelen minnacık ışıkla...

-

Son bölümde 1998'e geri döneceğini belirten alteregosuna gülen İsmet, buradaki gerçek patronun kendisi olduğunu hatırlatır ona. Daha da eskiye dönmesi gerektiğini çünkü şimdiki durumla benzerliklerin aynılık boyutlarında olduğunu bildirir. Her ne kadar İsmet sırtta taşınan bir yük olmasa da bazen bu talepleri onu oldukça yorucu biri haline getirmektedir. Ayrıca herkes her şeyin farkındadır. Farkında olmadığımız İsmet ise yoktur.

-

İsmet'le Açlık Ustası arasında bir ilişki kurabilene bir adet panter yollamayanla kimin ilgileneceğini herhalde söylemeye gerektur.