Cumartesi, Ocak 26, 2008

CCLXIV

Galler'den çıkan en iyi ikinci grup dünyanın en üst düzey kıllı hayvanlarından oluşuyor. Onların "Sali Mali" isimli bir şarkıları var. Sali Mali bir kadın ismi. Sali'ye aşık solistimiz dünyanın sonu yaklaşırken ne yapmak istediğini anlatıyor şarkı boyunca. Tabi Super Furry Animals Galce söylediği için anlamak pek mümkün değil. Ossun.

İşte böyle. Sali'yle Salı arasında bir nokta kadar fark olsa da ben bu şarkıyı birisine hediye etmek istiyorum. Gavuristanda salı günlerini iple çeke çeke zamanımızı çalma bundan sonra olur mu?

Ya tabi işin bir de üzücü tarafı var kendi açımdan. Gökten Sali yağsa bana Robinson'un Cuma'sı düşer.

Not: Artık kendimle dalga geçip gülemiyorum bir önceki paragrafta görüldüğü gibi. Hemen honlayn ol lan horoskop Kürşat. Gel de Metehan'la bi kafakola alalım seni. Üç vurup bi sayalım. Sen komik olaylar anlat biz de gülmeyelim. Sen de bize küfret, sonra seni teselli edelim. Duygu sömürüsü yap, s.ktir çekelim. Rolleri değiştirelim, sıra ikinize ve ikimize geçsin. Nerdesin lan allahsız tosbağa, çok özledim. Ayı geliyor gelecek hafta, baytar ona sıcak iklim önermiş. Afrodit'e gidicez, pavyonmuş, senin gittiğin yerlere benzemez, erkek adam gider oraya. Öyle iki bira içmek yok. Oturur oturmaz 6 tane şampanya patlatıyorlar, tanesi 120 dolardan. Hee ne sandın olm, soğan s.kimiyiz????? Özledim. Çok.

Cuma, Ocak 25, 2008

İsmet'in Geri(ye)-Dönüşü

Aylardır sessiz, sakin ve gönülden ilerleyen, saman altından suları yürütemeyip günışığına fışkırtan İsmet isimli dünyanın en taraflı karakteri, düşünceler selinden çıkıp beyin fırtınalarında boğulmanın alnı açık, başı dimdik durmanın tek yolu olduğunu kendisine anlatamadığı için dargın ve yorgun ve argın yoluna tırmanmaya ve ayağına takılmaya çalışan sırnaşık sarmaşıklardan kıvrak hareketlerle sıyrılmanın kendisini "fedâ" etmesi gerektiğini düşündüğü bazı (the) konulardan kurtulmasını sağlayacak tek yol, bir tek, tek bir yol olduğunu kabullendirmeye uğraşmaktan oldukça usanmıştır. "Kendimi her zamanki yollardan değil de başka şekillerde rahatlamamın zamanı geldi." deyip kendisini oluşturan evreni anlamaya yönelik adımlar atmayı 120 derecelik muazzam açısına borç bilir. Kendi evreni ona 5 tane çek yazar. İlk çekin ödeme tarihi 1998'dir. Kendisinden 10 sene önce tahsil etmesi gerekirken artık onu bireysel emeklilikten faydalandırabilir oysa 1 sene sonra.

Haydi İsmet vakit tamam. Hep kendinden bahsetmeyeceksin ya, biraz da mağaracılık yapalım. Sene 1998, mevsimlerden pastırma sıcakları...

Salı, Ocak 22, 2008

Interventionist God

Kimse bana sormadan ben cevaplayayım. Neye inanıyorum?


And I believe in Love
And I know that you do too
And I believe in some kind of path
That we can walk down, me and you
So keep your candles burning
And make her journey bright and pure
That she will keep returning
Always and evermore


Nick Cave'i ortason'da okumuştum. 10 sene olmuş, vayanasını. Fotoğraflarını görüyordum Roll'da. Nedendir bilinmez sesini Johnny Lang gibi canlandırmıştım kafamda. Sonra Akmar'dan bir kasetini aldım. Royal Albert Hall konserinin bir kaydı. Sonradan öğrendim, aslında o best of albümünde çıkan bonus cd'ymiş. Whatever.

Genellikle kitap, kaset vs aldığım zamanlarda çok heyecanlı olurum. Hemen dinlemem, hemen okumam gerekir. Bu sefer öyle olmamıştı. Roll'dakilerin aklına uyup harcamıştım paramı. Zaten kaset 45'lik olduğu için iyice ilgimi çekmedi. Bir kaç gün sonra "madem para verdim dinleyek amuğakoyim" dedim. İlk şarkı çaldı ve herrr şey birden değişti.

Bargeld, The Bad Seeds'i bıraktıktan sonra kim ne derse desin artık Badsiidz diye bir şey kalmadı. Bad Seeds'i göremediysem de ilk 10'umdaki Nick Cave'i canlı izleme fırsatını da bulmuştum. Allahınzevgilikuluyugkh vahâllaha ya haci.

Nick Cave frenklerin "intravenous" dediği "damardan" şarkı sayısı oldukça fazla bir Avustralyalı. Eskilerin gogainmanı, heroinmanı Cave, şu an her şeyden arınmış, sabah 9 akşam 5 şarkı yazıp besteleyen, biri hemşire diğeri hostes iki karısı olan ve 3 çocuk babası bir müzisyen.

Nocturama albümüyle tam bir hayal kırıklığı yaratan Nick Cave, en son Cristo Rendor'un açılışına katılmış ve Cesi Ceyms Cinayeti filminin müziklerini Mr Vorın Elis'le yapmıştır.

Bir de çok önemli bir kişisel not: 2001'de bu şarkıyı dinlerken aşık olan bana benden yakın bir tanıdığım var. Baş harfi Evren.

Cumartesi, Ocak 19, 2008

Bobby Fischer

Saat 8'e daha çok var. Hazır ben de Beşiktaş'taki Türk Ticaret Bankası'nda vakit geçiriyorken Bobby Fischer hakkında bir iki laf edeyim.

CSD herhalde bu fotonun linkini koymasaydı eski-sözlüğe aklıma gelmezdi herhalde dünyanın en sansasyonel satranççısı. Aslında tam olarak doğru değil bu. Bir kaç hafta önce "Başkanın Bütün Adamları" filminde Dastinofman radyoda İzlanda'da yapılan Fischer-Spassky maçıyla ilgili haberleri dinlerken aklıma gelmişti. Sanırım i was in the middle of sum-thing.
Bobby Fischer salak bir çocukmuş. Kaza eseri satranç oynamaya başlamış. Gen vergisi bir yeteneği varmış. Çok başarılı olmuş. Geleni devirmiş, gidene kıçıyla gülmüş. Çok artistmiş, kendini dünyanın en iyi satranç oyuncusu olarak görür ve bunu söylemekten gocumazmış. Rus satranççılar ne kadar sakinlerse onun da rakiplerinin hepsinin sakinliğini yok edecek sayıda kıçında kurt varmış.
1972 yılında Bobby daha 30 yaşında bile değilken Dünya Satranç Şampiyonası'nda final oynamaya hak kazandı. Karşısında daha önce bir çok defa oynadığı ve bir kere bile yenemediği Boris Spassky vardı geçen senenin dünya şampiyonu olarak.
Fischer her ne kadar Spassky'yi daha önce hiç yenmemiş olsa da 72'deki performansı göz alıcıydı. Larsen'i 6-0 sıfır yenip bir önceki şampiyon Petrosian'ın karşısına çıktı ve onu da tabir yerindeyse osura osura geçip Yoldaş Boris'in karşısına çıkma hakkı kazandı.
Spassky-Fischer maçı satranç tarihinin en önemli ve olaylı maçıydı. Olaylı olmasının sebebi Fischer, önemli olmasının sebebi ise soğuk savaştı. En sonunda Amerikalılar satrançtaki Rus tekeline bir son verebileceklerdi.
Başlangıçta 2-0 yenik düşmesine rağmen Fischer seriyi kazanır ve Dünya Şampiyonu olur.
Bobby ne kadar iyi olduğunu bir kez daha gösterir tüm dünyaya.
3 sene sonra Karpov'a karşı ünvanını koruması gerekir. Ancak arıza dahi istekleri karşılanmadığı için Karpov'un karşısına çıkmaz. Ünvanını kaybeder FIDE'nin gözünde.
1992'ye kadar onu satranç oynarken kimse görmez. Spassky'le rövanş maçı ayarlanır Yugoslavya'da. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'na ambargo dolayısıyla katılamayan Yugoslavya aynı şekilde kendi ülkesi sınırları içinde de ambargoya tabidir. Amerikan Hükümeti Fischer'e oynamaması konusunda bir mektup yazar. Fischer de bu mektubu basın toplantısında okur ve bitirdikten sonra mektuba tükürür.
Fischer'in "internette" satranç oynadığı rivayetleri vardır. Tam hatırlamıyorum ama Kasparov olsa gerek, Fischer'le internet üzerinden maç yaptığını iddia etmişti -Fischer'in nickname'ini açıklamadan.
Fischer satrancı diye bir şey var. Buna göre piyonların arkasındaki taşlar bilgisayar tarafından rastgele diziliyor. Her bir yeni oyun gerçek manasıyla yepyeni bir oyun oluyor. Biraz karışık işler tabi bunlar. Ben pek anlamıyorum.
"Neden satranç oynamayı bıraktınız?" sorusuna Fischer'in "Beni yenebilecek kimse yok. Artık tanrıyla oynamak istiyorum" dediği rivayet ediliyor.
Fischer'e allahtan rahmet, sevdiklerine başsağlığı diliyoruz tüm suya bandım ekibi olarak - henüz ölmemiş olsa dahi.

May, Might, Can, Have To, Ought To, Should, Must

Vamirolog yazar Anne Rice, Lestat karakterini yaratırken onun bir gün sinemada oynanacağını biliyormuş. Hatta kolaylık olsun diye Lestat'ı öyle bir çizmiş ki onu oynayacak oyuncu istediği oyuncu olmuş: Rutger Hauer. Yalnız zamanın bir cilvesi onu bu isteğini gerçekleştirmesini engellemiş. Filme çekileceği zaman Hauer rol için oldukça yaşlı kalmış. Onun yerine babyface Tom Cruise oynadı.

Rutger Hauer'in benim izlediğim sadece bir filmi var. O filmde de yardımcı erkek oyuncu rolüne sahipti. Sonrasında veya öncesinde başrollerde oynamış olsa bile o rolünün gölgesinde kaldığını söylenebilir. Yaşamak isteyen isyancı replikaların lideri Roy Batty'yi oynuyordu Hauer - Blade Runner filminde.

Blade Runner benim izlediğim en iyi bilimkurgu filmidir. Yönetmeni Ridley Scott'tır. Tam bir öküz olan o yüzden Rick Dekard rolünü başarıyla oynayan Harrison Ford'un da katkısı çoktur bu filmde.

Blade Runner'ın 5 DVD'lik bir seti çıkmış piyasaya geçenlerde. İndirmeye başladım dün. 36 gb'nin çok vakit alacağı kesin. Sabırlı biriyim. Bir sorun yok. Yavaş da olsa iner elbet.

Blade Runner'la ilgili daha fazla bilgi için sizi kardeş siteye yani google.com'a davet ediyorum. Oldukça iyi bir site.

Roy'un kendini ölüme terk etmeden önceki sözleri herhalde binlerce insanın aklında yer etmiştir. Her biri kendisi için özel sanmış, kendisinin içinde bulunduğu duruma uyarlamıştır. Filmi izleyip de unutanları http://demturshu.blogspot.com/2007/12/28.html linkine davet ediyorum. Ayrıca hepsine birden Hated Because of Great Qualities şarkısını armağan ediyorum.

These are different matters
These are uncertain feelings
They should never be discussed here
So keep it to yourself.

Çarşamba, Ocak 16, 2008

In His Eyes You See Nothing



Once, I was in Katmando or Noonecando. Noonecanknow. Anyonecanyes. Anyonecanplayyes. Anyonecanplayguitar.

Pazartesi, Ocak 14, 2008

Bir Kısa Hikaye

Çook seneler önce Tan Tolga bana bir kısa film anlatmıştı. Demin 2004 yılında Avrupa’da bilmemne ödülü kazanmış kısa filmi izleyince aklıma geldi. 2004’teki film metroda geçiyor. Tan Tolga’nın anlattığı ise bir trende geçiyor.

Ara verdiğim şu 15 dakikada filmi aklımda kaldığı kadarıyla hikayeleştireyim istiyorum. Kimse beni yadırgamaz herhalde.

Nicholas uzun zamandır görmediği kızını ve karısını aklından çıkarmamakta ısrarcı olduğundan saçlarını dökmeye başlamıştı. –“Henüz kel olmadan onları bir de gözlerimle göreyim” deyip memleketine giden trenin kalktığı istasyona doğru koştu aniden. İlk duran trene atladı. Ne de olsa trenler güzeldir ve bir şekilde köyüne gidecektir.

Birkaç aktarma yaptıktan sonra çok yaklaşmıştı istasyonuna. Ancak üç dilde yayın yapan tren bir sonraki durağın transit geçileceğini söyledi üç kere Nicholas’ya. Ne yapacağını bilemeyen bahtsız kahramanımız hemen ilk gördüğü kondüktöre derdini anlattı. Armin Mueller Stahl kılıklı kondüktör ise üzgün olduğunu ama göçmen olarak geldiği bu memlekete henüz tam uyum sağlamadığı için kuralları onun için esnetebileceğini söyledi.

-“Tren burada durmayacak ama yavaşlayacak. O sırada ben de vagonun kapılarını açacağım senin için. Kendini aşağıya bıraktığın zaman bütün gücünle koşmalısın çünkü Newton öyle diyor. Diğer türlü yuvarlanırsın, kırarsın kemiklerini.

-“Anladım.” dedi Nicholas. Aklında hep küçük Veronique vardı.

Hazırlıklar tamamdı. Nicholas vagonun en arkasına gitti. Planı kapıya doğru yavaş yavaş hızlanmak ve indikten sonra da tüm gücüyle ileri doğru koşmaktı. Zaten çok enerji harcamasına gerek yoktu. Trenden gelen hız onu ileri itecekti.

Tren yavaşladı ve kapılar açıldı. Nicholas trenden atladı ve koşmaya başladı. Nasıl bir mutluluktur? Uçuyor gibiydi. Trendekiler ona bakıyorlardı. O ise hepsini bir bir geçiyordu süzülerek. Oysa, tam o sıra, tam da vagonun önündeki kapıya gelmişken içeriden bir el uzandı ve Nicholas’yı içeri çekti.

-“Tam zamanında yakaladım seni. Yetişemiyordun yoksa trene. Umarım kondüktör ne yaptığımızı görmemiştir.

Nicholas’nın cevabını duyamadım ama gördüm. Hikayenin anafikri şudur: İstasyonda koşanları trene almayınız. Sonucu kırık bir burun olabilir.

Pazar, Ocak 13, 2008

CCLX

deryacığım sobelemiş beni ofiste sıkılıyorum diye. Pek sıkılmıyorum, iş güç yoğun, enerji de var allaaçokşükür, kapitalist düzenin müridi olup sunduğu nimetlerden faydalanıyorum. Çok uzatmayalım.

1-blog yazmaya ne zaman başladın?

sanırım 2005 yazıydı. Aries vs Gemini diye bir blogumuz vardı. Kimse anlamıyordu. Blog iki kişilik olunca üçüncü kişilere yer yoktu, sonra onu kapayıp ayrı ayrı bloglar açtık ve böylece ikinci, üçüncü vs kişilere anlam ifade edebilen şeyler yazmaya başlamış oldum Suya Bandım, Bandım Doydum blogunda. Sonra ona biraz ara verdim. Bu bloga yazmaya başladım. Şimdilerde ise ona tekrardan yazıyorum. Mutlu bir birlikteliğimiz var.

2-Blog yazılarımın konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum, yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Yazıların hepsinin ortak noktası ben olduğum için ister istemez belli bir çizgide oluyor. İçimden geldiği gibi mi yazıyorum ondan emin değilim. İçimdekini anlamak için yazıyorum çoğu zaman.

3-Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Evet, pipimi kesiyorum her gün. Şu an rahatlıkla bir karıncanın belini incitmeden onu mutlu edebilecek durumdayım.

4-Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı ?

Feedback almadığım için kendimi daha özgür hissediyorum. Önceden bi ton yorum oluyor diye bir zorunluluk vardı aslında. Tüm okuyanlar bana küsmüş ya da ben onları küstürmüş olduğum için artık işler daha rahat. Hatta rahatsız bile oluyorum bazen.

5 -Blog yazmayı ne kadar sürdüreceğim?

Kitap yazmaya başlayana kadar devam edeceğim.

6-''Eğer her gün kullandığınız zeytinyağı şişenizin kapağını açtığınızda içinden bir cin çıksaydı ve hayatınızda memnun olmadığınız bir şeyi değiştirebileceğini söyleseydi, neyi değiştirmesini isterdiniz?''

Kürşat, Metehan ve Ayşe'yle aynı şehirde yaşamayı isterdim. Bu minimum 3 şeyi değiştirmek ama olsun o kadar, kadınları anlamayı da isteyebilirdim.



Şimdi sıra sobelemede. Elbette yukarıdaki üç ismi zobeliyoruz...

Cumartesi, Ocak 12, 2008

Rendition

"Any society that would give up a little liberty to gain a little security will deserve neither and lose both."

Benjamin Franklin


Sanat dalları içerisinde eserleri üzerine yapılan yorumları bir türlü okuyamadığım ve üstüne üstlük onlara katlanamadığım bir tek tür var: Sinema. Herkesin çok fazla anladığı bir konu olmasının yanı sıra en çok burun kıvrılan sanat eserlerini benim habitatımda sinema filmleri oluşturuyor. Karşılaştırmalı örnekler verebilirim ancak ne gerek var, ya hak verirsiniz ya da vermezsiniz. Sonuçta bu sayfada konu olan kişi benim.

"Olmamış" lafını çok seven insanların cennetinde kendime bir yer bulamadığımdan olsa gerek ben izlediğim filmleri beğeniyorum genel olarak. En son "Rendition - Yargısız İnfaz" filmine gittim. Filmin konusunu yukarıda 100 doların üstünde resmi olan kişinin sözüyle çoook kısa bir şekilde özetleyebilirim.

Benim tavsiyem filmi izlemeniz yönünde. Demin bakındım hakkında ne yazmışlar diye, pek beğenilmemiş bir film. Olmamış diyorlar. Ben de diyorum ki her şeyi bir kenara bırakırsak bu film söyledikleriyle olmasa da ( hepimizin malumu konular ) beni başka bir konuda terse yatırdı. Terse yatırdığı şeyin ne olduğunu söylememem lazım. O zaman bir işe yaramaz. Kızın halüsinasyon gördüğünü düşündüğünüz an umarım benimle aynı hisleri paylaşmış olursunuz.

Bu arada haftaya House M.D başlıyor. Bu ay (henüz tarihi belli değil) 24 de başlayacak. Gelecek ay ise 16 hafta art arda yayınlanamak üzere LOST karşımızda olacak.

Bir sonraki Jerry Bruckheimer filmine kadar sağlıcakla kalın.

Çarşamba, Ocak 09, 2008

"Dı saniz nat foras" ya da "Le Soleil n'est pas pour nous"

“Yataktan zıpladım. Ara kapı çerçevesinin içinde Fredo’nun cılız silueti görülüyordu; merdivendeki o pis suratını takınmıştı. Hem bir sırtlana, hem de bir domuza benziyordu. Yüz hatlarında şekillenen duygu, kıskançlıktı. Ama, kızkardeşinin namusunu koruyan erkek kardeşin kıskançlığı değildi bu… Kafamda her şey bir araya geldi. Son davranışları, endişeleri. Ve başdöndürücü bir hızla gerçeği anladım: Odada tek bir yatak vardı, üzerinde yattığımız yatak…


Güneş Bize Haram, Léo Malet (Çeviren: Haldun Bayrı, Metis 1996)

Pazartesi, Ocak 07, 2008

Interimsfreunde

Ailenizin artisi divadeiwob sizlere "Everything You Always Want To Know About Ourselves *But Were Afraid To Admit" etiketine sahip ilk yazısını sunmaktan gurur duymakta. Holivut yazarları gibi grevde değilim, hiç para kazanmadığım için daha çok para istemenin gereği yok değil mi?

Hiç olmadığı kadar açıklayıcı olmaktır hedefim bu sefer, bu bir ilk oluyor sanırım.

Başlık Die Interimsliebenden şarkısından türevle ortaya çıktı. Bir Neubauten şarkısı. "Ara" sevgililerden bahsediyor şarkıda. Ben de "ara" arkadaşlardan bahsetmek istiyorum. Gayem budur.

Serinin adı da Woody Allen'ın meşhur "seks hakkında hep bilmek isteyip sormaya çekindiğimiz her şey" isimli kitaptan/filmden geliyor.

Ancak bir anda ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. Hemen söylüyorum: "Çok yorgunum." en iyisi ben uyuyayım. Bu da sıfırıncı yazı olsun. Ennnn yakın zamanda ilkini yazacağım(dır).

Not: "edeceğimdir, yapacağımdır, yazacağımdır diyen bi ton dallama var. Açıklama yapma ihtiyacım son zamanlarda tavan yapmışken benim onlardan olmadığımı söylememe kimse engel olamaz. Kaptan Amerika bile.

Cuma, Ocak 04, 2008

Dondurucu Soğuklar

Hazır Koray bana heat of vaporization zamazingolarını hatırlatmışken (acknowledgement'da ismim geçecekmiş :p ) bununla ilgili bir kaç şeyi sizle yani Honolululu internet sörfçüleriyle baynaşmak isterim.

Memlektimizde asfaltta yumurta pişirme olimpiyatları sıklıkla yapılır. Her sene cehennem sıcakları yaşayıp brainvaporization'dan muzdarip halkımın yaratıcılığı takdire şayandır. Gavur ellerde asfatta yumurta pişiriyorlar mı bilemiyorum. Ancak kuzey ülkelerinde çekilmiş şu görüntüyü bir çok defa ekranlarımızda görmüşüzdür:

Bir haber muhabiri sümükleri donmuş bir şekilde kameranın karşısında elinde bir adet kaynar sıcaklıkta su, kahve, çay veya bunlara benzer bir sıvıyla durur. Yanda bir termometre vardır, eksibilmemkaç dereceyi gösterir. Haberin sonunda ise o bilmemkaç derecedeki sıvıyı baş hizasından bir backhand'le savuşturur. Hepimizin malumu, sıvı daha yere düşmeden o dondurucu soğukta buz keser, mustafa keser.

Üzülerek söylemeliyim ki kandırılıyorsun ey halkım. O denemeyi sıkıyorsa bir de 4 derece suyla yapsın. 4 dereceyi bıraktım 40 derece bile olsa o su (veya sıvı, her ne b.kla yapıyorsa artık) donmaz abicim. Mümkünatı yok. Böyle bir şey tanımlı değil.

Elbette ben çoğu zaman olduğu gibi "ne" olduğunu söylemekle yetiniyorum. "Nasıl" olduğunun cevabı beni sadece ikna olana kadar ilgilendiriyor. Doğal olarak da kimseyi ikna etmeye çalışmıyorum yapım gereği.

Ama bir ipucu da vermek isterim: Antwerpen'i gördükten sonra kristallerle tek ilişkim elmas borsasında broker olarak çalışan Patrick De Vleeschauwer'le olmuştu. Tadı da hâlâ damağımda. ( Yanlış anlaşılmaya ne kadar müsait bir cümle oldu değil mi?)

Saygılarımla.

Perşembe, Ocak 03, 2008

American Gangster

Ben Ridley Scott'ın kötü film çektiğini görmedim. American Gangster'in de çok iyi olacağını düşünüyordum.

Tümay ise Ridley Scott'tan çok umutluydu bu film öncesinde. Sonunda çok iyi bir film çekeceğine inanıyordu.

Ben izledikten sonra yanılmadığımı düşündüm.

Tümay izledikten sonra "bir daha ki sefere" demiş sanırım.

Ben o filmin başrol oyuncusunun Russell Crowe olduğunu düşünüyorum.

Tümay ise bir çok insan gibi Denzel Washington olduğunu söylüyor.

Ben o filmin Russell Crowe'un oynadığı karakterin hikayesi olduğunu düşünüyorum

Başkaları ne diyor bilmiyorum - başta Ridley olmak üzere. Çok da merak etmiyorum. Ben The Killers'ı okumuştum seneler önce. Tek bilmem gereken şey Ridley'in onu okuyup okumadığı. So elementary...

Çarşamba, Ocak 02, 2008

"Layf İz Disgasting" ya da "La Vie Est Dégueulasse"

1948'de yayınlanan
1995'te Türkçeye çevrilen
2003'te benim okuduğum ve anlattıklarına hayran kaldığım
2007 sonunda ise içinde bir tane bile fazla cümle olmadığını fark ettiğim kitaptan bir "couplet" ya da sadece bir "grillet"...



Gidecek sadece birkaç metre yol vardı. Üç saniye sürdü, ama bu sırada kafatasım volkana dönmüştü. Madencilerin taleplerinin, mücadelelerinin ve bu mücadelenin sonucunun zafer ya da yenilgi olmasının belki de hiç umurumda olmadığını düşündüm. Hiç şu andaki kadar açık olmamıştı, bana öyle geliyordu. Eğer askerler kızı bir hafta önce öldürselerdi, o kadar önem verdiğim şu baskın iptal edilmese dahi ertelenecekti. Kız konusundaysa Marcel gibiydim. Resmine bakmak isterdim, güzel olduğunu bilmek isterdim, güzel olduğunu bilmek isterdim. Güzel olmalıydı, bu gerekliydi. Küçük yoksul elbiseleriyle, güzel kan lekeleriyle süslü, yoksul bir küçük kızın yoksul elbiseleriyle yerde yatıyordu, bir kömür yığınının üstünde bacakları ayrık, sarı saçlarının arasında cüruflar, zom olmuş askerlerin sıcak ve kesici ölüm tohumlarıyla dolu bakire rahmiyle... On yaşındaydı. Ben de on yaşında olmak isterdim. Muazzam bir on yaşında olma arzusu. Hayat berbattı; bu, tiksindirici ve korkunç bir çarktı; biz de berbatlığın sürmesine katkıda bulunuyorduk. Başıboş asker berbattı, biz de... Bu yanda ve öte yanda kanlı domuzlar. Önüne geçilmez bir kusma isteği karnımı burdu ve elimde tabanca, dudaklarımda bir alay hamile kadına düşük yaptırabilecek bir gülümsemeyle arabadan fırladım.