Çarşamba, Aralık 26, 2007

Vudi Vud Peykır

"Most of the time I don't have much fun. The rest of the time I don't have any fun at all."

"Az boktan" yazdığım zamanlarda Woody Allen gibi yazdığımı söylemişti bahçıvanımız. Kendisi huzur içinde yatsın, çok emeğim vardı üstünde Necla'nın.

Woody'yle tanışmam küçük yaşlarda olmuştu - çok kitap okuduğum ve hepsini anladığım zamanlarda. Şimdilerde az kitap okuyup hiçbirini anlamıyorum. Zekânın 7 yaşında tavan yapıp sonradan kademeli olarak düşmesinden ötürü olsa gerek. Yani buna benzer bir şeyler okumuştum Stanford üniversitesinden Mister Binet'nin kitabında. Ancak dediğim gibi, anlamak mümkün değil artık.

Niye anlamak mümkün değil diye soruyorum kendime. Baltalı İlah ölmeden önce yanındakilere "Beni bir Çiko anladı, o da yanlış anladı" demiş. Bu söz beni alıp sürükledi. "Ulan, Çiko bile anlamadıysa bir balta ve bir ilahtan oluşan denklemi, ben nasıl başkalarını anlarım?" diye düşündüm.

Kendimle ilgili olarak başkalarının neler düşündüğünü pek önemsemiyorum. Çoğu insan bunu önemser. Yalnız herkesin önemsediği bir nokta var, ben o konuda insanlığın tamamıyla tamamiyle aynı fikirdeyim: Birilerinin kendimiz hakkında düşünmesi. Olumlu ya da olumsuz, fark etmez. Birileri, bir yerde beni düşünüyorsa bu benim bedensel varoluşumu tamamlayan ruhani boyutta varolmayı sağlamakta. Elbette bu konuda gene Woody'yle aynı fikirdeyim. Varoluşu başkalarının düşünceleriyle sürdürmektense ölümsüz olmayı tercih ederdim. Hala da tercih ederim, ediyorum.

Başkalarıyla ilgili düşünmeye başlamamak en iyisi. Düşündükçe işler çetrefilli hale geliyor. Ünlü kızıldereli Yaqari'nin ekşi sözlükte yazdığı gibi: "Too much specialization leads to death." Bendeniz (kulunuz ben) derim ki milyonda bir olan anlama hakkınızı doğru kişi için ayırın. Benim gibi Taoist düşünceyi benimsemiş insanlar nasıl ki sadece 2 kova sperme sahip olduklarının farkına vardıktan sonra bunu daha az insanla ve daha idareli kullanmaya karar vermişlerse, siz de en azından bu çok çabaladığınız insanları anlama şeyine(bir şey bulamadım, her ne ise artık) biraz yavaşlık katmalısınız.

İşte size bir alıştırma. Madem bu satırları okumaya başladınız ve buraya kadar geldiniz. (Gerçi hızlı okuma kursuna gidenleriniz çoktan bitirmiş olmalı ) O zaman derin bir nefes alın ve bu sayfada karşınıza çıkan ben'i anlamayı bırakın çünkü ben çok düşündüm sizin üzerinize ve vardığım sonuç sadece s.kseler dahi anlayamayacak oluşum. O yüzden bu blog oynunda artık ben dükkanları ziyaret edemiyorum. Yapacağınız maksimum şey bu sayfayı okuyup arada karşınıza çıkan komik yazılara gülmek olabilir. Ben sinir olayım, siz gülün. Fair enough.

Çalışma sorusu:

Nasrettin Hoca'nın "doğuran kazan" fıkrasına güldükten sonra bu fıkrayı insanoğlunun ikircikli dualist (ambigious dualistic) yapısıyla ilişkilendirin.

Hint: Doğum - ölüm, iyi "insani" özellikler - kötü "insani" özellikler.

Kazanın a.ına koymadan doğurtanlarınız için mail adresimiz: divadeiwob@gmail.com

Pazar, Aralık 23, 2007

Bir Matematik Sorusu

Herhalde bu soruyu sormazsam kendimin çözeceği, en azından çözmeye çalışacağı yok. Ferit ve Burak'a da yollayacağım ama kimin ne zaman çözeceği belli olmaz. Cevabı bulan kişi bana çözümünü mail atarsa ona bir hediye alırım. Gönlümden ne koparsa artık. Çok uzatmayalım, soru geliyor.


Bir kan bankamız olsun. Her gün n tane kan geliyor ve biz onları test ediyoruz. HCV, HIV vs için... İstatistiksel olarak da biliyoruz ki kanların yüzde 30'u hastalık içeriyor. O yüzden hepsinin test edilmesi lazım. Yalnız son teknoloji bir test yöntemini kullandığımız için minimum sayıda test yapmamız gerekiyor. O yüzden şöyle bir yol izleyebiliriz mesela.

n tane kanı x'li gruplar halinde ayırıyoruz. x tane tane birleştirip onu test ediyoruz. Eğer test negatif çıkarsa şahane. x adet test yapacağımıza 1 adet testle işimizi halletmiş oluyoruz. Ancak sonuç pozitif olursa da her bir kanı bu sefer ayrı ayrı test ediyoruz.



Sorum şu: n tane kan için x kaç olmalı ki en az testle ve en az parayla halkımıza en iyi hizmeti sunalım?


Tabi o kadar da zorlaştırmaya gerek yok. n = 100, 500, 1 000, 5 000, 10 000, 50 000 ve 100 000 için sonuç verseniz de olur. Aramızda yabancı yok.

cevaplarınız için divadeiwob@gmail.com

İyi, Kötü, Çirkin

Eğer bilinçsiz bir şekilde hareket ediyor olsaydım bunun sebebini kendimde aramazdım. Aramaya başladığım andan itibaren zaten bilincimi kazanıyor olurdum. Elbette bilinçaltım benden çok daha zeki ve işlevsel. Öyle bir durumda bu bilinçsiz halimi sanki benim kendi kararımmış gibi sunmak zorunda. O yüzden merdivenlerden yuvarlanırken düşündüğümüz şey zaten inecek oluşumuz. Tabi bu dediğim iyi ve salak insanlar için geçerli. Bir de kötü ve zeki insanlar var. Hele onlar bir de mutsuz olunca ortaya çok enteresan bir şey çıkıyor. Kötü oldukları için sevilmeme, zeki olup bir boka yaramadıkları için hor görülme ve mutsuz oldukları için acıma herhalde onları Bach'ın Yengeç Kanonu'nun içine hapseden hisler olsa gerek.

Salı, Aralık 18, 2007

CCLVI

S. isminde Adanalı bir arkadaşım var. Üniversitede tanıştık onunla. Daha önce de yazmıştım hakkında bir şeyler. (bkz: ingilizcesini geliştirmek istediği için sürekli exchange'lerle takılan mr. s.)

Neyse efenim, S. Beyler Adana sularına teşrif etmişler. Ben de bir arkadaş olarak üstüme düşen vazifeyi yerine getirdim ve ona mesaj attım. Şöyle oluyor;

- S.ciğim Adana'ya gelmişsin. Bayramda görüşelim istersen. Biliyorsun ben geç saate kadar çalışıyorum, çok yoğunuz şu sıralar. ( ne kadar iyiyim değil mi?)

- Bayram karışık. Olmaz. (ne kadar cool, ne kaddar şahane bir insan değil mi?)

- Neyse sağlık olsun o zaman, ben ay sonunda İstanbul'a geldiğimde görüşürüz. (çok da tın yani) Unutmadan söyleyeyim, Metehan ve Onur da geliyorlar bayramda, onlarla da buluşacaktık. ( he, he, ipnetoooorrrr)

- Haaa. (Nooldu paşam cool'luğunuza, tarzancaya döndük.) O zaman mutlaka bi şeyler ayarlayalım. (Tabi paşam tabi, hemen ayarlayalım.)

- Tabi tabi, ben seni ararım buluştuğumuz zaman.

- Ok. Görüşürüz.

- Sie

Şimdi ben ne yapayım? Bir şey yapmayayım. Sadece üçümüz buluştuktan sonra ayrılmaya 5 dakika kala hatırlarım kesin onu, ararım tabi. Söz verdik ne de olsa : ))))

Pazartesi, Aralık 17, 2007

CCLV




Liszt herhalde Mozart'ı böyle çalıyordu.

Mi - Sol - Fa # - Sol - Fa#

"Seçme özgürlüğü" benim zayıf suratıma bir gülümseme kondurur çoğu zaman. Milyarlarca parametreden sadece bir kaç tanesini değiştirme hakkımız ve imkanımız varken bu bize nasıl öyle büyük bir mutluluk sağlıyor ki yaşamımıza gönül rahatlığıyla devam edebiliyoruz. Diğer olasılıkları göz önüne almadan sarhoş gibi yaşıyoruz. Elbet bunun da bir sebebi vardır. Ama fark eden insanların lanetinden biri olan fark edilenin gerçekliği düşünegeldiğimiz şartlarla çakıştığı için bu farkındalık bizi pek bir yere götürmüyor. Beni hiç götürmüyor. Sadece bundan yola çıkarak anneme ve babama (özellikle babama) teşekkür etmekten başka bir şey bulamıyorum.

Beni ben yapan en önemli iki kişi ebeveynlerim. Görünüşümü oluşturan kısımları annemden almışken karakterimi oluşturan kısımlar babamdan gelmiş. Babam iyi birisi olduğu için benim de iyi bir insan olma ihtimalim yüksek, babam insanlara değer veren biri, saygılı bir eş, düşünceli bir baba olduğu için benim de insanlara değer veren biri olma ihtimalim yüksek. Saygılı bir eş ve düşünceli bir baba olacağım ise diğerlerine göre çok daha olası.

Geçen gün hayatımdaki insanların babalarını düşündüm ve onların babalarına olan benzerliklerinin ne kadar çok olduğunu gördüm. Zaten bunu kendim üzerine düşünmem de böyle gelişti. Önce başkalarını gözle, bil onların ne olduklarını, sonra kendini tanı.

Elbette çok zeki olan okuyucularım insan olarak zaten birbirimize benziyoruz, bu dediğin herkes için geçerli diyeceklerdir. Benim elimde de istatistiki veriler olup bunları sapmalara göre düzeltip sunmadığıma göre dediklerim oldukça temelsiz bir durumda. Ancak benim de "blog yazıyorum ne de olsa" diye bir mazeretim var - ki sanırım yeterli gelecektir bu.

İktidarın aileye çektiği kıyaklar oldukça fazla. Bunun en büyük sebeblerinden bir tanesi hükmü altında olan insanların "kim" olduğunu bilme isteği. Salak olmadıklarına göre bu insanlar, bir bildikleri var diyebiliriz. O yüzden bir insanı ailesinden bağımsız düşünmek pek mümkün gözükmüyor - eğer o kişiyle ilgili olarak büyükresmi yakamak, en azından yapbozun bir kaç önemli parçasını daha yerleştirmek istiyorsak. Burada bir nefes sigara içip tekrardan gereksiz bir açıklama yapmak durumundayım. Bu dediğim "not necessarily true", ille de doğru olması gerekmiyor. Ancak "zaten" hiçbir şey tam doğru olmadığına göre bunu söylememizde sakınca yok - tabi cebimizde her zaman şüpheci düşünceyi taşıdıktan sonra.

Madem bu kadar okudunuz bu gereksiz yazıyı en azından size işe yarar bir şey söyleyeyim. Bildiğiniz üzere bekaret oldukça prim yapan bir şey toplumumuzda. Bakire olmayan ama evleneceği erkeğe kendisini bakire diye yutturmaya çalışacak kadınlara bir öneri: Türkiye'de jinekologlarımız "kızlık zarı" dikmede bir numaralar. Hatta bu konuda Kübalı meslektaşlarından bile fersah fersah ilerideler. O yüzden gerdek gecesinden 2 gün önce - (daha önce olmaz zira 2 günden sonra yapıştırılan dokular kendiliğinden ayrılmakta) bir jinekologa gidip operasyonu gönül rahatlığıyla yaptırabilirsiniz. Hatta burada bir jinekologtan "kan gelmezse para istemiyorum abi" lafını bile duydum. Aklınızda bulunsun. Yalnız hepinizin de bildiği gibi arka kapı için yapacak bir şeyiniz yok. Oranın kepenkleri bir daha inmiyor açıldıktan sonra. Artık o kısımla ilgili ne yalan uydurursunuz hiçbir fikrim yok ancak bilim henüz bir çare bulamadı oradaki kaslarla ilgili. Saygılar sevgiler.

Tıp sektörünün yeni neferi Dr. Eiwob, Adana'dan bildirdi ; )

LvB



İyi ki doğdun Ludwigciğim.

Pazar, Aralık 09, 2007

CCL

Bu senin için Metehan. 4 ay sonra da olsa toplarımı elime aldım. En azından üç tanesini.

Burada ve Şimdi

İstanbul'da olmadığım için mutsuz değilim. Burada olduğum için mutluyum. Tabi bu İstanbul'u özlemediğim anlamına gelmiyor. Okulumu çok özledim. Oradaki arkadaşlarımı, hocalarımı, binalarını, meydanlarını, ağaçlarını özledim. İstanbul'un boğazını, hiç uyumayan halini, taksiye gündüz açtırmayı, Peyote'ye gitmeyi, vapura binmeyi, aktarma yapmayı, Beşiktaş'taki evi özlüyorum. Evde düzenlediğimiz poker gecelerini, sürekli tanıdık birilerine rastgelmeyi de özlüyorum.

ancakbunlarınhiçbiriniaramıyorum.

Ben şimdi ve burada bir tek şeyi arıyorum. İstanbul'un benden çaldığı ve Adana'nın bana asla veremeyeceği bir şeyi arıyorum. Elbette belki gün gelecek ve Roma, Berlin veya başka bir şehir çalacak ve İstanbul da bana veremeyecek onu ama acaba doğru mu yaptım buraya gelerek? Kim bilir belki öyle olacaktı belki de o şehirlerden biri de beni çalardı. Elbette bazı şeyler başka türlü olamadıkları, olamayacakları için böyle oluyorlar. Sonuna kadar zorunluluklarını taşıyorlar -veya ben buna sığınıyorum. Kim bilir? Ben bilemiyorum. Ben sadece özlüyorum ve onu arıyorum. Biliyorum ki ben bana lütfedilen bir şeyi bıraktım. O yüzden hiçbir şekilde bana hak etmediğim bir şekilde davranıldığını iddia edemem. Kendimden şüphe de etmiyorum.

Kendime başka hedefler koydum. O yolda ilerliyorum. Kimse bunun kolay olacağını söylemedi. En zor tarafının ise yoksunluk olacağını ise ben dahil kimse bilmiyordu. Ben öğrendim.

28 Aralık'ta İstanbul'a gidiyorum. Yeni yıla orada gireceğim. Bundan önceki 23 yılbaşı olduğu gibi. En büyük isteğim ise bir eğlence mekanında kös kös otururken ( her zaman olduğu gibi ) dans etmekten yorulmayan sevgilimin arada gelip bana "benim canım sevgilim gene böyle boş boş mu oturuyor" demesi. Bir öpücük de kondurursa... ufff ne güzel olur değil mi?

Roy


New York Modern Sanatlar Müzesine gitmek nasip olursa bir gün, bu resmin başında 15 dakika duracağım.

Perşembe, Aralık 06, 2007

CCXLVIII

- Bence burada ille de bir ceza uygulaman şart değil.

- Ceza değil ki.

- Ayrıca tam olarak sebebini de bilemezsin.

- Elbette her zaman olayların başka türlü olma olasılığı vardır.

- Neyse bildiğin gibi yap sen.

- O yüzden tam olarak bilemeyecek oluşumuz çok anlamlı değil.

Ne demiş ünlü Oost-Vlaanderen valisi Erik Dormaels: "Van fietsen en wandelen tot korte vakantie en dagtrips voor groepen." yani "Yanlışlanamayan argüman, argüman değildir"

Salı, Aralık 04, 2007

CXLVII

"Se lever trop tôt pout nuire à votre bonne humeur" ve "Travailler fatigue la tête" diyor Taz. Yani erken kalmayın arkadaşlar huysuz olursunuz ve çok çalışmayın, beyniniz yorulur demek istiyor kabaca. Ben ne yapıyorum: Tam tersini. Ama günüme bu sözlerin olduğu sanayi tipi fincanla başlıyorum. Bir poşet üçübiarada ile tiripıl porsiyon kahvemi içerek.

Pazar, Aralık 02, 2007

CCXLVI


Yabancı kontenjanlı fotolara bir ek daha geldi bugün. Sağolsun deryikçiğim tozlu raflardan bulup çıkarmış bu fotoğrafı. Arkadaki abinin kim olduğunu bilen kaleye mum diksin.