Perşembe, Kasım 29, 2007

CCXLV

Okkkadddaarrr sıkıcı biri insan oldum ki anlatamam. Sıkıcı olduğum için kimsenin ilgisini çekmiyorum. Kimsenin ilgisini çekmediğim için de kimse benim ilgimi çekmiyor. Anlayacağınız geçinip gidiyorum. Tersten alırsak kimsenin ilgisini çekmek istemiyorum bu yüzden de sıkıcı olmak zorundayım. Farklılıklar keskin bir şekilde belli olduğu için geriye çekiliyorum. Bunun sonucu ise sakin ve sıkıcı bir hayattan geçiyor. Monoton giden hayatımı renklendirmem gerekiyor ve ilk defa hayatım için yaptıklarımın hepsi tek kişilik, her şey tek kişilik. O yüzden kendimle tamamen başbaşayım. Bu değişime alışmak vakit gerektiriyor.

Tabi hepiniz cin gibi insanlarsınız, "Niye şimdi bunları söylüyorsun madem?" dersiniz içinizden. Normalde yaşadıklarımı, hissettiklerimi "anında" paylaşırken bu dediklerim haftalardır kafamda olan şeyler. Blog'a sanki başkasını bloguymuş gibi davrandığım bu zamanlarda kendimi bir hatırlatayım dedim. Yavaş yavaş unutmak için.

CCXLIV


I'm stuck in the middle of me.

Perşembe, Kasım 22, 2007

CCXLII

Dün akşam son üç ayda toplamda güldüğümden daha çok güldüm. Nasıl güldüğümü anlatacak kelime bilgim yok malesef. Tasvir de edemem de kendimi, tarif de edemem kahkahalarımı. Yakın zamanda bir strip-bar'a gidip lap-dance "olayı"na girecek bir tanıdığımın anlattığı bir olay üzerine oldu her şey. ( Bu arada Metehancım sen de anca lap-top alırsın zaten) İlk cümlesiyle beraber kasıklarıma ağrı karnıma bir six-pack yerleşti. 8 cm olan ağzım 18 cm olup kulaklarıma giriş hakkını kazandı.

Eminim dün anlatılan olay bana onlarca kez daha anlatılacak - her seferinde sanki bilmiyormuşum gibi anlatılacak ( Ne yapalım, adamın yapısı böyle) ve ilk defa ben onu bozmayacağım, "Anlat yiğidim, anlat aslanım" diyeceğim gülmelerimin arasına...

Elbette nasıl ki hiçbir iyilik, kötülüksüz kalmazsa aynı şekilde hiçbir mutluluk da arkasında hüzün olmadan çıkmıyor. Mutluluk - herkesin bildiği gibi, hüznün sol eli, hüzün de mutluluğun sağ...

Cumartesi, Kasım 17, 2007

Good Old Friends


Kürşadım yiğidim, arkandaki tanımlanamayan el sallayan kişi hakkında bir fikrin var mı?

Çarşamba, Kasım 14, 2007

İyın Bırauvn

Ian isminin onlarca telaffuz ediliş şekli var: Yan, aayın, ayn vs. Elbette herkes nasıl isterse öyle söylemekte serbest. Tabi ben "iyın" diye okurum. İngilizce öğretmenim bana öyle öğretti. Ona güvenim sonsuz. "Aayın" ya da "ayn" diye okuyanlardan uzak dururum, yanıma yaklaşmalarını istemem. "Yan" diye okuyanların ise Allah'a olabildiğince yakın olmalarını isterim.

İki üç sene önce Efes Pilsen One Love Festival'da (festivıl) canlı dinleme fırsatı bulduğumuz ve under'ı "ondu" diye okuyan Mr. Ian Brown'un 2007 mahsülü "The World is Yours" albümü düştü kucağıma geçenlerde. Tabi burası roll değil, rolling stones değil. Çıktı işte albüm daha ne istiyorsunuz.

Ian Brown'u geç tanıyanlardanım. 2001'de kentfm günde bin beş yüz kere F.E.A.R şarkısını çalardı. İlk zamanlar radyoyu kapamama rağmen ağa inadı baskın çıkmıştır ve ben Ian Brown'u çok sever olmuştum. Seneler sonra Solarized albümü çıkınca, üstelik içinde bir de Sweet Fantastic gibi "immaculate" bir şarkı olunca daha da çok sevmiştim. Bunlar da yetmedi Manchester'lı Brown için Adidas bir ayakkabı çıkardı yağmura dayanıklılık esaslı. Eğer bir gün Mançestır'a gidersem ayağıma onları geçireceğime dair bir söz verdim kendi kendime.

Not: Sanat açısından tam bir mahrumiyet bölgesi olan yeni şehrime Cuma günü Blues müzisyenleri geliyor "Efes Pilsen Blues Festivali" çerçevesinde. (Çerçeve de ne oluyorsa artık, hep kral tv'den geçiyor sanırım böyle terimler dilime). İstanbul'da olsa, biletim olsa, evimin dibinde olsa gitmeyeceğim bu konseri iple çekiyorum ya, Hak-teala bana yardım etsin.

Pazar, Kasım 11, 2007

Radiohead - In Rainbows

Radiohead "Kid A" albümüyle daha önce yakalayamadığı bir başarıyı sağlamıştı Amerika'da 1 numaraya çıkarak. O zamanı bilenler hatırlayacaklardır Napster'a savaş açan gruplar arasında başı çekiyordu Radiohead. Zaten zamanla görüldü ki internetteki dosya paylaşımı normalde yakalanan satış miktarlarının daha çok artmasını sağlıyor.

Bu sene Radiohead son albümü "In Rainbows"u internetten satmaya başladı. Dinleyiciler gönüllerinden kopan parayı vererek (isterseniz 1 pound isterseniz 100) indiriyor. Aralık ayında da albüm müzik marketlerde yerini alacak.

Radiohead'in bu hareketi bence oldukça yerinde. Zaten bu tarz şeylerin yapılması hem gruplar hem de dinleyiciler için daha iyi.

İnternet'i bir araç olarak kullanan en başarılı grup şu an için Neubauten olarak gözüküyor. Bir porno sitesi mantığıyla çalışıyor supporter.neubauten.org sitesi. Sitenin üyeleri stüdyo kayıtlarını canlı izleyebiliyor, bazen grup üyeleri solo performanslarını sergiliyor, sadece supporterlara özel şarkılar yayınlanıyor ayda bir, supporter'lar için bir chat sayfası var ve en önemlisi yeni çıkacak albüm için özel bir versiyon supporter'lara yollanıyor. Böylece hem albümün finansmanı açısından gruba destek olunuyor hem de destekçiler tarafından albümü şekillendirme olasılığı doğuyor.


Burada hemen başka bir konuya geçeyim. Şu sıralarda dosya paylaşımıyla ilgili büyük mücadeleler veriliyor. Müzik şirketleri bu işi hırsızlık olarak kabul ettirmeye çalışırken Af Örgütü de bunun bir hak olduğunu iddia ediyor. Gönlümüz elbette Af Örgütü'nden yana ancak internetten indirip beğendiğimiz albümleri paramız olunca satın almayı tercih ettiğimiz sürece.

Not: Radiohead'in "boru" olduğuna dair düşünceleriniz varsa size tavsiyem 1 pound'a kıymanızdır. 1 bira fiyatına 1 albüm kaçmamalı ayrıca.

Cumartesi, Kasım 10, 2007

Katılıyorum Katılmıyorum Katılıyorum Katılmıyorum

Adem ve Havva'nın ilk zamanları çok güzelmiş. Ne ayrıntıya girmeye gerek var ne de laf kalabalığı yapmaya. Ancak sonrasında Adem kederlenmiş. Yemeden içmeden kesilmiş. Havva anlam verememiş. Havva'nın ısrarlarına dayanamayan Adem ona demiş ki:

-Havvacığım, her şey güzel de saçınla kendine bi bıyık yapar mısın?

Havva anlam verememiş ama Adem'i de kırmamış. Saçlarının ucunu dudağının üstüne doğru götürmesiyle Adem'in yüzünde güller açmış ve kolunu Havva'nın omzuna dayayıp şöyle demiş:

- Abi geçen bi karı götürdüm inanamazsın!


Aynı havayı solumamıza rağmen bu kadar farklıysak, aynı hikâyeyi ( buradaki fıkra gerçi) okuyup da farklı tepkiler vermemiz de normal. Ben hak verdim - ama bana kızmadan önce bir sor lütfen "Niye ve neye hak verdin?" diye.

Perşembe, Kasım 08, 2007

Dexter-ose

Dexter diye sikindirik bir Showtime dizisini izliyorum son bi kaç haftadır. Dizinin adının başkarakterin adı olması elbette bunun "aslen" bir "karakter" dizisi olduğunu bize anlatan bir şey. Ancak tabi ne Dexter karakteri ne de onu oynayan oyuncu bir Monk ya da bir House olmaktan çok çok uzak. Zaten diziye sikindirik dememin de sebebi budur.

Biraz spoil gibi olacak ama ikinci sezonda Dexter'in hayatına bir kadın giriyor. Aslında çok bildik şeyler - hatta klişe bile diyebilirim - söylüyor ona. Dexter değişmeye başlıyor. Kendisiyle ilgili önceden fark etmediği şeyleri görmeye başlıyor. Bir insan, başka bir insanı yaptıklarıyla değil de söyledikleriyle etkiliyor, yüzüne çarpıyor.

Düşündüm de, benim karşımda durup beni bana anlatma çabasına girmiş benimle mücadele etmiş bir kişi vardı. Belki hayatımızda böyle birine sadece bir kere rastlarız ve ben kendi hakkımı doldurmuş olabilirim bu konuda. Ancak ben açgözlü olmak istiyorum ilk defa hayatımda. İkinciyi istiyorum. Tuş olmak, kendimi daha iyi tanımak istiyorum.

Sanırım çok şey istiyorum. Ben kimim ki biri benimle benim için mücadele etsin. Şansa kalmış her şey. En iyisi yetinmek. Ancak bir not düşeyim burada. Kimin söylediğini bilmediğim bir söz var:

"Chance favors the prepared mind"

Çarşamba, Kasım 07, 2007

Tireşır İsland

John Doe'nun kardeşi John Donne'un çok sevdiğim bir yazısı vardır. Hatta tüm yazdıkları arasında en çok onu severim. Eminim başka bir çok şey daha yazmıştır ancak ben onları okumadım. Okumam için çok çok çok sıkılmam lazım.

Sıkılmak demişken İsviçreli bilim insanları sıkılmanın aslında faydalı bir şey olduğunu göstermişler yaptıkları araştırmalar sonucu. İnsanın değişime, yeniliğe, yeni bir şeyler yapmasına en uygun zamanın sıkkınlık dönemleri sonrası olduğunu söylüyorlar. Kendi adıma konuşacak olursam ( ki bir blogda bu ne kadar da saçma olur değil mi : ))) benim gibi hem çok sıkıcı hem de çok sıkılgan bir insan için bundan iyi teselli olamaz. Bilime olan sonsuz inancımı ve güvenimi artıran ( nasıl yalancıyım, sonsuz olan şey artar mı hiç) bu çalışmalarından ötürü çok mutluyum.

Konumuza geri dönelim. İnsan sıkkınlığının ( Türkçe dostları beni bağışlasın) gölge oyunlarından biri olan izolasyon dönemlerimi büyük bir zevkle yaşadığım şu dönemlerde Moleskine defterime ( Hemingway Moleskine kullanırmış, ayrıca Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanına verdiği bu ismi ne büyük bir tesadüftür ki gene John Donne'un yazdığı bu metinden bulmuştur.) yazdığım şu alıntıyı paylaşayım:

"No man is an island, entire of itself; every man is a piece of the continent, a part of the main."

"No man is an island" ve "Every man is an island" arasında "Google Fight" uygularsak gerçeğin Donne'dan yana olduğunu görüyoruz. Niye? Çünkü "I read on the Internet, it's real"

Pazartesi, Kasım 05, 2007

Cumartesi, Kasım 03, 2007

CCXLVII

1 senedir kafamı kurcalayan bir soru vardı. Geçen hafta cevabını öğrendim:

"Kız çocuğu kaderini yaşar."

Sorunun (soru & sorun) ne olduğu da size kalsın.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Bölük Pörçük Yazılar VIII

Ben çok gülerim. O kadar çok gülerim ki bu yaşımda yüzümde Burus Vils çizgileri oluştu. Gülmek insanı zinde tutarken yüzü yaşlandırıyormuş. Sağlık olsun.

Ben hiç gülümsemem. (Hiç'i birazdan açarım. Açınca "hiç" olmayacak elbette.) Gülmek anlık bir şey, her ne kadar dakikalarca sürse de bazı durumlarda. Gülerken düşünmezsin. Düşünürsün, gülersin, sonra gene düşünürsün. Düşünceler arası boşluk, bir mola... Gülümsemek bir süreç. Gülümserken düşünürsün. Varsa karşında biri, onu düşünürsün. Bazen gözlerinin önünde hayat olur, onu düşünüp gülümsersin. Ben hayatı düşünüp gülümseyemem. Sebebi belli.

Canımdan çok sevdiğim arkadaşlarım var. Onları da düşünüp gülümseyemem. Onlar bana hep mutluluk kaynağı olmuşlardır ve onları düşünürken gözlerim dolar.

Sevgililerimi düşünürken, onlara bakarken ben çok gülümserim asıl. Birisine bakıp gülümsüyorsam bu ona karşı duygusal ve fiziksel olarak bir yakın hissettiğimi anlarım. Bu benim kendi içimdeki test mekanizmam herhalde.

Bu dediklerim şu an için pek geçerli değil ama sanırım. Son zamanlarda insanlara gülümsüyorum. Tanımadığım insanların, hiç merak etmediğim düşüncelerini, hiç ilgimi çekmeyen konularda anlattıkları şeyleri dinlerken gülümsüyorum. Tamamen zıt durumlara aynı tepkileri verebiliyormuş insan. Bugün bunun hakkında uzun süre düşündüm. Yaklaşık 400 km yol yaparken yeteri kadar vaktim oldu. Hiçbir sonuca varamayacak kadar yeterli bir vakitti. Zaten yeteri kadar analitik düşünmeyle her sonuca varmak mümkün olduğu kadar hiçbir sonuca varmamak da mümkün. Ben hiçbir sonuca varmıyorum çünkü bu durum hiç hoşuma gitmiyor. İstemediğim bir şeyi yapıyorum.

Tabi bu kimsenin derdi değil, kimsenin sikinde de olabileceğini düşünmüyorum, büyük ihtimalle bu yazıyı okurken gülümsüyorsunuzdur. Ne rastlantı! Ben de artık bazı insanlar karşımda olmadıkları halde onlara gülümsüyorum. Bu insanları küçük görmek mi? Sanmıyorum. Öyle olsa kendimi de küçük görürdüm. Bu başka bir şey. Bu bir modifikasyon. Ortama adapte olma, mevcut kaynakları en uygun şekilde kullanma. Böyle de içimi rahatlatıyorum ama ben hiçbir zaman içi rahat bir insan olmadım - ki gene sanıyorum ki bu insanı insan yapan özelliklerden bir tanesi.

Keşke biraz kahkaha patlatsam da ara versem. Eğer başarabilirsem (neyi olduğunu söylemeyeyim) 19 Aralık'ta gülmeye başlayabilirim. Daha öncesinde gülersem de bunun tek sebebi Mr. Adrian Monk olur, başkası da olmaz.