Pazar, Ekim 28, 2007

CCXLVI


Kabak'a en son gidişimizde fotoğrafta gördüğünüz üzümleri yememiştik. Keşke tek kaybımız bu olsaydı. Keşke gökyüzünden inmiş meleği de sol omzumda taşıyabilmiş olsaydım.

Demin o melekle konuşurken gördüm ki saçları uzamış. O zaman aklıma gelmedi "now baby, what you've done to your hair?" diye sormak. Şimdi sorayım. Bir de Manics'ten "Autumn Song"u hediye edeyim. Herhalde şu an İstanbul'da sonbahar yaşanıyordur. Zannımca.

Cuma, Ekim 26, 2007

Mesaj Kaygısı

Evrenciğim bak bu yazıyı sana yazıyorum:

Mesaj kaygısı diye bir şey var. Genel olarak "mesaj kaygım yok bunları" derken söylenir. Ne problem vardır "mesaj" iletmekte hiç anlamamışımdır. Bildiğim kadarıyla sadece bundan sorumlu bir melek bile var, gavur ellerde Gabriel diye biliniyormuş, ben yeni öğrendim.

Neyse, bir fikri veya düşünceyi karşındakine fikir ve düşünce olarak değil de dolambaçlı yollardan anlatılması gereken bir şey olarak görmüyorum, hiç de görmedim sanırım - kör müyüm yoksa? Direkt olmaya inanıyorum. Basit bir şekilde anlatamadığım bir şeyi bazen buraya ayrıntılı ve kendimce derinlemesine (please rinse your test tubes thoroughly before experiment) aktarmaya çalışıyorsam bu dolambaçlı olmak demek değil. "Seni Seviyorum" dersin ve buna düşeceğin dipnot kocaman bir roman bile olabilir.

Elbette mesaj kaygısı olacaktır herkesin. Kimse "ben kimsenin düşüncelerine önem vermiyorum" diyemez. İletişimin olması için elbette iki tarafa ve aktarılacak bir mesaja ihtiyaç vardır. Diğer türlü ortada bir şey olmaz çünkü arada veya değil ve vardır.

Başa döneyim ve bu mesaj kaygısı taşımayan durumların hepsinin mesaj kaygısı taşıdığını düşünüyorum. Ne taşıdığını bilmiyorum, her durumda farklı bir şeyler taşıyabilir. İnsanoğlu "kurtarın beni" yazıp bunu bir şişeye koyup kurtarılmayı beklerken bile mesaj kaygısı taşımadığını iddia edebilir bence. Kapasitemiz o kadar çok yani. Ne yönde kullandığımız nasıl bir insan olduğumuzu gösterir.

"Kendini koruma" çoğu hareketimizin itici gücünü oluşturuyor. Tabi kendini korumanın da aşamaları var. Bunun en üst seviyesini burnundan kıl aldırmama olarak görebiliriz veya çok büyük olduğu için herhangi bir gün patlamasından korktuğumuz egomuz da korunmaya muhtaçtır. Tabi insan beyni oldukça gelişmiş durumda. Her şeyi rasyonalize etme gücüne ulaşmıştır.

Rasyonalize etmek çok güçlü bir araçtır insanın devamlılığını sağlayan. Bunu yadsımıyorum. Ama rasyonalize ettiklerimiz bizim gerçek düşüncelerimiz, duygularımız ve yaşadıklarımızla ne kadar yakından veya uzaktan ilgili, orası soru işareti.

İnsanın kendini tanımasının önemi herhalde binlerce kez yazılıp çizilmiştir. "Evet, bu benim de hoşuma gitmiyor ama ben böyle bir insanım" diyen birine asla inanmayın. Kendisine inanmayan kişiye inanılmaz çünkü.

Bunları diyorum ama lütfen yanlış anlamayın, hiçbir mesaj kaygım yok, süperim ya, ne gerek var laf anlatmaya.



Cheers
Yours Truly
Have Fun

divadeiwob.

Perşembe, Ekim 25, 2007

CCXLV

İşten geriye kalan sınırlı vaktimde yapacak işlerim olmadığı için normalde olduğundan daha fazla oyun oynama ve kitap okuma zamanım var burada. CIV IV: Beyond The Sword'da Monarch zorluk seviyesinde ve MARATHON modunda bilgisayarı yenebilecek kadar ilerledim. Ayrıca burada daha fazla İngilizce kitap okuma imkanı da buldum. Tabi bütün kitaplarımın İstanbul'da kalmasından ötürü de burada kitaplık oluşturma çabalarım 1 eski 1 yeni kitap şeklinde ilerliyor. Bir kaç güne kadar okuduğum Tol ve Har'a tekrardan sahip olacağım. Millet olarak bu histerik zamanda herkesin Har'ı okuması aslında çok güzel olurdu ya...



Yeni kitapları da takip ediyorum. Yaşayan en iyi masal ustası İhsan Oktay Anar'ın yeni kitabı "Suskunlar" çıktı. O da sırada bekleyenler arasında.



Bir de kendime bir sürpriz yaptım. 6 senedir okumadığım bir yazarın "eskisi kadar güzel" yazabileceği umuduyla yeni kitabını sipariş ettim. Murathan Mungan toplamda 40 hikayeden oluşacak "Kırk Oda" projesinin üçüncü kitabını çıkarmış. İlk kitabın adı "Kırk Oda"ydı ve şimdiye kadar okuduğum en güzel aşk hikayesi olan "Boyacıköy'de Kanlı Bir Aşk Cinayeti" isimli hikayeye sahipti. Herhalde okuduğum ilk Mungan Kitabı oydu. En son okuduğum Mungan kitabı da tesadüftür ki "Üç Aynalı Kırk Oda"ydı. Şimdi önce kendime, sonra yazara bir şans daha verip başlayacağım "Yedi Kapılı Kırk Oda" kitabına.

Bu arada sanırım 3 aydır ilk defa kafayı bulmuş durumdayım. Çok içmişim, farkında değilim, uyuyamıyorum. Ancak typo yapmamaya bu kadar dikkat ediyorsam demek yeteri kadar içmemişim çünkü ben bugün çok üzüldüm.

Bozuk Süt Alegorisi

I

Gecenin bir yarısı uykunuzdan uyandınız. Az bilinçli halinizle ve alışkanlığın yardımıyla buzdolabının kapağını açıp mal mal baktınız. Farkında olmadan yarısı kalmış süt paketini alıp tezgâhın üstüne koydunuz. Sonra gene soğuk yatağınıza dönüp uyudunuz. Sabahleyin de evden aceleyle çıktınız.

II

Öğleye doğru uyandınız. Kahvaltı yapmak için bitmek tükenmek bilmeyen bir istek duyup mutfağa yöneldiniz. Tezgâhın üstündeki süt paketini gördünüz. Sütü kokladınız ve bozuk olduğunu fark ettiniz.

III


Gecenin bir yarısı uykunuzdan uyandınız. Az bilinçli halinizle ve alışkanlığın yardımıyla buzdolabının kapağını açıp mal mal baktınız. Farkında olmadan yarısı kalmış süt paketini alıp tezgâhın üstüne koydunuz. Sütün bozuk olduğunu fark ettiniz. Sonra gene soğuk yatağınıza dönüp uyudunuz. Sabahleyin de evden aceleyle çıktınız.

IV

Öğleye doğru uyandınız. Kahvaltı yapmak için bitmek tükenmek bilmeyen bir istek duyup mutfağa yöneldiniz. Tezgâhın üstündeki süt paketini gördünüz. Sütü kokladınız ve bozuk olduğunu fark ettiniz.



Anafikir: eğer toparlayabilseydim bunu yazmadım. Toparlayınca yazmak üzere. Anahtar kelimeler: Kelimeler, gerçeklik, kehanet, kader.

Çarşamba, Ekim 24, 2007

CCXLIV

Birer birer gidiyorlar insanlar; ruhen ve bedenen. Her bir giden yerini daha sonra gidecek olan kişilere bırakıyor. Onlar da zaten emaneten yerlerini almışlar. Ne kadar daha sürer bu sirkülasyon? Bir yerde yavaşlayacağı ya da tıkanacağı kesin. Tabi giden kişi derken her şey iki taraflı. Einstein'ın bulduğu onlarca şeyden biri de bu.

İki ay önce bir şey oldu. 1 ay boyunca düşündüm ne yapacağımı. Evren'in yapacağı şeyin yarısını yaptım kafamda. Yarısını diyorum çünkü durumun başka türlü olabilme ihtimali üzerine düşünüp taşındım. 1 ay daha geçti ve bugün belki de yüzüncü kez bir daha ilk düşündüğümün ve öyle olmamasını umduğum şeyin acı varlığıyla karşılaştım. Bundan da nefret ediyorum. Bir olaya bakınca arkasında ne olduğunu görmek istemiyorum. Bırakayım ne oluyorsa olsun.

Öyle olmuyor tabi, zaten hep onun gibi yazmak istediğim kişi de bir kitabında şöyle demiş sevgili googleseverler: "Our accepting what we are must always inhibit our being what we ought to be." ve kuşkusuz hep böyle oluyor. Beethoven'in 26. piyano sonatını tersten dinleyip şunu yaşıyorum:

Das Wiedersehen - Abwesenheit - Das Lebewohl

CCXLIII

Her insanın kendisine yakıştırdığı bir çok şey vardır. Benim kendime yakıştırdığım iki şey var. Birincisi uzun kollu siyah tişört giymek. İkincisi ise çok sevdiğim insanlarla vedalaştığım zamanlarda

xxx


yazmak. Bazen x yazarım. Bu onları "kelebek" öptüğüm manasına gelir. 3 öpüp 1 sayarım, zaten artık cillop suratım var.

Bi de...

Bi de canım arkadaşım Kürşat gidiyor bugün. Okuyacak, kendisine, ailesine, bize, vatanına milletine en iyi şekilde faydalı olacağı yolda ilerleyecek.
xxx

Salı, Ekim 23, 2007

Alles Wieder Offen

Gelmiş geçmiş en iyi müzik topluluğu olan Einstürzende Neubauten'in teorik olarak 10. albümü çıktı. Alles Wieder Offen isimli bu albüm Avrupa'da geçen Cuma, Amerika'da ise bugün yayınlandı.

(Yıkılayazılan Yeniyapılar diye çevirince de çok komik oluyor. Malesef ne Einstürzende için ne de Neubauten için uygun bir çeviri yapmak çok zor, zaten Neubauten özel isim. Teorik olarak 10. albüm diyorum çünkü başka toplama, remix, destekçilere özel kayıtlar, canlı kayıtlar, tiyatro oyunları ve sinema filmleri için olan albümleri de katarsak bu sayı tam olarak 39 oluyor.)

Amazon.co.uk'nin sıçması sonucu albüm henüz elime ulaşmadı. Kasım ayında ulaşacakmış elime - amazon'un yalancısıyım. Ancak tüm Phase III destekçileri için ( ve sadece onlar için) çıkan Supporter Version'ı dün indirdim. Aslında Supporter Version'ın cd olarak elime geçmesini bekleyecektim ama Deutsche Post'un da ne zaman ne yapacağı belli olmadığından ayrıca bir önceki albüm Perpetuum Mobile'nin 3,5 sene önce çıkmış olmasının yol açtığı açlıktan ötürü dayanamadım.

Kasım ayında "public version" elime geçtiği zaman yazacağım albümün nasıl olduğunu. Diğer versiyonla ilgili zırnık koklatmam. Ne mp3'ünü yollarım ne de en ufak bilgi veririm. Çok merak eden destekçi olurdu değil mi sevgili Şansal?

Uzun lafın kısası;

it is all open again

MMIIV

Hitler'e atfedlilmiş ama aslında onun söylemediği bir söz var: "Büyük kitleler yalanlara küçüklerden daha kolay kanar" gibi bir şey. Kitlesel hezeyan içindeki kalabalıklarda görmekten nefret ettiğim en büyük şey çoğu zaman kandırılmış olduklarının farkında olmayışları. Neden diye sormadan, sorgulamadan futbol sahalarını doldurmaya gidermiş gibi havaları beni öldürüyor desem çok da abartmış olmam.

Eğer bir sihirli değneğimiz olsa ve yaşadığımız sorunları(!) çözsek bu gece, sabah uyandığımızda nasıl bir yer bekliyor olurdu? İki yanlışın bir doğru etmediğini öğrenmemişsek eğer ya da sui emsalin at sikinde kelebek olduğunu bilmezsek... Sorunları çözmek adına sunduğumuz çözümlerin aslında sorunların süregelen kaynağı olduğu ve bizi istediğimiz sonuçtan daha uzağa götürdüğünün farkında olur muyduk? Tabi eğer gerçekten istediğimiz başka şeylerse ona karışamam ancak bu insanlıkla ilgili en ufak umut kırıntılarımın yok olmasına yani benim de yaşamamın pek bir anlamının kalmamasına yol açacağı için bu ihtimalden uzak durmak isterim.

Hayat bir matematik problemi değildir ki sonuç yanlış olunca süreç çöpe atılsın. Hayat ticaret de değildir. Her ne kadar onu bir oyun olarak görmek çoğumuzun hoşuna gitse de ölümün olduğu yerde her şey ciddidir ve bir oyun ciddiyse onun adı artık başka bir şey olur - siz koyun ismini - oyun da değildir. Geçmişi bilmenin amaçlarından biri her zamanki merak özelliğimizin tatmini olmasının yanısıra çok büyük ölçüde geleceğimizi şekillendirmede bize yol gösterici olmasıdır. Geçmişe sahip olunmaz, geride kalmış -adı üstünde. Gelecek, yarın, bir sonraki ay, hafta, yıl, yüzyıldır elimizdeki ve bunu har vurup harman savurmakta özenilesi bir yetenek geliştirmiş durumdayız söylemesi ayıp ve gereksiz.

Öyle işte.

Cuma, Ekim 19, 2007

Bilmiyordum

Ne güzel bir laftır bu "bilmiyordum" lafı. Hastasıyım. Her yerde her zaman kullanılabilen, kullanıldıkça eskimeyen... "Bilmiyordum" anca bir durum tespiti içeren anlamıyla kayıtlıdır benim kelime haznemde. Mazeret ya da yaptığım herhangi bir şeyin sebebi olarak da kullanabilir, böylece bildiğim kelimelerin sayısını 2 tane daha artırmış olurdum. Ama değil. Hani derler ya "konuşamıyorum ama anlıyorum" diye yabancı dillerden bahsederken. Malesef anlayamıyorum da.

Bilmemek boş kümedir. Kimseye bir faydası yoktur. "Bilseydin" derim, "niye bilmiyordun?" derim, "şu an biliyorsun da ne oluyor? ne değişiyor?" derim. Bilmemek boş küme olduğu için bu soruların karşılıklarını da hiçbir zaman alabilmiş değilim. Sorarken de zaten karşımdakine ( ki ne kadar karşımda olacağı belirsiz) işin saçmalığını göstermek isterim. Göstermek isterim ki bir daha bilmediği şeyler için beni üzmesin, bana zarar vermesin. İşte ben buyum.

Ben unutmam bana yapılanları. Bana söylenenleri. Ben insanların ne yüzlerini ne isimlerini hatırlarım. Bana karşı tavırları onları benim için önemli kılar. Diğer türlü zaten 6 milyar insan var. Hangi birinden özel olarak nefret edeceksiniz, hangi birini özel olarak seveceksiniz, hangi birinden özel olarak kaçınacaksınız, hangi birine özel olarak yakın olmak isteyeceksiniz? İnsanları özel yapan diğer insanlara olan etkileri. Sanmıyorum ki başka şeyler olsun. O yüzden ben unutmam. Unutmayan insan affetmez. Unutmayan insan değer bilir. Karşındakinin bunu hissetmiyor oluşu onun problemi. Bu bir inanç sorunu. Ancak o biliyorsa, gerçekten biliyorsa, ben buna inanıyorsam, o bana inanıyorsa o zaman her şeyin hallolma ihtimali çok ihtimali çok yüksek . Ben bunu bilir, buna inanır, bunu söylerim.

Sen biliyor musun?
Ben inanıyorum.

Çarşamba, Ekim 17, 2007

CCXL


En bi sevdiğim blogger Deryik beni sobelemiş. Yahu bu arada Kürşat da sobelemiş ama ona daha var.

En bi doğal halimizle bir fotoğrafımızı koymamız gerekiyormuş. Gerçi Ayşe'yle ikimizin evreninhastasiyim.blogspot.com ve ayseninhastasiyim.blogspot.com blogları sadece sırf bu amaca hizmet etme amacıyla kurulmuştu. İkimizin de en doğal fotolarının bulunduğu bu blogları malesef siz ölümlü kullanıcılar göremiyorsunuz.
Oradaki fotolar "en bi" doğal oldukları için ve samimiyetinizden şüphe ettiğim için yeni bir fotoğraf çektim. Asansörde çekilmiş bu fotoda ne bir poz, ne bir makyaj ne bir bok ne de bir püsür vardır.

Ben de kurala uyup 3 kişinin adını vereyim: Zanzara, Nibmseitloe ve Sunthing.

Bir de tanıştığım gün kendisine onu çok sevdiğimi söylediğim en nadir insanlardan biri olan Sevgili Turshucuğum bize kendisinin en doğal fotoğraflarından bir demet sunarsa çok bahtiyar olurum.

Salı, Ekim 16, 2007

Is It Worth Fighting For?

İnsani ilişkilerimin 19. senesinden itibaren nedendir bilinmez gönül işlerinin hep kendiliğinden olması gerektiğini düşünüyorum. 5 senedir de bu fikrimden hiç sapmadım. Bunun yüzde 90'ı kendiliğinden alınmış bir karar. Yüzde 10'luk kısım ise kendi yetersizliklerimden kaynaklanıyor. Ben teorik olarak böyle düşünürken bunun diğer sebebi de diğer türlüsünü benim yapamyacak oluşum. Bir nevi Hoca'nın dediği "Zaten inecektim." mantığı. Ben zaten yuvarlanarak inmeyi düşünüyorum, çünkü yürüyerek inemeyeceğimi biliyorum - ya da sanıyorum. Kendiliğinden olmalı, kendiliğinden olmalı diye belki de avutuyorum kendimi. Belki de kendimi iyi tanıyorum ve bunu en az acı verici şekilde kendime uyarlıyorum.

Sevdiği kadına aşkını ispatlamaya çalışan, onun gönlüne girmeyi isteyen -onu elde eden değil de onu fetheden karakterler romanlarda, filmlerde ve özellikle şiirlerde çok sıklıkla karşımıza çıkar. Sonucun değil de sürecin kendisine olan aşktan, aşka aşık olmaktan kaynaklandığını düşünüyorum bunun. Oysa sonucun süreç, sürecin sonuç olması başlı başına anlaşılmaz ve karar verilemez bir duruma yol açıyor. Neyin ne olduğunun bilincine varamamak benim en büyük çekincelerimden biri olduğu için belirsizliğin bile kesin bir dille belirsizlik olduğunu yani en azından onu tanımlanamayan uçan obje olarak değil de UFO olarak bilme ihtiyacım çok yüksek.

Bu tabi beni sınırlıyor olabilir. Bütünümü sınırlayacak bir şey değil bu. Bütünün daha özgür, daha aklı başında daha iyi ve daha güzel olmasını sağlayacağını düşündüğüm bir konuda ettiğim feda olabilir.

Tabi benim yüzde 20'si kuşkucu olan tanıdıklarım ve tanıyayazdıklarım buna gülebilir. Ama beni tanıyanlar buna gülmeyecektir.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

CCXXXVIII

Bugün"blog action day". Hepiniz zaten aklı başında adamlar olduğunuz için benim pek de bir şey yapmama gerek yok.



50 maddelik ufak bir liste yapmışlar. Ben de bakayım ne kadar uyuyorum ya da uymuyorum



1- Take a shorter shower.


Ben gemici duşu alırım. 1 dakika ıslan. 1 dakika sabunlan. 1 dakika durulan. Her gün yapsan haftada sadece 21 dakika yapar. Bunun 14 dakikasında sadece su kullanmış olursunuz.


2-Use a rag or hand towel instead of napkins or paper towels.


Evde bir sorun yok tabi ama işteyken kağıt havlu kullanıyorum. Yarından itibaren havlu götürsem iyi olacak. Allahtan sadece bana ait bir tufalet var.


3- Don’t print at least once today.


Belgelenmesi gereken yazılar dışında yazıcıyı kullanmıyorum. Kağıtların iki yüzünü de kullanmak vazgeçemediğim alışkanlıklarımdan...


4-Carpool once this week.


Her zaman.


5-Turn off the TV for an hour.


Ben televizyon izlemem.


6-Turn off the lights.


Işık beni sıkar.


7-Use a coffee mug instead of disposable.


Kahve içmek için kullan-at bardak kullanmak yanlış tabi. Ama idrar tahlili yaptırırsam da kullanırım artık o bardaklardan. Yuh yani, orada da mı fincan kullanayım. Gülerler adama.


8-Use CFC light bulbs.


Dedik ya ışık beni sıkar diye. Aaa, hala ışık diür.


9-Skip the foil and plastic wrap.


Yoğurt kaplarını tavsiye ediyorum.


10-Inflate your tires.


Bu madde araba lastiklerini kastediyor. Arabam yok, 99 model, kırmızı, Trek 7200 bisikletim var ve lastiklerini az önce şişirdim.


11-Clean up.


Her zaman kalktığım yeri temizlerim. Bu alışkanlığı üniversitedeyken kazanmıştım. Toplamayana pis pis bakarım. McDonald's'ta da toplarım, elime yapıştığı da görülmemiştir. Her zaman her yerde en büyük Cimbom


12-Talk to your kids about the environment.


Bildiğim kadarıyla hiç çocuğum yok. Aslında bir keresinde çok yaklaşmıştım ama öpüşmeyle çocuk olmadığını öğrenince ne kadar uzak olduğumu görmüştüm acı bir şekilde.


13-Reuse printed paper.


Ne kadar ileri görüşlü ve çevre dostu bir insan olduğumu bir kere daha görmüş oldunuz.


14-Turn down your water heater.


Adana'da ne termostatı birader?

Neyse, sıkıldım bu liste daha uzar gider. En iyisi mi siz direkt kaynağından okuyun: (Çevrenize yardım etmek için hızlı ve acısız 50 öneri)

Bu arada şimdi niye diye soracaksınız bana, nereden çıktı bu çevre işi. Yabancı olmadığınız için açıklayayım. Heteroseksüellikten sıkılmıştım, sonra metroseksüellik ve überseksüellik akımlarına kaptırdım kendimi. Hepiminizin malumu Kürşat'la birlikte yeni ufuklara yelken açmıştık. Ama ipne "Ben Amerikalara gidicem, ilim irfan peşinde koşucam, ayrılmamız lazım" deyince ben de "bari ekoseksüel olayım" dedim. Şaka yaptığımız sanıyor olabilirsiniz. (Son cümleyi kastediyorum) Ama böyle bir şey var, yeni yeni ortalığı saracak. Ben Gent'teyken duymuştum bunu, bir gün lazım olacağını biliyordum. Şimdi Adana'nın bu sıcaklarında çalışmalarıma başladım.

"Adana'nın doğayla uyum içinde yaşamak isteyen insanları! Hepinizi ekoseksüellik çatısı altına bekliyorum."

Cumartesi, Ekim 13, 2007

CCXXXVII

Demin nette barton fink atarken dünyanın en komik kitabı "Tatlı Rüyalar"ın yazarı Alper Canıgüz'ün yeni romanının basım aşamasında olduğu haberini aldım. "Gizliajans" adındaki roman umarım en kısa zamanda sahalardaki yerini alacaktır. İlk fırsatta alıp okumazsam çocuğumu keserim.

Cuma, Ekim 12, 2007

CCXXXVI

Geçen gün bir rüyaya sahiptim (ahayt, gene çok eğlendim kendi kendimle, I love myselves especially the cunning one) Minibüs bekliyordum Gazipaşa'da. Turuncu bir minibüs geldi ve muavin "balcalı baraj yolu" diye bağırmaya başladı. Ama binmedim. Bekledim. Muavin en sonunda "baraj yolu balcalı, balcalı baraj yolu, balcalı-balcalı-balcalı-balcalı" deyince atladım hemen. Her ne kadar rüya olsa da değişmez doğa kanunları ( which we call immutable natural laws) orada da geçerli: Benden yol parasını istedi. Cebime baktım sadece kredi kartım var, 5 kuruş para yok. Muavine "ben bir yere gitmeyecektim, bir arkadaşa bakmıştım" dedim. Sonrasını hatırlamak istemiyorum. Zaten sürmeli muavinden ne beklenir?

Perşembe, Ekim 11, 2007

CCXXXV

Neah sayın seyirciler. Nerden denk geldiysem gençten bir çocuk ( artık benden 5 ve daha çok yaş küçüklere genç diyorum gözlerimin kenarlarındaki çizikleri gördüğüm için ) arkadaşın bloguna denk geldim. Denk geldim diyorum çünkü 3 tane birbirini takip eden rastlantı sonucu oldu. Açıkçası hiç hoşuma gitmedi. Hoşuma gitmeyen tarafı iki blog arasındaki benzerliklerdi. Benzerlik derken de benim blogta görülüp alınan şeyleri kastediyorum.( Alt başlığa: this blog is best viewed with the heart" yazmamış olması beni şaşırttı aslında.) Benim bilgiye olan yaklaşımımı bilen bilir, ben aslında bunları gördükçe mutlu olurum. Buradaki terslik o kişinin hem bu blogu yakından takip ediyor olmasına rağmen bunu biraz hırsız zihniyetiyle yaptığını düşünmem. Tabi bilen gene bilir, ben çok fesat, içten pazarlıklı, kıskanç biri olduğum için böyle ipe sapa gelmez yorumlar yapmaktan da kaçınmam diyeyim veeeeeee

Çarşamba, Ekim 10, 2007

CCXXXIV

Kendimi yazacak halim olmasa da çekecek halim var. 'Kerata' beni.


Uykum mu geldi, ne?

Pazar, Ekim 07, 2007

Batman ve Kadınları

En bi insan "süperkahraman" Mr Batman, hem çizgiromanıyla olsun hem de Tim Burton'ın çektiği filmlerle olsun kalbimizi fethetmiş bir ademoğludur. Küçük yaştayken anne-babası öldürülen Bruce Wayne sazı eline alır ve kötülerin 2 numaralı düşmanı olur. (Kötülerin bir numaralı düşmanı Örümcek Adam'dır. Süpermen ise kötülerin düşmanı değil, kötülüğün karşısında iyiliğin temsilcisidir.)

Paraya para demeyen, malikânesindeki odaların tamamının farkında olmayan ve sarışın seven Bruce Wayne, maskeli balolara maskesiz katılarak ne kadar ironik bir insan olduğunu biz değerli izleyicilerine anlatmaktan geri durmaz. Bir ton oyuncağı vardır. Ayrıca "o kend'o'nibilen" bir mizaca ve tekniklere sahiptir.



Tabi her başarılı süperkahramın arkasında onun ebesini siken bir kadının olduğu gerçeği (bkz: Ph.D Johns Hopkins, University of Hastings, On Contemporary Arts, 1897) Batman için de geçerlidir. Genelde bu kadınların sayısı 1 (bir) tanedir. O yüzden başa çıkması zordur.



Batman ise sürekli yeni birilerini bulur. Batman kadını olmak için ilk başta hiçbir sınırlama yokken sonrasında önce sarışın olma, akabinde de kötü olmak gerekti. 6 milyar insan olduğunu düşünürsek böyle kişilerin sayısının Batman'in hayatı boyunca yatabileceği insanların sayısının karesinden daha fazla olacağı açık. Ama konum bu değil. Koordinatları vereyim hemen konumuza geleyim.

Özellikle ilk iki filmde Michael Keaton'ın gözleri dolarak, Kim Basinger ve Michelle Pfeiffer'a bakıp "hadi gidelim buralardan, bırakalım bu işleri, mutlu mesut yaşayalım" demesi beni hep kalbimden vurmuştur. Böyle bir şey mümkün değil tabi Batman için. Babası Cat Stevens olsaydı ve ona Father and Son'ı söyleseydi bile bu adamın lügatına "settle down"ın girmesi mümkün değil.

Ama Batman yalan söylemiyor. Gerçekten de istediği bu. İstediğinin bu olmasının yanı sıra bunun gerçekleşmeyeceğini de bilmediğini düşünemeyiz. Akıllı zeki bir arkadaşımız o. Peki niye böyle söylüyor?

Ben Batman'i çok iyi anladığımı düşünüyorum. Ancak neden böyle davrandığını bilmiyorum zira kendisi de bilmiyor. İrrasyonel işte, yani hayatın ta kendisi.

Bayramda İstanbul

Demin bilet baktım ve rezervasyon yaptım bayram tatili İstanbul'da geçirmek üzere. Ama gelip de ne yapacağım sorularına cevap bulamadığım için pek de emin değilim. "Evren, gel şu gün şunu yaparız" diyenleriniz varsa yazın bileyim Sevgiler saygılar...

Cumartesi, Ekim 06, 2007

13

I do not know. This story I am telling is all imagination. These characters I create never existed outside my own mind. If I have pretended until now to know my characters' minds and innermost thoughts, it is because I am writing in ( just as I have assumed some of the vocabulary and 'voice' of) a convention universally accepted at the time of my story: that the novelist stands next to God. He may not know all, yet he tries to pretend that he does. But I live in the age of Alain Robbe-Grillet and Roland Barthes; if this is a novel, it cannot be a novel in the modern sense of the word.

...


So if you think all this unlucky ( but it is Chapter Thirteen) digression has nothing to do with your Time, Progress, Society, Evolution and all those other capitalized ghosts in the night that are rattling their chains behind the scenes of this book... I will not argue. But I shall suspect you.

Çarşamba, Ekim 03, 2007

CCXXX

Tüm blogların ortak noktası herhalde içlerinde yazarlarının yüzlerinin kızarmasına, utanmasına yol açacak tek bir satır bile olmamasıdır herhalde. Tüm blog yazarlarını ve kendimi kutlar (özellikle kutlamak istediklerim var bu arada) başarılarımızın devamını dilerim. Nasolsa burada bizbizeyiz değil mi, gelin kendimizi kandıralım, eğlenelim, hayat dediğin nedir ki?

Tristesse

O "ya ben ya o dedim" sandı oysa ben "ya kendin ya o" demek istemiştim. Elbette hiçbir zaman düşüncelerini aktaramamış biri olarak "şaşırdım buna" diye yalan söylesem o'ndan ne farkım kalırdı?

Değil mi O?


İsimsiz kitabın 187. sayfası

Salı, Ekim 02, 2007

CCXXVIII

İnsan ilişkilerinin nesnellikten uzak evreninde herkesin her durumla ilgili bir açıklaması var. O kadar subjektif yargılar içinde hepsinin yanlış olduğunu düşünemeyiz. Hepsinin doğru olmayacağı da aşikar. O zaman işte her ademoğlunun yaptığı gibi kendi fikirlerimizin doğru ve gerçek olduğunu kabul edip ona göre davranıyoruz her ne kadar diğerlerinin fikirlerini dinlesek de. Diğerlerinin fikirleri bizim "kendi düşüncelerimiz" olduğunda ise gerçekliğe dönüşüyorlar.

Oysa gerçek oralarda bir yerlerde ( ulan bu da x-files'ın sloganı değil mi, hay sıçayım) neyse, moralim bozuldu şimdi, bir daha düşünerek yazacağım : )))) Zaten lafı da uzattıkça uzatıp gelmek istediğim noktadan çok uzaklaşmıştım.