Pazar, Eylül 30, 2007

CCXXVI

Eskilerin Pele'si, Cruyf'u, Maradona'sı varsa, yenilerin de Beckham'ı, Messi'si, Van Nistelrooy'u varsa benim kimim var diye düşündüm demin. Tek bir cevabım var. Benim için en büyük oyuncu elbette Mösyö Cantona'dır.

CCXXV

House Emmi'nin ( Siz tabi House Emmdii diyorsunuz ama yanılıyorsunuz.) 4. sezonu başladı. Çok mutluyum.

Tek başıma izlemiş olmama rağmen belki de en komik bölüm olması sebebiyle hiç bu kadar çok kahkaha atmamıştım. Hele ki hademenin "maybe it's lupus" dediği an çok iyiydi. 70 civarındaki bölümlerin lupus konusundaki karnesi çok zayıf: "It's never lupus" sevgili house m.d. izleyicileri.

İkinci not ise:
Pandora'nun kutusundan da kitaplarım gelecek. Gene mutluyum.


Üçüncü bir not daha var ama sakladım.

Cumartesi, Eylül 29, 2007

Vay Anasını

Abi insanın eski sevgilisinin içinde bulunduğu anatomik bir videoyu en yakın arkadaşlarınızdan birisinin gelip "lan, seninki bunları sana da yapıyor muydu?" diye gelip göstermesi herhalde dünyanın 7 harikasından biri olmasa gerek.

Perşembe, Eylül 27, 2007

CCXXIII

Belmacım evveli gün bu türküyü yolladı. Ben de sizlere yollayayım. Feryad ettiğim yok bir şey Allah'a çok şükür, sanat için sanat şimdilik: )

(Ne Feryad Edersin Divane Bülbül)

Çarşamba, Eylül 26, 2007

CCXXII

Bu blogda bazı post'ların başlıkları romen rakamlarıyla yazılmadı. Özellikle bir şeyler vurgulamak istediğimi düşünenler olabilir aranızda. "Hadi canım, kim seni okuyor" diyemezsiniz eğer bu satırları okuyorsanız şu an. Elbette Woody gibi hızlı okuma kursuna gittiyseniz buralarda fazla takılmadan şu kısma da geçmiş olabilirsiniz:

Aslını söylemek gerekirse ( ki bu demektir ben genel olarak yalan söylerim ) nasıl yazılacağını bilemediğim zamanlarda başlık atıyorum. Occam'ım Usturası'nın üstüne benim salaklığımı koyun bakın nasıl her şey yerine oturuyor.

Ot gibi yaşamış bir insan olarak bugün bir değişiklik yaptım ve bir film izledim. Kurtlarla Dans'tan bu yana adam gibi bir filmde oynamamış uzun boylu, yakışıklı ve "Çıkış Yok" filmiyle de ben küçükken Makili Kalkin'le (bakın nasıl yazıldığını bilmiyorum, oysa öğrenebilirim değil mi hemen ancak ben dürüst bir yalancıyım, aynı konuda birden fazla yalan bünyeye zarar) birlikte gönlüme kazınmış Kevin Costner'ın filmiydi. ( Evde Tek Başına filmindeki kahramanın adının da Kevin olduğunu hatırlarsanız ben küçükken "en çok sevdiğim yabancı isim"n Kevin olduğunu anlarsınız siz.

Neyse efenim, lafı uzatmayalım. Mr Brooks'u izledim. Sıkıcı bir film olduğundan ben sıkılmadım. O yüzden sizlere pek tavsiye etmiyorum. Bourne Ültimatom'u (üç etti bu) izleyin. Ben izlemedim, izleyenlerin yalancısıyım. 12 Ekim'de gelecekmiş Türkiye'ye. Sağlık olsun, bekleriz.

Ekim ayından bahsederken aklıma geldi: Her zaman tatil yapmaya ( yani hiçbir şey yapmadığım - benimle birlikte gelenleri bu hiçbir şey yapmamakla deli etmek dışında ) gittiğim bir yer var. Oraya giderken bir otelin önünden geçeriz hep ister istemez. 30 tane tenis kortunun olduğu bir yer. Oradan geçerken hep "ulan ibibiklerin yaptığı tatile bak mınaçakayım" derdim. Ekim'de iş icabı orada 4 gün geçireceğim. Belki Hasancığıma da uğrarım ama sanmıyorum ki vaktim olsun. Medikal sektörde hizmet vermek kolay değil. Çok şey feda etmek gerekiyor. Dohtorlar arasında 4 gün nasıl geçecek bilmiyorum. Kaç defa "Hocam" diyeceğimi kestiremiyorum. Sanırım şimdiye kadar söylediklerimden daha fazla olacaktır. Sağlık olsun değil mi, amacımız bu : )


Saat de 12 olmuş. Yatalım da kalkalım.
Haftasonunu iple o kadar çok çekiyorum ki bir bakmışım Pazartesi olmuş. Bunu bir düzene sokmalıyım diğer türlü giren de bana, çıkan da bana.

Şirket

Ambrose Bierce'i bilen bilir, bilmeyene selam olsun.
Onun The Devil's Dictionary'sini de bilen bilir, bilmeyene de gene selam olsun.

Bugün baktım sözlüğüne egoist olan beni ve çalıştığım şirketi nasıl anlatmış:

Egoist, n. A person of low taste, more interested in himself than in me.

Corporation, n. An ingenious device for obtaining individual profit without individual responsibility.

Umarım toprağı bol olmuştur Amborse Amca'nın.

Not: Kitabı buralarda bulmam zor, hani diyorum okulun kitabevinden biri alsa, bana yollasa, ne güzel olur değil mi? Tuvalette okuması en zevkli ikinci kitap diyebilirim. İlki elbette Exercices de Style'dır, candır.<.

Salı, Eylül 25, 2007

As You Like It

All the world's a stage,
And all the men and women merely players:
They have their exits and their entrances;
And one man in his time plays many parts

Pazar, Eylül 23, 2007

2007-2008

Yarın Boğaziçi Üniversitesi 2007-2008 öğretim yılının güz dönemine başlıyor. Orada okuyan tüm arkadaşlarıma neşeli ve eğlenceli bir dönem diliyorum ve benim için ayda bir manzarada bira içmelerini, üç ayda bir taşoda'da biri veya birileriyle sevişmelerini, dört ayda bir sosyoloji ve psikoloji derslerinden sonra kütüphanenin tuvaletine koşmalarını, haftada bir güneyde juggling yapıp kızlarla tanışmayı ummalarını, günde bir kuzey kantinden çay içmelerini, canları sıkıldıkça steplerde oturup manitalara bakmalarını, börekçiye gitmemelerini, hocaların ne kadar salak olduklarını düşünmemelerini, kuzey meydanda ortada sıçan oynamalarını, kb'nin içinde içki içmelerini, sosyoloji-psikoloji binasının oraya geceleri kaçak girmelerini istiyorum. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Zaman içinde eklerim.

Haydi, zil çaldı.

Pazartesi, Eylül 17, 2007

CCXVIII

"Olm bugun kuzey kampuste kare blogun onunde o sizin hep oturdugunuz kose aklima gelince seni gorucem sandim, sonra bi dondum koseyi yoksun. Sonra aklima geldi Adana'da oldugun."

Mutlulukla hatırlayacağım şeyler #78:

Cuma günleri bahsedilen yerde oturup kitap okuduğum zamanlarda kafamı kaldırıp Metehan'ın ya da Kürşat'ın geldiğini uzaktan gördüğüm zamanlar ve sonrasındaki konuşmalarımız.

Pazar, Eylül 16, 2007

CCXVII

Eğer durup düşünürsek çok, durup durup düşeriz sanırım en çok.
Dünya dönecek ki bir yaşayalım değil mi Wilson?
Dün kişilik test çözeyim dedim can sıkıntısından. Çok kişilikliyim ya bakalım bir kaç tanesini bulabilecek miyim dedim. İyi demiş miyim? Kendimi bilmem ama bu testler zaten pek kötü şeyler söylemezler. "S.ktimin daltaraaaa, sen biçim adamsın?" diyen bir test görmedim hiç. Neyse.


Openness

You are much more intellectually curious and sensitive to beauty than most. Your beliefs tend to be individualistic and frequently drift towards the unconventional. You enjoy your imagination and the exciting places it takes you!

Conscientiousness

You are random and fun to be around but you can plan and persist when work requires. Depending on the situation, you can make quick decisions or deliberate for longer if necessary.

Extraversion

You are energetic and active. You enjoy and actively seek out social occasions, and especially enjoy talking with a big group of people.

Agreeableness

People get along with you well, especially once they have proved themselves trustworthy to you. You do have a healthy scepticism about others` motives, but that doesn`t stop you from considering others to be basically honest and decent.

Neuroticism

You are generally calm. Although some situations can make you feel emotional, your feelings tend to be warranted.

I Love You All The Same

Bugün bir blog okudum. Çok sevindim. Gözlerim doldu sevinçten. Bugün aynı bloga baktım. Çok üzüldüm. Bir değişiklik olmadı. Gözlerim doluydu zaten.

Cumartesi, Eylül 15, 2007

CCXV

"El ile istimna; zevk için olursa haram, sükunet bulmak için caiz, zina tehlikesi olursa, vâcib olur. (redd-ül-muhtar)"

Perşembe, Eylül 13, 2007

CCXIV


Kaşlarımın maşallahı var. Kaşallah da olabilir. Gürkaş koyacaklarmış aslında benim adımı ama caymışlar sonra. İyi de etmişler. Adımı seviyorum çünkü. O adla en çok bana sesleniyorlar.

Bilen bilir ben hep at hırsızı ve mağara adamı melezi olarak dolaşırım. Zamanında bağımsızlığını ilan etmiş olan yüzümdeki sert, zımpara gibi olan tabaka artık pek görülmüyor. Tıraş oluyorum. Bu fotoğraf 1 ay önce Mersin'e gittiğimde denize bakarken çekildi. Çekildi diyorum ama doğruyu söylemiyorum. Ben çektim çünkü.

Çok sevdiğim birinin hiç sevmediğim babası kendisi için şöyle demiş, umarım yanlış hatırlamıyorumdur: "I may be an ass but never an asshole"

Ben de "top olmayı pota olmaya tercih ederim" derdim. Oysa Herr Bosch "müşterilerimin güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim" demiş. Nereden nereye...

ölüm mü mokoko mu işte ;)





Salı, Eylül 11, 2007

Utanmak

Hep evrenesorun'a sorulacak değil ya... Bir kere de ben sorayım. Cidden cevap bekliyorum.

Niye utanırız? Utanmak ne işe yarar?

Buraya yorum olarak yazarsanız ya da divadeiwob@gmail.com'a mail atarsanız çok bahtiyar olurum.

Çarşamba, Eylül 05, 2007

A Short History of 20 Years

Bundan 20 sene önce hedefleri 16 milyon adet satacak bir debut albüm yapıp grubu dağıtmak olan Blackwoodlu çocuklar hedeflerine ulaşamadılar ve bugüne kadar 8 albüm çıkardılar yüzlerce konser verdiler. Bu konserlerin sonuncusuna ben de gittim ve ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Paranın gözü kör olsun ki 30 milyonluk sahne bileti alıp kuyruğa da erken girince en önden izleme fırsatı buldum.

Sahnenin sağ tarafında olduğum için ayrıca sevinçliydim. Pembe atkıyla sarılmış mikrofonu görünce Nicky'nin o tarafta olacağını anlamıştım. Upuzun boyu, makyajlı yüzü, daracık pantolonu ve iç ısıtan gülümsemesiyle "bu adam kesin eşcinsel" dedirten oysa tam bir aile babası olan Nicky, konserin bir numaralı adamıydı.

Tam bir setlist veremiyorum doğal olarak. Ancak çalan bazı şarkılar şunlardı:

You Love Us (Generations Terrorists)
Motorcycle Emptiness (Gold Against the Soul)
From Despair to Where (Gold Against the Soul)
Autumnsong (Send Away The Tigers)
La Tristesse Durera (Gold Against the Soul)
You Stole The Sun From My Heart (This Is My Truth Tell Me Yours)
Faster (The Holy Bible)
Stay Beautiful (Gold Against the Soul)
Everything Must Go (Everything Must Go)
Ocean Spray (Know Your Enemy)
Australia (Everything Must Go)
Your Love Alone Is Not Enough (Send Away The Tigers)
If You Tolerate This Your Children Will Be Next (This Is My Truth Tell Me Yours)
Indian Summer (Send Away The Tigers)
Little Baby Nothing (Generations Terrorists)
A Design For Life (Everything Must Go)


Yahu bu arada saat 9 olmuş, 10'da mülakat var, bana bi ton soru soracaklar, hazırlanayım da çıkayım, yarıda kaldı, söz tamamlayacağım.


Hah geldim saat 3 itibariyle.

Neyse ya, ne diyeceğimi unuttum. Konser şahane gerisi hikaye : ))))