Pazar, Temmuz 29, 2007

CXCI



Çok komik. Steven Tyler, Any Annoying Lead Guitarist, Crash Test Dummies, Jon Bon Jovi, James Hetfield, Bobby McFerrin ve özellikle Mick Jagger ve Beck süpper ötesi.

Cumartesi, Temmuz 28, 2007

CXC


En yakın arkadaş bambaşka bir şey gerçekten de. Benim de en yakın arkadaşım var. Bir tane var ondan. Geçenlerde memleket topraklarına ayak bastı. Gittiği yerden bir hediye almış bana. Tam 60 milyon yıllık bir şey. Bir Echinocorys Sulcatus. Deniz fosili. Test olarak da biliniyorlar. Herhalde bundan daha iyi bir hediye alamayacağım hiçbir zaman. Bu kadar düşünülmüş, araştırılmış ve kalbin içine bu kadar seslenen...

İpucu: Charles da Lyme Regis'te bunlardan topluyordu.

CXXXIX


Pizza Hut'a gidip küçük dilimi yedim. Brandon Fraser pozu vermişim haberim yokmuş ama kötü haber tez yayıldı her ne kadar tezcanlı olmasam da, orada ve burada arasında takılıp kalmış olsam da. Ta ta.

Perşembe, Temmuz 26, 2007

188

İlkokulda öğrenci numaram 1777'ydi. 188 ise benim ortaokulda ve lisede öğrenci numaramdı. Yeni gelen ve benden daha kıllı nadir insanlardan biri olan matematik hocası çok enteresan olduğundan saçma salak şekillerde tahtaya kaldırırdı. "En küçük asal sayı, kalk lan tahtaya it!", "100'den küçük en büyük sayı, mal mal bakma, çöz şu soruyu" vs. Tabi sonlu bir zaman içinde benim de kalkacağım kesindi ve son iki hanesi 8 olan ben de kalktım ve tahtaya tam bir mal tablosu çizdikten sonra oturdum ve akabinde çok çalışkan bir insan oldum, tüm derslerimden 3 aldım, Türkiye yüz binincisi oldum, ÖSS'de 24. tercihime girdim.

188. postu es geçmemek için yazdım bunları. Demin aklıma iki şey geldi onları diyeyim. İlki Patates Baskı için. Süper bir tespitim var, nooolur yayınlayın : )

"CSI: New York'un tema müziği The Who'dan Baba O'Riley, orada emmi "I don't need to fight to prove that I'm right" diyor. CSI'ın doğasında her şeyi kanıtlamak varken bu olmamış. Tiz değiştirin şarkıyı.

İkincisine geliyorum. Her zaman dünyanın en güzel fıkrasını unutuyorum. Buraya yazayım ki unutmayayım bir daha. Dünyanın en güzel fıkrası "MOKOKO"dur, daha iyisi yoktur : )

CLXXXVII

Buralardan biraz uzaklaşıyorum. Olur da geri dönerim, yapamam oralarda diye yüksek lisansa da başvurdum. Rakınkok'a gelicem, o sıralarda bilim sınavı da var, bi taşla iki kuş, en güzeli si... so... Iyy, çok iğrenç bir insanım. Ayrıca banal. Bu arada ex-coc'lar'dan daha iyi olacağına eminim bu seferkinin. Seferkinin de ilaç adı gibi, push 3 mg of seferkinin, stat!

Stat çok hoş bir kelime. ASAP gibi bozucu değil.

Üç gündür insanlar bana ne yaptığımı sordukları zaman "master başvurusu işlemleriyle uğraşıyorum" diyorum. 3 kişi mastürbasyon başvurusu yapıyorum sandı bir anlığına. İsim vermek olmaz. Ayrıca diğerinin uğraşılacak bir şeyi yoktur herhalde. Hiç yapmadığım için bilemeyeceğim, yapanlardan fikirlerini alayım, hadi, utanmayın.

"Barking class kıro" insanlar yüzünden artık elimde yeteri kadar gına var. Onların kıçında da kına olsa gerek. Yeter lütfen. Alstübelif. Havlayan köpek ısırmıyor ama salyasını akıtıyor.

The Killers diye bir hikaye var. Filmini de çekmişler anlatılmayan kısımlarının. Hikaye enteresan bir şekilde Nick hakkında, bilmem acaba hikayeyi okuyan kaçı bunu atlamıştır. Az kişi olmadığı sanıyorum. Neyse, Nick kötülükle tanışır. Lokantanın capture'ını alınca fotoğrafın arkasında bu yazar. Öyle bir blog mı açsak. İnsanlar kötülükle nasıl tanıştıklarını yazsalar. Ey kötülük, hoşgeldin sefa geldin. Gerçi ben yeteri kadar kötüyüm ama olsun, birlikten kuvvet doğar. Büyük birlikten de parti olmaz.

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Ours, L'

nghü ŋ:
sende warblade kurulumu var mi?

Evren:
var.

nghü ŋ:
gondersene.

Evren:
o.k.

"Warblade_12Y6_full_Poland.rar" dosyasının aktarımı tamamlandı.

nghü ŋ çevrimdışı görünüyor. Gönderdiğiniz iletiler bir oturum açtığında teslim edilecek.

Evren:
insan bi teşekkür eder ayı.

Evren:
ne diyorum ben ya?

Evren:
ayısın işte!


GONNA STAND MY GROUND

AND I WON'T BACK DOWN





Pazar, Temmuz 22, 2007

65 000

İstanbul 2. Bölge'den çıkmayan oy sayısı.

CLXXXIV

Eğer birisi sevgilisine "Canım bi tanem, ben sana o kadar çok güveniyorum ki seni yatakta başkasıyla uyurken görsem bile sen bana bir şey yok aramızda onunla dersen sana inanınırım." dese bunun iki açıklaması olur.

Birinci açıklama:

"Ulan salak, sen yapmazsın böyle bir şey, ancak ben yerimde durmayacağım, bu benim doğama aykırı ve bir şekilde sen bunu görürsen durumu kurtarmak için yolunu yapıyorum. Ahahaha, çok eğlendim. "

İkinci açıklama:

Malesef ikinci bir açıklama bulunamadı

Cumartesi, Temmuz 21, 2007

CLXXXIII

"Onu seviyorsa beni sevmesine gerek yok."

Bunu düşünüyorum nice zamandır, Nietzsche Zamandır...

Cuma, Temmuz 20, 2007

CLXXXII

Biyolojiyi Kimyayla, Kimyayı da Fizikle açıklayabiliyoruz. Fiziği ne yapacağız? Matematik yanlış cevap.

Perşembe, Temmuz 19, 2007

CLXXXI

Son hafta çok sıkıcı bir insan olduğum gerçeği tekrardan ortaya çıktı. Kendimi tatilin verdiği atalet hissine 20 metre dalmış biri olarak görüp belki sıkıcı değilimdir diye düşünüyorum bugün. Hiçbir şey yapmadan durabilirim saatlerce. Üstelik yapılabilecek onlarca şey olmasına rağmen. 65 kilo olmuşum da kıçımı yerimden kaldıramıyormuşum gibi hissettiğim zamanlarda kilo almayı tekrardan düşünüyorum. Biraz ağlasam diyorum ama onu da beceremeyeceğim. Misal: Ya aslında ben çok neşe dolu, eğlenceli birisiyim. Ama bu X'ler yok mu, bi de Y ve Z'ler, hele ki alfa, beta, gama'lar. Ömrümü yediniz!

Şaka yapıyorum ilk cümle haricinde. O zaten başlı başına yeter.

Dün otobosnan İstanbul'a gelirken Katil Koç, Andy Garcia'nın Lost City adlı filmini yayınladı. Herhalde ben ve koridorun diğer yanını benimle paylaşan adamdan başka kimse izlemedi filmi. Bir keresinde Ankara'dan dönüşte de ( Ne zaman Ankara'ya gitsem hep bi boklar olur bu arada, laneti var üstümde. Aslında Occam Amca'nın prensibini kullanırsam bunun çok daha basit bir açıklaması var amma ve lakin burada bahsetmeye değmez) Reconstruction'ı vermişlerdi. İzleyen tek mal bendim.

Konuyu dağıtıyorum, toparlayayım.

Sıkıcı filmleri izlerken sıkılmıyorum. Ne kadar garibime gitti desem yalan olur çünkü daha önce de hissetmiştim bunu. The Good Shapherd'ın Yönetmenin Kurgusu versiyonunu izlerken de böyle olmuştu. 167 dakika boyunca hiç konsantrasyon kaybetmeden öyle sıkıcı bir filmi sıkılmadan izlemek gaaarüp geliyor. Jerry Bruckheimer filmlerini izleyip yaşlanacağımı düşünüyordum, yanılıyorum. Hemen gidip fazbinder,tarkovzki filmleri, 6'lı bira ve koni şeklinde cips (doritosun sanırım) alıyorum. Hepinizi beklerim, uyumak yasak, damsız girebilirsiniz.


Not: Bilenler için söyleyeyim. Andy Garcia ve B.Gürel'in bakışları tamamen aynı. Billy Crystal hık demiş M. Mungan'ın burnundan düşmüş. Ferit de "'I'm gonna kick his ass" diyen 3 yaşındaki çocuk gibi bakıyor.

Çarşamba, Temmuz 11, 2007

Finale: Allegro Assai

"Sacrifice might be demanded of the individual, but never compromise: for, though only the society could give security and stability, only the individual, the person, had the power of moral choice - the power of change, the essential function of life. The Odonian society was conceived as a permanent revolution, and revolution begins in the thinking mind."

CLXXIX

Hah hatırladım. Ben yarın Güneş'le Uludağ Gazozundan içeceğim. Oyunbozan'ı da bekleriz haftasonu. Ordan şurası kaç km ne de olsa değil mi? Haydi Evren, vakit tamam.

Kapanışımızı favori şairimiz Cahit Sıtkı'yla yapalım.


"Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
ve zamana.
Katıp tozu dumana,
var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
yaşamak istiyorum gençliğimi baştan."

CLXXVIII

Çok alakasız bir şey geldi aklıma, önce onu yazayım. Sanırım Ali Nesin - Aziz Nesin mektuplaşmalarında okumuştum. Şehir efsanesi de olabilir elbet. Neyse... Bir tarih sınavında "Gülhane Hattı Hümayunu nedir?" diye ultra gerizekalı, hiçbir anlamı olmayan bir soru sormuşlar. İroni katsayısı çok yüksek bir öğrenci de soruyu "Gülhane hattı hümayunu yoktur sathı hümayunu vardır" diye yanıtlamış. Alkışşşş, 10 puan 10 puan 10 puan...

Bir de Danimarka'nın bağrından kopup gelmiş Niels Bohr emmiyle ilgili bir anı var. Her ne kadar çok fazla yanılmış olsa da Bohr Efendi, onun katkılarını unutmak mümkün değildir diye bir giriş yapayım bu arada olayın ayrıntılarını google amca'dan bulmaya çalışayım.

Çok çabuk buldum. Biri bunu ekşisözlüğe yazmış. Tabi çok şaşırtıcı bir şekilde kendi yazmış gibi de göstermiş. Buradan kendisini ayıplıyoruz. Çalıp çırpmaya hayır diyor ve linki veriyorum. (bkz: niels bohr'un hocalara kapağı)


Ne diyeceğimi unuttum ama. Hep böyle oluyor. Hatırlarsam birazdan gelir yazarım. Sağlıcakla kalın.



Not Bu arada, hava o kadar sıcak ki yeni yıkanmış çamaşırlar çamaşır makinesinden çıkarken bile kurular. Yuh.

Salı, Temmuz 10, 2007

CLXXVII

OKS sonuçları açıklandı. Dünyadan bir haber ve ilgisiz bir insan olarak bilinmememe rağmen bir fen sorusunun iptal edildiğini dün öğrendim. Konuyla ilgili tabi artık spekülasyon yapmaya gerek yok, soru iptal edilmiş, puanlar hesaplanmış vs. Yalnız soruyla ilgili bir sorunum var. Bakalım soru neymiş:





Görüldüğü üzere bir kimya sorusu ve ÖSS'de (en azından) kimya kısmının tamamını doğru yanıtlamış bir amatör kimyacı olarak soruyla ilgili konuşayım biraz.

Bu sorunun yanıtını MEB "D" şıkkı olarak vermiş. Soruyu "B" olarak yanıtlayan bir çocuk da dava açmış "hop birader ne yapıyorsunuz" diye. MEB önce "soru doğru, bir hata yok" demiş, akabinde bilirkişi raporuyla soru iptal edilmiş.

Öncelikle sorunun "D" olması imkansız. Böyle bir şey tanımlı değil. Eşyanın tabiatına aykırı. İkinci madde doğru değil. Zira kesme şekerin t1-t2 zaman aralığında çözünmeye devam ettiğini görüyoruz. Tabi orada kastedilen t1'de toz, t2'de de kesme şekerin artık çözünmediği. Bu kadar hatalı bir soru ve yanlış türkçe, az bulunan, oldukça nadir oluyor.

Tabi hatanın neresinden dönersek kârdır, o yüzden "yanlış" olan şıkkın "doğru" sayılmaması iyi bir şey. Öte yandan. "D" şıkkının da doğru olduğu ve onu doğru işaretleyenlerin hakkının da yendiği açık. Buradan MEB'i kını kını kını kınıyorum.


"Soru iptal edildi de, ben o soruyu doğru yapmıştım da, yok birincilik gitti, yok istediğim yere giremedim" diyenler var, adresleriniz elimde, yahu adamlar yanlış şıkkı cevap diye söylediler diye kazanılmış hak mı oluyor, terbiyesiz!

CLXXVI


Rövanş istiyorum, özellikle Rubik'in rövanşını.

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

CLXXV

İki önceki post'ta (yazı demeye dilim el vermiyor) söylediğim tespit canavarlarından biri olmaya karar verdim. Birazdan John McClane'i izlemeye gideceğim. Die Hard 4.0 ( Zor Ölüm) bakalım nasılmış göreceğiz. Hemen tespitlere geçiyorum:

  • "Die Hard", 'Zor Ölüm' demek değil ki. Çok salak bu çevirmenler. Oysa benim bir çok tanıdığım bir filmin adı başka dillere nasıl çevrilir konusunda bir standardizasyon getirmişlerdi.
  • "Die Hard 4.0" dördüncü filmin adı. İlki Die Hard, ikincisi Die Hard 2 ve üçüncüsü Die Hard 3 iken dördüncüsüne gelince niye 4.0 olmuş. Bir sonraki 4.1 mi olacak, ahahha, çok salak bu adamlar.
  • Die Hard ve Die Hard 3'ün kötü adamları, Alman Gruber kardeşleri niye İngiliz aktörler oynuyor? İlkinde Alan Rickman, ikincisinde Jeremy Irons... Kasten, bilerek, isteyerek, taammüden, planyarak mı seçiyorsunuz bunu. Çok komik gözüküyorsunuz buradan, haberiniz olsun.
  • Die Hard 3'te Almanlar altınları çalarken niye amerikan iç savaşında kullanılmış şarkıyı kakalıyorsunuz bize? İlk filmde Beethoven'in 9. Senfonisi çalıyordu, hadi anladık onu da bu ne? Utanmasanız "oh my darling, oh my darling, oh my darling Clemintine"ı yutturacaksınız bize..

Böyle işte, neyse ben çıkayım, sağlıcakla kalın.


Ek: 3 Zor Ölüm fanatiği olarak gittiğimiz filme harcadığımız 33 liranın tamamı helâl oldu. Süppersin John, hastasıyız senin.

CLXXIV

"David as an adolescent: Noah Taylor" ve "David as an Adult: Geoffrey Rush" ve "Piano stunts for Geoffrey Rush: Himself" modern dans üçlüsünün gösterilerini her zaman büyük bir zevkle izlemişimdir. Bunun en büyük sebebi hayranlık olmakla birlikte gözden kaçmaması gereken başka etkenlerin de olduğu ve bunların neler olduğunu bilmemem dolayısıyla bu etkenlerin gözden kaçmış olabileceğine olan sonsuz inancım, bu pragrafın bir yerinde durup cümleyi bitirebileceğime olan inancımdan kat kat yüksek olmak zorunda ki inancımdan bahsederken sonsuz dedim.

Son zamanlarda işler o kadar değişti ki anlatmam oldukça zor olacak. İki hafta önce yaz okulunda Jeffrey'nin dersini mi alsam diye düşünürken geçen hafta biomodelling ve drug-design üzerinde mi çalışsam diye düşünüyordum. Sonra başka bir seçenek çıktı ve başka bir şehirde başka bir hayat mı yaşasam, üniversite ve öğrencilik hayatından vazgeçsem mi diye düşünmeye başladım. Ondan sonra dün bundan da mı vazgeçsem diye düşünür oldum. Hangisi benim için iyi olacak, nasıl bir hayat istiyorum? Bir yanda başkalarına karşı olan sorumluluklarım bir yerde de kendi hayatım, yapmak istediklerim var. Herhalde beni biraz tanıyanlar için terazinin sol kefesinin sağ kefeyle nasıl mücadele edebildiğine şaşırıyordur. Ben de şaşırıyorum, siz şaşırmıyorsanız ya beni benden iyi tanıyorsunuz ya da yanılıyorsunuz. Gerçi mühim bir insan olmadığım için çok da dert değil benim hakkımda yanılmak.

Tırtıl mantarının tepesine oturmuş nargilesini tüttürürken karşısına çıkan bücürük Alice'e "hu dı fak yu ar" diye sorar. Alice de "valla kim olduğumu bilmiyorum ama sabahleyin olduğum kişi olmadığım kesin" der. Öyle valla, ben de iki hafta önceki kişi değilim.

Bi şeyler daha söyleyecektim ama unuttum.

Cuma, Temmuz 06, 2007

CLXXIII

Efenim hayatım boyunca mizah dergilerine silkmede 5 toplamda 10 lira vermiş değilim. Tabi illa birileri alıyor ben de göz gezdiriyorum. Bir ara Alpay Erdem'i çok severek okurken artık onun da sıçışlara gelmesiyle Penguen'i hiç okumaz oldum.
İnsan gene bir umutla diyor açıyor okuyor bakalım belki bu hafta çok gülerim diye. Açtım en ortasından başladım okumaya. "Patates Baskı" var, çok enteresan tespitlerin yapıldığı bir yer. Her okuduğum "vayanasını, hakkaten lan, vay ibibikler, ulan siz yok musunuz siz, keraneciiiler" tepkilerini verdiğim bir köşe.

Bakalım bu hafta ne demişler de bilincimizi açmışlar:

"Neden futbol kulüpleri transfer ettikleri futbolculara basının önünde top sektirirler ki?... ( bu arada oranın ekolü ?... noktalama işareti kombosu, hem soru soruyor hem de kafamızdaki gri hücleri çalıştırmamıza yarıyor) İyi futbolcu demek, iyi top sektiren mi demektir?"

Tepki: Hakkaten amınakoyim, ulan var ya, doğru söyledin. Helal, sen de olmasan... Zaten bu ülkedeki herkes top sektirişine göre değerlendiriyor?...


"Newton, Galileo, Einstein gibi bilim adamları ÖSS'ye girip derece mi yapmışlardır ki Fen Bilimleri Merkezi dershanesinin binasında resimleri asılmıştır?..."

Tepki: Aynı şekilde ben orada Atatürk'ün de resmini gördüm ama bunun konuyla alakası senin dediğin kadarıyla bile yok. Gitsin ÖSS'de derece yapmışların resimlerini assın? Alakaya bak çay demle ( evet, ilkokulda diyorduk bunu, nostalji olsun dedim :))

"Başbakanlık danışmanlığı nasıl bir iştir, yapacağı işleri başkasına danışarak yapan adam neden başbakanlık yapar?..."

Yapacağı işleri başkasına danışmasına gerek olmayan bir şansölye vardı 1932'te, sonra adam savaş çıkardı. Her şeyin doğrusunu bilmek bi ona bir de bu tespiti yapan kişiye mahsus olsa gerek.

"Bu boru reklamları neden hep kötü ve gülünç olmak zorunda?... Satılan şeyin BORU olmasından ötürü mü acep?"

Ömrün boyunca gidip boru almayacağına göre sayın Akarca bu reklamların başkalarına hitap ettiğini ve herkesin senin kadar sofistike bir zevke sahip olmayacağını göz önünde bulundurman hayatını kolaylaştıracaktır eminim.


"Final ÖSS'ye hazırlık dergilerini sadece aboneler alabiliyor. Fakat aynen şu yazıyor; "Final dergilerine abone olun..." E zaten o yazıyı ancak abone olanlar görebiliyor ama?"

Zaten dergiye abone olanlar o dergileri sadece evde kullanıyorlar, okula, dershaneye götürmüyorlar, arkadaşlarına göstermiyorlar. Eleman yazmayı unutmuş o dergilerin üstünde "top secret" ve "eyes only" de yazıyor. töööbe.




Neyse ya, amaann bana ne, millet gülsün eğlensin.

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

Achtung

Her on babadan bir tanesinin başkasının çocuğunu kendi çocuğuymuş gibi yetiştirdiği bu yeni dünya düzeninde enteresan şeyler de olmuyor değil. İki örnek vereyim bu babalık davalarıyla ilgili. Tabi bu arada her on anneden bir tanesinin başkasının çocuğunu kocasına onun çocuğuymuş gibi yutturduğu çıkarımını es geçiyorum. (siz var ya siz, neyse artık benim böyle bir riskim yok)

Sıkıcı olmayan davalar şunlar:

İsim vermeyelim de ayıp olmasın. Birinci dava ABD'de oluyor. Kadının bir tanesi tüm erkeklerin favorisi olan oral seksi gelecekteki çocuğun müstakbel babasına uyguluyor. Yalnız hastanede olduklarından ötürü hijyene önem gösterip(!) prezervatifle takılıyorlar. Adam mutlu mesut oradan çıkarken kadın hemen bir şekilde spermi enjekte ediyor. Sonra çocuk doğuyor, dava açılıyor vs ve adam çocuğa bakmakla yükümlü oluyor her ne kadar alicengize gelmiş olsa da.

İkinci dava ise tam İskandinavlara özgü. Bir İsveçli lezbiyen çift ( uuu, isveçli ve lezbiyen deyince en azından birinizin şey olduğuna eminim ama isim vermeyeyim) çocuk sahibi olmaya karar veriyorlar, bir donör buluyorlar vs. Çocukları oluyor, mutlu mesut yaşıyorlar. Sonra çiftimiz ayrılmaya karar veriyor çocuğa bakmakla yükümlü olan kadın ise babalık davası açıyor ve adam çocuğa bakmakla yükümlü oluyor.

EK: Yahu her ne kadar yazı sıçıyor olsam da bu da bir yazı ve gereken saygıyı gösterip adam gibi bir şekilde bitirmemi hak ediyor. İnsan bir yere bağlar, bir sonuç çıkarır. Hiç! Sanki elektrikler kesilmiş gibi oldu. Neyse, bu da bana ders olsun o zaman.

CLXXI



yorumsuz

CLXX

"İki gözüm önüme aksın, annem babam ölsün, şurdan şuraya gitmek nasip olmasın, kutup ayısı siksin, allah çarpsın, ekmek çarpsın, kuran çaprsın, pipim düşsün" vesaire vesaire... Karşımızdakine doğruyu söylediğimizi inandırmak için ne kadar çok "garip" tabir var güzel Türkçemizde. Yabancı dil bilmiyorum ama gavur filmlerinden ve tanıdığım yabancılardan gördüğüm kadarıyla onlar "really" diyorlar ya da maksimum "i'm serious" ya da "i mean it" diyorlar. Ne onların tamamı doğrucu ne de bizim tamamımız yalancı tabi. Enteresan ama, vardır bir sebebi elbette bunun.


Bi de ısrar tabirleri var. Merve sana ödev olsun bu. Gavurlar "i insist"le ısrarın tavanına vururken biz neler diyoruz?

Salı, Temmuz 03, 2007

CLXIX

Prolog: "Ulan Temel, 169 diye bir pozisyon yoksa ben yapacağımı biliyorum sana."


Geçmiş borçlarımı ödedikten sonra ( üç basamaklıydı ) artık yeni kitap alabiliyorum emektar kitapçımdan. Bugün de gittim kitapların arasında kayboldum ve kendimle birlikte üç tane kitap buldum.

Bir numarada en çok sevdiğim polisiye seri olan Arséne Lupin var. Kibar Hırsız. Tabi Lupin'in kendisi yazmıyor. Conan Doyle ya da Mary Shelley'in başına geldiği gibi karakterin kendisi yazarın fendini yenip öne çıkmış.

İki numaradaki kitabın yazarı Carl Sagan hocam. Kendisi her bilim öğrencisinin takdirini kazanmış bir bilim insanıdır. Kitabın adı "Billions and Billions". Önsözde kendisi hiçbir zaman "billions and billions" demediğini iddia ediyor. Oysa benim aklımda da "Cosmos" belgeselinde bunu milyarlarca kez söylediği kalmış. Kontrol etmek lazım. Bu arada sağolsun* Humphery Bogart'ın hiçbir zaman "Play it again, Sam" ve Sherlock Holmes'un "It's elementary my dear Watson" demediğini ama nedense bu lafların onlara yapıştırılmış olduğunu ekleyerek bilgimize bilgi, artistiğimize artistik katıyor.

Üç numaralı kitabımız ise Eric Hobsbawm adında birinin yazdığı Kısa 20. Yüzyıl. Ne yazarla ne kitapla ilgili bilgim var. Erik'le adaş olduğu için aldım kitabı. Ama duyduğum kadarıyla ( Kürşat'ın yalancısıyım) Hobsbawm okuyan erkekler çok revaçtaymış. Hatta kızlar teklif ediyormuş onlara. Ayrıca her ciltle birlikte insanın boyu 3 santim uzuyor, hesabına 200 ööro yatıyor, ayrıca sarkoidosis'e yakalanma olasılığı yarıya düşüyormuş.

Neyse, ben kendimi geçmişe ışınlayıp WAM efendinin 19 yaşındaki bir insanın bestelemesinin imkanı olmayacak derecede duygu yüklü şeylerini şey edeyim. Ups, iyice aptal oluyorum. Bzztt, puf.

*Yılmaz Erdoğan'ın Ufuk Güldemir için "Sağolsun çok şey öğretti bize" diye bir açıklaması olmuş. Sayın Erdoğan, bu kanal aracılığıyla cevap hakkınızı kullanırsanız çok bahtiyar oluruz.

Pazartesi, Temmuz 02, 2007

House M.D'yi Sevmek İçin 29 Sebep

Sebep 21:

Üçüncü sezon 15. bölümdeki piyanistin Dave Matthews olması (Matthews'un oyunculuğu da süpper bu arada) ve konserde Beethoven'in 21. piyano sonatı olan Waldstein'ı çalması.

CLXVII