Çarşamba, Nisan 25, 2007

CII

"I went down, hit the ground faster than the speed of sound.
Luckily I broke no bones, only tore my underclothes."

Procol Harum - Rambling On

Salı, Nisan 24, 2007

CI

Ne zaman insanları oldukları değil de olmasını istediğimiz şekilde görüyorsak bundan iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi hata yapıyoruz, onun varlığını yok sayıyoruz. İkincisi ise oralarda bir yerde çözülemeyecek sorunlar var. Birincisini görmek çok kolay, insanın çevresindekiler ve karşısındaki kişi bunu zaten onlarca kez söyleyecektir. Kabullenmek daha kolay bunu. Oysa insanın elinin kolunun bağlı olduğunu kabul etmesi ise daha zor ve yanında getirdiği şey ise kaçmak. "Zoru başarırız, imkansız vakit alır" derler ya, imkansız gerçekten vakit alıyor, o kadar vakit yok tabi.

Bunu yazan yanında bunu dinledi: "dm-s"

Pazartesi, Nisan 23, 2007

C

Uyum gerçekten önemli bir şey. Değişen koşullara uyum sağlamak sadece varlığın devamı için değil onun hayatın yaşanabilirliğini artıran bir şey.

Bir keresinde hayatımdan biri çıktı. Kendisine sorsam belki benim çıkardığımı söyleyecektir. Çok da mühim değil aslında, olan oldu. Elimizde bunun sonuçları var. O yok artık. Ben de uzunca bir süre ( bu süre yaşlandıkça artan bir şey o yüzden söylemeyeyim, küçükler 'yuh bu kadar sürer mi', büyükler de 'ulan o da bir şey mi' demesinler) ne yapacağımı düşündüm. Tabi insan kolay bir şekilde gelmiyor 'şimdi ne yapacağım ben?' konumuna. Yokluğa alışmak da yetmiyor. O yokluğun varlığını görmek gerekiyor sanırım. Sıfır sayısını bulmak gerekiyor. Sıfırı bulduktan sonra takip eden aşamaya geçilebilir.


Bir insan ne yapacağına karar verdikten sonra gerisi geliyormuş hakkaten çorap söküğü gibi.

Pazar, Nisan 22, 2007

XCIX

Bugün bana test yaptılar. Olur da yüksek lisans yapmak istersem, onlara okuduğumu anladığımı ve temel matematik bilgisine sahip olduğumu göstermem gerekiyormuş. Saçma salak sorular sordular. Öss gibi ama daha garibi. Mesela sayısalı önce dağıtıyorlar, sonra kitapçıkları toplayıp sözel bölümü dağıtıyorlar. Bırak da ben karar vereyim hangi bölüme ne kadar süre ayıracağıma. Elbette onların da bir bildikleri vardır, yoksa niye böyle yapsınlar, değil mi?

Sorular kolay diyorum ama paslanmış olduğum çok açıktı. 80 soruya 90 dakika süre verdiler sanırım ya da 80 dakika da olabilir, saatim yoktu. Başladım çözmeye, 1, 2, 3, 4, 5... çatır çutur çözüyorum soruları. Dün geceden uykusuz olduğum için kendi kendime "ooo, yarım saat erken bitirir uyurum bi güzel, sözel bölüm dağıtılana kadar" derken salon başkanı "son 8 dakikanız" dedi. Nasıl oldu hiç anlamadım, daha 15 sorum var, kadın 8 dakikanız kaldı diyor. Yaptım 13 tanesini son ikisini de salladım, boş bırakmak bize yakışmak, bir şeyi hiç yapmamaktansa yanlış yapmak daha iyidir.

Sözel kitapçığından gördüğüm kadarıyla sözel soruların sayısal puana etkisi azmış. Ben de kafama göre işaretledim hepsini, sayısalda olmasa da sözel bölümde 30 dk erken bitirme hedefimi yakaladım ve anında tüydüm salondan.

Bu arada söylemesi ayıp aç karna gittim sınava okulun yerinden de tam emin değildim, kalkar kalkmaz çıktım evden. Yolda bir şey de yiyemedim. Tabi bunun bana artı olarak döneceğini bilmiyordum. Midemden çıkan sesler önce Piano başladı. Sonra nereden geliyor bu sesler diye bana bakanları Allegro gurultularla yanıtladım. Ne yapalım artık, sevsinler beni yaradandan ötürü diyebilirim, başka da bir şey diyemem.

Cumartesi, Nisan 21, 2007

XCVIII

Son lab dersimiz 442 kodlu "kalitatif organik analiz. Bize karışımları veriyorlar, onları ayırıyoruz, sonra efendime söyleyeyim neler olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Karboksilik asit, keton, aldehit, amid, amine, alkil halojen mi, aramotik bir şeyler var mı, yoksam alifatik mi? Anlayacağınız çok eğlenceli!! Yalan tabi, neresi eğlenceli? 6 saat lab mı olur? Bir de raporu var üstelik. Nerede o geçen dönemki Biyokimya lab'ı.



Çalıştığımız maddelerin pek de güzel kokulu ve tehlikesiz olduğunu söyleyemem. Misal ilk resimde gördüğümüz Ceren arkadaşımız eline bir şişe konsantre sülfürik asit döktüğü için hayatına dilenci olarak devam etmek durumunda kaldı. Kendisine rahmet, sevenlerine rahmet diledik bölüm olarak.




Bu arada bu iki fotoğraftan başka labda çekilmiş bir fotoğrafım yok. Çocuklarıma göstereceğim. "Bak kızım biz böyle zor koşullar altında çalışıyorduk, şimdi sizin imkanlarınız çok gelişmiş, biz çok zor şartlar altında büyüdük, termometremiz bile sınırlıydı, cıvamız bitince termometre kırar öyle deney yapardık" diyeceğim.

Bu arada son hafta 3 tane bilinmeyen maddemden bir tanesini buhar banyosunda unuttum, her-halde buhar olup uçmuştur tamamen. Üçün biri gittiyse de kaldı ikisi, artık onlarla takılırım.

XCVII

Bu benim okulumdaki 6. senem. ( Ne kadar başarılı bir öğrenci olduğumu siz anlayın.) Bu sene şimdiye kadar hiç gerçekleşmemiş bir şey oldu. Hatta iki kere oldu. Önce bir Prof. daha sonra da Öğrenci İşleri Dekanlığı aynı konuda birer mail attılar. Oldukça utanç verici bir şey: İnsanların kampüsü kirletmelerinden ötürü bu mailler atıldı.

5 sene boyunca ben kimsenin çimlerde yayıldıktan sonra, hatta içkisini içtikten sonra çerini çöpünü bıraktığını görmemiştim. Şimdi yalan olmasın, bir iki defa görmüşümdür, o zaman da zaten illa oturanlardan biri ya uyarırdı ya da gider kendi atardı.

Bu sene de baharın gelmesiyle herkes yine Güney'de takılmaya başladı. Ama sanırım okulun hepimizin olduğunu unuttuklarından ya da bilmediklerinden olsa gerek hava karardıktan, insanlar gittikten sonraki görüntüye inanamazsınız. Şişeler, gazeteler, sigara izmaritleri. Koskoca Güney Meydan savaş alanı gibi ya da tuvalet mi desem? Sıçıp gidiyorlar. Nasolsa var arkalarından bıraktıklarını toplayacak kişiler. Her sabah çimleri tertemiz gördükten sonra akşam oraya sıçmanın ne zararı olabilir ki?

"Ya senin de dert ettiğin şeye bak" diyeceksiniz, doğrudur. Belki de dert etmemem gerekir ama bu kadar eğitimli insan arasında bu kadar çok eşşek de olmaması lazım.

Perşembe, Nisan 19, 2007

XCVI

Bugün çok güzel bir şarkı dinledim. 20 kişi indirene kadar da bu post en üstte kalsın.

Not: Tüm talihlilerin 23 Nisan çocuk bayramı kutlu olsun, şarkı tedavülden kaldırılmıştır.

XCV

İki üç gündür aynı play-list'i dinliyorum. Elemanları şunlar:

01. Nouvelle Vague - This Is Not A Love Song (3:47)
02. Morrissey - I Like You (4:11)
03. Belle & Sebastian - The Boy Done Wrong Again (5:59)
04. The Dresden Dolls - Backstabber (4:11)
05. Pulp - F.E.E.L.I.N.G.C.A.L.L.E.D.L.O.V.E (6:00)
06. Morrissey - How Could Anybody Possibly Know How I Feel (3:25)
07. Hooverphonic - Mad About You (3:30)
08. Joy Division - Love Will Tear Us Apart (3:15)
09. Ian Brown - Keep What Ya Got (4:30)
10. Belle & Sebastian - Mayfly (4:18)
11. The Dresden Dolls - Sex Changes (4:11)
12. Ian Brown - Fear (4:30)
13. The Tiger Lillies - Terrible (1:45)
14. Johnny Cash - The Mercy Seat (4:35)
15. Johnny Cash - I See A Darkness (3:42)
16. Johnny Cash - One (3:53)
17. Manic Street Preachers - No One Knows What It's Like To Be Me (3:03)
18. Johnny Cash - I Won't Back Down (2:09)
19. Manic Street Preachers - Prologue to History (4:41)
20. Pearl Jam - Black (5:43)
21. Blonde Redhead - Futurism vs. Passéism (5:06)
22. The Black Heart Procession & Solbakken - Voiture En Rouge (5:48)
23. Nick Cave - Love Will Tear Us Apart (3:11)
24. Manic Street Preachers - She Is Suffering (4:43)

Yayında emeği geçen 14 şarkıcıya/gruba teşekkürü bir borç bilirim.

Çarşamba, Nisan 18, 2007

XCIV

Nasıl oluyor ben anlamıyorum. Gerçekten anlamıyorum.

(bkz: milliyet)
(bkz: bbc)
(bkz: eksisozluk)

Bir anlam verebilenler yazmışlar yorumlarını ekşisözlük'e.

Çok "yalan" burası, gerçekten.

Evren!

Saçmalama!

XCII

But there's no - no real truce with my fury. You don't have to believe me. I love you all the same.

You have - broken through my armour and I don't have an answer. I love you all the same.

I paint - the things I want to see but it don't come easy. I love you all the same.

Think I'm - lost amongst the undergrowth so much so I woke up. I love you all the same.

I have - I've got to stop smiling. It gives the wrong impression. I love you all the same.

Y.S.T.S.F.M.H - Milli Selâmet Preachers

Pazartesi, Nisan 16, 2007

XCI

Evimiz, arabamız, güzel veya yakışıklı bir sevgilimiz olmasini düsleyebiliriz veya Suç ve Cezayi yazmis (en azından bir tanesini ya da), Maniac'i bestelemis, Kandinsky'nin The Grand Tower of Kiev'ini çizmiş olmayı da düşleyebiliriz. Telefonu, ampulü ya da Rubik Kübünü bulsak da fena olmaz. Düşlerin değişik katmanları bunlar. Yalnız bir tanesi daha var ki hafıza yetersizliklerimizin sayesinde düşlediklerimizdir.

Genelde anılarımız canlanınca karşımıza çıkar. Hatırlamaya başlarız; kişileri, mekanı, olayları... Bunlar elle tutulur şeyler oldukları için bir problem oluşturmaz. Ancak ne zaman düşünme sırası o anda ne "düşündüğümüz" ve/ya ne "hissettiğimiz" olunca işe düş gücümüz karışır. Aslında o sıra düşünmediğimiz, hissetmediğimiz şeyleri aklımıza getirmeye başlarız. Getirmek dediğime bakmayın, bir yerden gelmiyor bunlar, uyduruyoruz kısaca.

Bir örnek vereyim. Yerdeniz Büyücüsü'nde Ged, Başbüyücü olduktan sonra küçükken onunla bir deniz yolculuğu yapmış birisi şöyle der "Ben o çocuğu gördükten sonra onun ya gemiyi batıracağını ya da gelecekte Başbüyücü olacağını düşünmüştüm" Oysaki bunu diyen adam emin değildir gerçekten öyle düşündüğüne, sadece öyle düşünmüş olmayı düşler ve bu da onun çok hoşuna gider.

"İlk görüşte aşk" örnekleri vardır. Çoğu insan aslında hiç de öyle olmadığı halde "onu ilk gördüğümde anlamıştım bir gün birbirimizin olacağını" derler. Elbette gerçekten bunu anlayan, bunu hisseden insanlar vardir ama kaç tanedir ki onların sayısı, bunları söyleyenlere kıyasla.

Bunun bir zararı var mıdır? Elbette yoktur ama sadece çok önemsiz görülen bir noktayi kaçırmamıza yol açabilir. İnsan şu an ne düşündüğünden yeteri kadar emin değilken geçmişte ne düşündügünden emin olabilmesi çok düşük bir ihtimaldir. Hemen düşündüklerini yazsa bile düşünceden yazıya geçen doğrusal olmayan dönüşümler yüzünden bu belirsizliğin ortadan kaldırılmasi pek de mümkün gözükmemekte.

Bu ikilemi ortadan kaldırmak için, ileride düşüncelerimizden emin olabilmek için başvuracağımız bir şeyler olmalı. Sanırım bunlar da davranışlarımız olsa gerek. Ged'in Başbüyücü olacağına inanıyorsan en azından bundan birine bahset - Ged olmasına gerek yok. Çok mu seviyorsun? Karşındaki de hissetsin. Sevmiyor musun, o zaman söyle açık açık. Bir insanı düşüncelerinden dolayı nasıl yargılamıyorsak (en azından yargılanmaması gerektiği konusunda hemfikiriz sanırım) onu göklere çıkarmanın da bir anlamı yok eğer bu düşüncelerin yansımasını görmüyorsak.

Bu arada ben dahil bir çok Lost izleyicisi "John Locke" beyfendiye çok kızıyoruz. Oysa geçen fok'la konuştuğumuz gibi Locke aslında çok normal bir karakter. Sadece "inanıyor", çok fazla inançlı. Doğal olarak böyle saçma sapan işler yapıyor. İnanç insanı saçmalatır

"İnandığımız"
insanların, şeylerin aslında "öyle olmadığını" görmek de hayatımız boyunca bir çok defa karşımıza çıkan bir şey. Ben o yüzden inanmıyorum artık kimseye, gördüğümden daha fazla şey yüklemiyorum, bu yüzden aşık olamayabilirim kimseye ama en azından mutsuz olmama konusunda büyük bir adım olacağı kesin. Hoş, beynimizin mutlu anları hatırlayıp mutsuzları unutmak gibi bir yeteneği var ama benim hafızam iyidir, özellikle insanların bana davranışları konusunda.

Not: Pişmanlık da aslında böyle bir şey. Pişman olduğu bir şeyi yapan kimse, pişman olduktan sonra "ya evet ben bunu yaptım ama o sıra böyle davranmam gerektiği konusunda karşı koyulmaz bir istek duyuyordum" der mi? Bunu derse zaten ortada pişman olunacak bir şey kalmaz. Oysa pişman kişi "öyle düşünmemiş olmayı" ister.

Pazar, Nisan 15, 2007

XC

Six degrees diye bir nane var, insanların birbirlerine maksimum 6 kişilik bir zincirle bağlandığını söyleyen. Mesela ben nobel ödüllü fizikçilere maksimum iki zincirle bağlıyımdır, Koray'ı tanıyorum, o da kesin nobel ödüllü bir fizikçiyi tanıyan birilerini tanıyordur. (tanıyorsun değil mi abi? mahçup olmayayım sonra)

Ben sevmiyorum bu six degrees'i. Ama ne yapalım 6 milyar insan yaşıyor burada, herkes herkesi tanıyamaz. 6 milyara kadar saysak, her saniye birer birer, bir senede 31 milyona gelebiliyoruz, 200 sene saysak anca 6 milyara varıyoruz. O yüzden kendimizi sınırlayalım. Ben sınırlayayım kendimi, öyle bir yerde yaşayayım ki maksimum bir aracıyla bağlanalım. Hemen araştırmalarıma başlıyorum

Cuma, Nisan 13, 2007

LXXXVI

"Blogger Türkçe olmuş" diyorlar ben inanmıyorum. Israr da ediyorlar. Gender yerine "Cinsiyeti" yazmışlar diyorlar, ne güzel derken bir bakıyorum Astrological Sign yerine "Astrolojik İşareti" demişler. Yuh diyorum ben de. Burç ulan işte, ne işareti? İşaret öyle değil böyle olur:

ıılıı

ya da

( O ) ) )


bıraksaydın da dağınık kalsaydı.

LXXXV

It ain't that in their hearts they're bad.
They can comfort you, some even try.
They nurse you when you're ill of health.
They bury you when you go and die.
It ain't that in their hearts they're bad.
They'd stick by you if they could ,
but that's just bullshit.
People just ain't no good.

LXXXIV

Gene kilitlendim, son dediklerime bakıyorum da hiçbir şey söylemiyorum aslında, mesela "iki çaylak vampir birbirini ısırırsa ne olur?" ya da "insanın psikolojini değiştirmesi için davranışlarını değiştirmesi gerektiği" hakkında yazabilirim, yazarım umarım ama işte Hyde'ın devreye girmesinden mi korkuyorum nedir elim pek gitmiyor, zaten "demek istediğinin tam tersi yönde anlaşılmayı becermek" konusunda insanaltı bir yeteneğim olduğunu düşünüyorum. Etti mi bu da üç. Nasolsa bir kere "yazacağım bunları" deyip yazdığım görülmedi, böylece yazmamayı ve içimde tutmayı garantilemiş oluyorum. Çok cinim.

Perşembe, Nisan 12, 2007

LXXXIII



Videonun başındaki iki çocuğu izleyip hayran kalın, ondan sonra çıkan david elsewhere'e ne kalın orası size kalmış.

Çarşamba, Nisan 11, 2007

LXXXII

"The Murder of Roger Ackroyd"u okudum. Adından da anlışılacağı gibi Mr Ackroyd öldürülüyor. Kitabın sonunda Poirot'nun "katil" dediği kişinin ben katil olduğuna inanmıyorum. Bu kitapla ilgili bir çok terslik var. Terslik var diyorum ama bence Agatha Abla hata yapmış olamaz. Kitabı okumuş olanlar tekrardan okusunlar ve katilin "o" olmadığını görsün. Hatta merak edenlere "asıl" katilin kim olduğunu söyleyeyim beğenmezseniz üçüncü kez okursunuz. Gerçi kitap içinde kitap söz konusu burada, biz katil diye Dr. Shepperd'ın (anlatıcı) gösterdiği kişiyi biliyoruz.

Yalnız bu roman 10 Küçük Zenci ve Doğu Ekspresinde Cinayet'i 10'a katlar 100'le çarpar. Ayrıntılı bir tahlil sunacağım yarınki bir vize bir de quiz'i atlatıp.

Bizi izlemeye devam edin.

Robert Curbeam - Astronot (Uzaydan bildirdi)

Salı, Nisan 10, 2007

LXXXI

Suya Bandım, Bandım Doydum ne güzel blogmuş. Arada dönüp bazen okuyorum yazdıklarımı, şaşırıyorum o satırları yazdığıma. Karanlık biraz at sikinde ke.ebek gibi sanırım, daha bir yavşak, sanırım ciddi zamanlarda böyle abudik gubudik şeyler yazma ihtiyacı duyuyorum. Suya Bandım'ın ciddiliğini ve H2o2'nin de dediği gibi benim yüzde 10'luk kısmımı yansıtan tarafını özledim. Birazcık daha gülebilsem keşke, oraya yazacağım : )

Pazar, Nisan 08, 2007

LXXIX

Arkadaşlarım ünlü olmuşlar da haberim yokmuş! Milliyet'in Pazar ekine çıkmışlar (buyrun linki: Suçluların peşine düşen Boğaziçili kimyacılar) Sevgili Zeynep Hocam'la da yapılan bir röportaj da var. Yalnız emin olun ben okurken bazı kısımlara güldüm, insider olmak güzel bir şey.

Not1 : Zeynep Hocam bölümün en sevilen hocasıdır, özellikle sayıları az olan erkek öğrenciler ( her erkeğe 3 kız düşen bir bölüm malesef bizimkisi) daha bi çok severler.

Not2: Dördüncü resimdeki kızılderili Rıza kardeşimin karizması her zamanki gibi önlüğünü delmiş, delemediği yerden de taşmıştır.

LXXVII

“Sen nesini seviyorsun ki bu Barış’ın?” diye sordu Esra’ya.

“Ne biliyim nesini seviyorum. Dün tavla oynarken rüyamı anlattım adama, tık çıkarmadı. İnsan bir şey söyler, yorum yapar değil mi?” dedi gözlerini açmadan.

“Yorum yapmamasını mı seviyorsun?”


“Hayır ben anlatırken sadece sustu. Dinlemiyor filan diye düşündüm tabii. Sonra gün içinde tuhaf bazı sahneler gelmeye başladı gözümün önüne. Biri gelip oramı buramı kırıyor falan. Biraz sonra otobüste ne dedi biliyor musun? Gece rüyamda cinayet işlediğim için suçluluk hissediyormuşum ve o sahneleri de kendimi cezalandırmak için görüyormuşum. Düşünebiliyor musun? Ben adamın beni dinlemediğini sanıyorum ve o böyle bir yorum yapıyor. İşte buna hastayım.”




Bazı şeyler değişiyor, bazıları değişmiyor, değişmeyenlere bir örnek yukarıdaki, dinlemediğim izlenimi ediniyor insanlar, elbet yok yere değildir, ben öyle bir izlenim veriyorumdur. Oysa dinliyorum, ne yapalım, dinlediğimi de göstermem lazım yoksa pek bir anlamı kalmıyor, gerçeklik algıdır demiş filozof, ben de katılıyorum ona. Ayşe'ye sordum "gerçekten öyle mi gözüküyorum" diye bana "evren sen bunu internette bile başarabiliyorsun" dedi, çöktüm. Yok valla ben çok kişiyi dinliyorum, okuyorum, neden çaktıramıyorsam bunu anlamıyorum, sanırım bildik tepkiler vermem lazım, "hı hı" demek yerine "evet tam da benim anlatmak istediğim buydu, anladığına sevindim", "hııı" yerine "gerçekten bu böylemiymişmiş, hiç düşünmemiştim bunu, teşekkür ederim" demeliyim veya bildirim tonunda söylenmiş bir şeyden sonra başka bir konuya geçmek istersem önce "evet komutanım, anladım komutanım, izninizle başka bir şeyden bahsetmek istiyorum" desem fena olmaz sanırım.

Cumartesi, Nisan 07, 2007

LXXVI

( 1 - 2 + 3 - 4 + 5 - 6 + 7 ...... ) = 1/4

var mı böyle bir şey ya?

İlk bakışta çok saçma gelse de yukarıdaki eşitlik doğru, tam sayıları toplayıp çıkarıp kesirli bir sayı elde etmek mümkün.

Bunu iki parçaya ayıralım x = ( 1 - 2 + 3 - 4 + 5 - 6 + 7 ... )

( 1 - 1 + 1 - 1 + 1 - 1 + 1 ...) + ( 0 - 1 + 2 - 3 + 4 - 5 + 6 ... )

kolaylıkla görüldüğü üzere bu ikisinin toplamı x ediyor

y = ( 1 - 1 + 1 - 1 + 1 - 1 + 1 ...) ve z = ( 0 - 1 + 2 - 3 + 4 - 5 + 6 ... ) bu ikisini ayrı ayrı çözelim

z'nin ( - x) olduğu da aşikar, o halde y'nin ne olduğunu bulursak cevabı elde etmiş olacağız.

y'yi bulmak için parantezi bir yana kaydıralım;

( 1 - 1 + 1 - 1 + 1 - 1 + 1 ...) = 1 - ( 1 - 1 + 1 - 1 + 1 - 1 ...)
y = 1 - y
2y = 1
y = 1/2
Aslında çok uzağa gitmeye gerek yokmuş, bu örnekten de kesirli bir sayıya ulaştık ama devam edelim ve başta sorduğumuz soruyu yanıtlayalım.
x = y + z
x
= 1/2 - x
2x = 1/2
x = 1/4

yok artık lebron ceyms!

LXXV

My, um, sister has this little boy,
um, baby boy, but -
he's not really a baby anymore, I guess -
but he's just learning to talk and, um, and do animal noises.
And she sent me a video
that she'd taken on her camera the other day,
and, um, she's got him with his face painted like a little tiger
and she's saying, "Oscar, do the tiger noise."
And, um... and his...
..his little face goes, "Miaow!"
With his little lips, and, um...
Yeah, and it's so cute.
The whole camera's shaking 'cause she's laughing so much.
Um... it's just so sweet.


Bu sözleri dinledikten sonra bir şarkı çalmaya başladı kafamın içinde, life has been unfaithful sözleriyle başlayan.


Cuma, Nisan 06, 2007

LXXIV

Bu romen rakamları iyice kafam karıştırmaya başladı, sadece güzel gözüktüklerini düşündüğüm için başlıkları öyle yazıyorum. Aslında LXXIV yazacağıma kısaca 74 diye yazabilirim ama artık çok geç çünkü evrim yolunda ilerlerken bazen geri dönüşü olmayan kararlar alıyoruz. Misal eşeyli ürüyoruz şu sıralar (sanırım yani, ben daha hiç üremedim) ve birisi gelip "yok abi, ben artık sporla üreyeceğim" dese olmaz. Tabi benim arkadaşlarım da var spor yapıp eşeyli üreme yollarında ilerlemeye çalışanlar, misal şimdi güney çimlerde görüyorum onları, kahkahalar atıp voleybol oynuyorlar, umarım kadınlar onların düşüncelerini okumuyordur. Enteresan tabi "sporla üremek" sanırım biyoloji derslerinde pek iyi anlatılmıyor sanırım. Sağlık olsun, ne yapalım artık. Ben tabi kültür mantarını tercih ederim, her ne kadar ayak kokusuna yol açsa da her zaman bir yerden kazanırken diğer bir tarafta kaybedersin, that's the rule beybi şeg det es...

Ne diyeceğimi unuttum bu arada, ısınayım belki aklıma gelir.

LXXIII

ve sonunda rekorumu kırdım 12'yi devirdim 13'ü geçtim ve 13:10'da uyandım. Kendimi tebrik ediyorum. Bu kadar geç yatmama sebep olanları gönülden kutluyor, başarılarının devamını diliyorum. Sabah ezanıyla uyunur mu be?* Boşuna inat etmeyecekmişsin, "hayır, hayır, önce sen uyu" diye, ne lan bu, telefonda mı konuşuyorsunuz "önce sen kapa" gibi... Velhasıl kelam, ya bu arada en önemlisi sigara da kalmamış s.kiim, illa çıkartacaklar beni, neyse çıkmışken okula gider önce Lost'un son bölümünü sonra da Music & Lyrics'i izleriz, akabinde de Kocakafa'yı görürüz - askere gidecek cevval delikanlımız, babam gene yok, ev benim nihohahaha, ticari! bekleme yapma!! , baş baş, sağlıcakla kalın, süt için, içirin.

* "be" çok kaba, yakıştıramadım benim gibi kibar birisine.

Perşembe, Nisan 05, 2007

LXXII

Gelmiş geçmiş en kötü Sherlock Holmes hikayesi elbette Final Problem'dır. Yüzlerce Holmes hikayesi okudum, içlerinde çok silikleri de vardı ama bunun gibi rezalet olanına rastlamadım.

Sir Arthur Conan Doyle'la sorsak eminim o da en boktan hikayesinin Final Problem olduğunu söyleyeceğine adımın Eren olduğuna emin olduğum kadar eminim.

Bu hikaye üstüne üstlük çok ünlüdür, hikayeyi okumayan bir çok kişi ne olup bittiğini bilir. ( yok ben bilmiyorum ve okuyacağım diyorsanız devamını siktiredin yazının) Doyle o kadar çok sıkılmıştır ki Holmes karakterinden çat diye bunu yazar ve Holmes'ü öldürür. Holmes'ün ölümüne sebep olan kişi Profesör Moriarty'dir. O kadar çalakalem çizilmiştir ki Moriarty çok karizmatik özellikler atfedilmiş olsa da içi boştur, koftur. Ne olup bittiğini anlamak mümkün değildir hikaye boyunca Holmes bi şeyler yapar ne olduğunu bilmeyiz, Moriarty ona engel olur nasıl olduğunu da bilmeyiz, Pazartesi gününe kadar Holmes'ün canlı kalması gerekir ama o gün ne olacağı belirsizdir, Moriarty'nin Canterbury'de trenden inmeyişi bir gariptir vs vs. Hele zaten sondaki mektup ayrıca bir saçmadır.

Doyle baskılara dayanamayıp Holmes'ü canlandırdı sonrasında. Olan boşu boşuna hikayeyi okuyan garibanlara oldu.

LXXI

Allegro Ma Non Troppo, Un Poco Maestoso*

*Hızlı, ama çok değil, biraz majestik

LXX

Ne olursa olsun Eppur si muove. Bu güzel işte, sevdim seni, hem de çok...

Not: Resultante importante diyenin dötü kesilsin.

Çarşamba, Nisan 04, 2007

LXIX


"En iyi Beethoven yorumcusu kim?" sorusuna kimileri Brendel der, kimileri Schnabel der, der oğlu der. En iyisi midir bilmiyorum ama benim en çok sevdiğim Barenboim'dir. En sevdiğim kaydı da o yapmıştır. 20'li yaşlardayken (22-23 olsa gerek - ben yaşlar yani) Beethoven'in üç sonatını - Pathetique, Moonlight ve Appassionata EMI etiketiyle kaydetmiş. Gençliğin verdiği heyecandan mıdır onu da bilemiyorum ama oldukça değişik çaldığını düşünüyorum. ( anlasam aslında daha iyi bir bilgi verebilirim) Bu kayıttan çok seneler sonra 32 piyano sonatının olduğu bir "collectors edition" da çıkardı. Orada sanki daha bir "notası notasına" çalıyordu. Her neyse, sonuçta 32'sini birden kaydettiği için ve bunun bir "collectors edition" olduğunu da göz önünde bulundurursak sanırım pek de garip bir şey olmadığını görürüz. Gönlümdeki kayıt budur, hep de bunu dinlerim. Sevdiklerinize hediye edin.

Durduk yere gelmedi aklıma Beethoven: Bugün okula giderken biri tüm otobüse "Pathetique" sonatını dinletti. Kulaklıklarından taşan ses her yerdeydi. Üstelik dinleten(!) kişi de piyanist olsa gerek 15 dakikalık bir pandomim sundu bize. İnerken alkışladık hepimiz, "gene bekleriz, günümüzü şenlendiriniz" dedik. Bu arada Beethoven'dan önce Liszt çaldı biraz ama sola doğru çok eli gittiği için yanındaki adam oldukça kıllandı. Ya bu arada onlar aynı durakta indi, acaba ne oldu sonrasında?


Not: Beethoven'in son üç piyano sonatını (no. 30, 31 & 32) ise Richter'den dinleyin bence. Philips'in "Great Pianists" diye bir serisi var. Şiddetle tavsiye. Sevdiklerinize hediye edin bence.

LXVIII

Oryantasyon denen bir nane var Lost'la lugatımıza girdi. Gerçi bizim okulda da var bundan. Yeni gelen öğrencilere okulu tanıtma amacı güden ve diğer yeni gelen öğrencilerle tanışma imkanı sunan bir şey, bok, bilemedim ne olduğunu.

Ben okula kaydolduğum ilk sene katılmadıysam da sonraki senelerde okulu tanıtan, oyunlar oynatan tayfaya girmiştim. Tişört şapka neyin vermişlerdi hizmetlerimizden ötürü. Sonra gitmedim ama, insanla uğraşmak zor zanaat çünkü.

Neyse, asıl sebep saçma salak diyaloglar yaşamam, belli olmuyor ki insanların ne zaman ne diyeceği. Neyse Rus memleketinden gelmiş bir çocuk vardı. Oryantasyona kayıt yaptırmamış ama Superdorm'daki yemeğe katılmak isteyen. (yemeğin beleş olduğunu söylememe gerek yok sanırım) Ben de iyi bir insanım ya hesapta ayarladık bir şeyler, nasolsa cebimden çıkan bir şey yok, taş da atıp kolumuz yorulmayacağına göre...

Tabi bir iyilik yapınca karşındaki de seninle muhabbet etme zorunluluğunda hissediyor kendisini. Ne gerek var oysaki? Zoraki konuşmalar da çok gereksiz.. Neyse, durum şudur:


- Where are you from?
Rus: Russia
- Great! ( ne alaka yaaa)
Rus: Do you study in this university
- Yes, I do.
Rus: Which department?
- Chemistry
Rus: Ooo Mendeleyev.
- You?
Rus: Psychology
- Ooo Pavlov's dog.. s.ktir şimdi g.toş, mendeleyevmiş, a.cuk..
Rus: Beg your pardon?
- See you then! bye bye : ))))


İnsan katil olur mu? Olur bence.

Salı, Nisan 03, 2007

LXVII

Dünyanın en kısa hikayesini okudum demin. Filmi çekilsin diye çok beklemiştim ama sanırım boşuna bekledim o kadar. Neyse, çok uzatmayayım da Enrique Anderson Imbert'in "Tabú" isimli hikayesiyle başbaşa bırakayım.

El ángel de la guarde le susurra a Fabián, por detrás del hombro:

-¡Cuidado, Fabián! Está dispuesto que mueras en cuanto pronuncies la palabra zangolotino.

-¿Zangolotino? -pregunta Fabián azorado.

Y muere.


Kendimce çevireyim:


Koruyucu meleği, Fabian'a omzunun arkasından fısıldadı:

"Dikkat et Fabian! 'Duayen' kelimesini söylediğin anda öleceğin buyruldu."

"Duayen mi?" diye sordu Fabian merakla.

ve öldü.

LXVI

---- yetişkin içerik ---- rahatsız olacaksınız okumayın ----

Yaşamda anlam aramak, yaşamın anlamını aramaktan daha kolay bir hedef olsa dahi eğer elde olan tek şey yanlış librettolarsa yapacak pek bir şey yok. İdeal olana daha yakın, daha doğru librettolar faydalı olabilir ama kim gerçekten de bundan emin olabilir ki? Hiçbir şey bilemeyeceğimizi düşünenler, bu yüzden, bu işaretlerle yol bulma değil oyun oynama eğilimi gösterirler. Edebiyat, sinema, ihanet, güven.. bunların hepsi toplamı sıfır olan oyunlardan..

Not: Yaşamda anlam aramanın yaş amda anlam aramaya benzemesinin en büyük sebebi ise kurcaladıkça sulanmasıdır. Belirtmek istedim.

---- yetişkin içerik ---- rahatsız olacaksınız okumayın ----

LXV

We came, Takver thought, from a great distance to each other. We have always done so. Over great distances, over years, over abysses of chance. It is because he comes from so far away that nothing can separate us. Nothing, no distances, no years, can be greater than the distance that's already between us, the distance of our sex, the difference of our being, our minds; that gap, that abyss wich we bridge with a look, with a touch, with a word, the easiest thing in the world. Look how far away he is, asleep. Look how far away he is, he always is. But he comes back, he comes back, he comes back....

U. K. L - The D.

LXIV

kim bu be? --> salak --> ahaha komik --> ilginç biri --> zeki --> çevik --> ahlaksız --> süper --> hastasıyım --> bi tanem --> onsuz yapamam --> adi --> adam sanmıştım --> nefret ediyorum --> gerizekalı --> nefretimi bile hak etmez --> omurgasız --> artık sadece kıl oluyorum --> salak--> kim bu be?

(10.09.2004 12:07)

Pazartesi, Nisan 02, 2007

LXIII

Söyleşimiz düş olamayacak kadar uzamıştı. Ansızın aklıma bir fikir geldi. "Beni düşünüzde görmediğinizi size bir çırpıda kanıtlayabilirim." dedim. "Bildiğim kadarıyla şimdi söyleyeceğim dizeyi daha öne hiç okumadınız. Dinleyin."
Yavaş yavaş ünlü dizeyi okudum: "L'hydre - univers tordant son corps écaille d'astres” Hayranlıkla karışık bir korkuyla ürperdiğini hissettim. Alçak sesle, parlak sözcüklerin her birinin tadını çıkararak tekrar etti.
"Doğru" dedi tereddütle, "Hiçbir zaman böyle bir dize yazamayacağım."
Victor Hugo, bizi birleştirdi.

Öteki - J.L. Borges

LXII

"İlk üçüme girecek en az 10 tane sevgilim vardır."
d.e.

Pazar, Nisan 01, 2007

LXI


divadeiwob gururla haber verir: 3 Temmuz'da Blonde Redhead İstanbul'da olacak!! Haydi eller havaya, yi huuuu!!!

Bugünün 1 Nisan olduğunu düşünenler için buyrun http://www.blonde-redhead.com/tour.html hemen ctrl + f yapıyorsunuz ve İstanbul yazıyorsunuz. For eyt fiftiin sikstiin tiventitiri fortitu, pıres ekzekût