Cumartesi, Mart 31, 2007

2:37

Film festivallerini takip edecek, oradaki filmleri anlayacak kadar bir altyapım yok. Ama iki senedir (ortalama) İstanbul Film Festivali'nde gösterilen bir filmi izliyorum. Bu sene tamamen rastlantısal olarak gene bir filme gittim. Hatta bu seneyi bırakın bugün gittim. Merve'nin kardeşi şehir dışına çıkmış böylece diğer bileti ben kullandım.

( Pardon bir yandan yemek yapıyorum da o yüzden böyle yavaş oluyor. )

2:37 isimli filme gittik. Son zamanlarda izlediğim en iyi film diyebilirim.(imdb sağolsun 6.8 oy vermiş ) Mutlaka görün bir şekilde. 22 yaşında biri çekmiş, o kadar sevindim ki yönetmenin 22 yaşında olduğunu okuyunca... Eminim böyle bir projeyle kim gitse o 1,1 milyon dolarlık bir bütçeyi elde ederdi. Genç sinemacılara sözüm...

Hiç spoil vermek istemiyorum. Hatrım varsa izlersiniz : )

Cuma, Mart 30, 2007

LVIII

En azından bin defa okuduğum bir şiir var. F.P.'nin bir şiiri. Uzuuuuuuuuunnnnncaaaaaa bir süreliğine onu ulaşamayacağım bir yere kaldırıyorum. Ulaşmanın mümkün olmadığı bir şeyleri anlatan bir şiiri okumanın bir anlamı yok. Zaten aynadaki yansımamı da yitiriyorum.

LVII



Ya yetmişinci kez Johhny Cash'i ne kadar sevdiğimi yazıyorum. Farkındayım bunun ama ne yapayım? Bir insan bu kadar mı katar ruhunu şarkılara. Nick Cave boşuna konserde Mercy Seat'i çalmadan önce "This is a Johhny Cash song" demiyor.

Beethoven 1, Johhny 1, Manics 3

Not: Dünyanın en güzel cover'larının Neil Young şarkılarına yapıldıklarına dair içimde sonsuz bir inanç var. Bu sonsuz inanç ama sadece iki şarkıdan geliyor. Biri Don't Let It Bring You Down, diğeri Solitary Man. Quicksharing'e koymaya gerek yok, nasolsa kimse indirmiyor. İsteyene yollarım ama.

LVI

Eskiden Kuzey'de 1, Güney'de 2 adet olan kantin sayısı şu an Kuzey'de 2, Güneyde ise onlarca. Doğal olarak kantinci (kantin yapıp satan insan) sayısı da Güneyde oldukça arttı. Okul, öğrencilerin midir, akademisyenlerin midir gibi düşüncelere gark etmenin hiç gereği yok: Okul kantincilerindir!

"Çarşı Kantin"de (sosyete kantin upgrade level 2.034v) dün bir kantinciyle hesaba olan itirazlarımız yüzünden (daha doğrusu fiyat konusunda yanlış yönlendirmeler vs) şöyle bir diyalog yaşadık.

- Sen yenisin sanırım buralarda.
- Evet, ben başka okulda okuyorum. İstanbul Üniversitesi'nde.
- Belli zaten. Sen ... bik bik.... bu okulun.. bik bik....

Ulan nereye belli andaval. Burak zaten koptu İstanbul Üni'yi duyunca ama adam anlamadı. Adam kendi teritorisine önce uygun sonra layık görmedi. Çıkarken adama "sen kuzey kampüsü biliisin?" dedim. "Evet" dedi, "Kütüphanenin yanında yemekhane var, onu da bildin mi?" dedim. "Evet" dedi. "Yemekhanenin bacasını bildin mi? Hani 40 metre kadar?" "Evet" dedi. Ben de "Sana girsin" dedim, çok mutlu oldum : ))))

Not: Gürel gibi karizmatik hoca yoktur. Feritçim halt etmiştir.

LV

"Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım."

Ö.A.

Perşembe, Mart 29, 2007

LIV

Sanırım bundan bir dört sene önceydi. Hayatımın en trajik anlarından birini yaşamıştım. Çok hoşlandığım bir kız vardı. Onu kantinde görüyordum sıklıkla. Sürekli arkadaşlarıyla birlikte... Hep gülüyor, kantini kahkahalarıyla dolduruyordu. Bir türlü yanına yaklaşamıyordum. Sonra onu bir kulüpte gördüm. Hangisi olduğunu söylemeyeyim. Orada eğitmendi. Benim onu önceden bildiğimden habersiz konuştu bir gün benimle ve bende film koptu. Sürekli onu düşünür olmuştum. Evde, okulda, arabada, derste, arada, sırada...

Küçüklüğümden beri başkaları yazı konusunda yetenekli olduğuma inandırmışlardı beni. Bir tek ben inanmıyordum buna ama sahte bir güven duygusuyla dışarıya karşı çok yetenekli olduğumu hissettirmeyi, düşündürmeyi çok seviyordum. Bildiğim kadarıyla o da edebiyatla ilgiliydi okuduğu bölüm çok alakasız olsa da... Zaten onu bildik kalıplar içine sokamıyordum, onu hiçbir şeyin içine sokamıyordum.

Bir gün tüm cesaretimi toplayıp ona bir hikaye yazdım. Çok kötü bir hikayeydi ama o zamanlar öyle düşünmüyordum. Diyaloglardan oluşuyordu ve en sonunda onu ne kadar çok sevdiğimle kapanıyordu. Hikayeyi okuyunca neler düşünecekti, neler hissedecekti çok merak ediyordum. İçim kıpır kıpırdı. Çevirmeli bağlantılı olsa da, ay sonunda milyonluk telefon faturası gelecek olsa da o cevaplayana kadar bağlı kalmaya kararlıydım.

Dakikalar geçmek bilmiyordu. Sabrın sonu selamet diyordum. En sonunda geldi cevap. Bir süre açamadım. Elim gitmedi. Neler yazmıştı acaba? Açtığımda şunu gördüm ve kahroldum:

"very good, very good indeed"

Ne diyeceğimi bilemedim. Nasıl bir insan bunu yazardı ki? Bu kadar mı ruhsuz olurdu? Ben ona sayfalarca yazmışken, benim ilan-ı aşkıma tek bir satırla, 3 kelimeyi 5 defa kullanarak üstelik İngilizce olarak nasıl cevap verebilirdi? Çok sinirlenmiştim. Olan evdeki kapkacağa oldu. Odamın entropisini artırıp kendiminkini azalttım. Belli bir yere kadar işe yaradı bu tabi. Sonra ona tüm hissettiğim şeyleri içeren bir cevap yazdım.

O kadar saydırmış olmama rağmen bu sefer çok daha farklı bir cevap verdi bana. Uzun uzun yazmıştı. Beni önemsediğini belirten sözcükler kullanmıştı. Aradaki farkı anlamamıştım. Ne oldu acaba bu yirmi dakikada? Nasıl değişti birden?

Neyse, sonuç olarak hiçbir şey olmadı. Bugün bile... Ama hala hatırlarım o tek satırı. Oysa bilmiyordum çünkü okumamıştım sonuna kadar, sıkılmıştım, geçiştirmiştim.


LIII

Üşenmedim saydım bugün 21. kez babylon'daki bir konseri yarısında terkettim. Sadece 1 konseri sonuna kadar dinlemiştim. Bugün ikincisi olur sanıyordum ama nasip değilmiş. Yarıda iptal olduk.

Bence Küçük Prens'i herkes okumasın. Mümkünse kimse Tilki'den bahsetmesin. Anlamadığınız konularda konuşmayın. İstediğiniz kadar saçmalayın ama Küçük Prens konusunda değil. Fil yutmuş boa yılanı resmini çizin ve çenenizi kapayın.

Bir insana karşı hissedilen duygular o insandan bağımsız olarak varsalar hiçbir önemi yok. Yönü olmayan bir vektör gibi. Rastgele bir tarafa bakıyor, orada da biri var, illa biri olur zaten, 6 milyar insanız. Zaten biri olmazsa ikisi, üçü, dördü, onu, yirmisi olur, hepsi birden olur. Dünya senin olur, sonsuza kadar yaşarsın. Diyorum ya 6 milyarız, say sayabildiğin kadar.

Geçen Deniz yazmış ya " insanlar egolarını kafalarından çıkarıp g.tlerine soksunlar" bunun üstüne diyecek söz bulamıyorum.

LII

Kesinlikle tasvip etmiyorum ama bana çok şey hatırlattı bu geçmişten. Neyse, izleyelim görelim en azından bu boktan dünyada bir tebessüm...


Çarşamba, Mart 28, 2007

LI

Demin aklım durdu kıçım tavana vurdu sayın seyirciler. Hürriyet gazetesinden bir haber, aynen aktarıyorum:


100 milyon yıldır seks yapmıyor
21 Mart 2007
Yeni bulunan mikroskobik bir canlı, "Hayvanlar çiftleşerek ürer" tezini altüst etti. "Bdelloid rotator" adı verilen bu su canlılarının hepsinin dişi oldukları ve 100 milyon yıldır seks yapmadan 400 farklı türe bölünebildikleri anlaşıldı.

( Haberi kaynağından okumak için burayı tıklayınız )

Ortaokulu bitirmiş herkesin bu habere kıçıyla güleceğini tahmin ederken okuyucu yorumları beni nedense çok şaşırttı. (bkz: okuyucu yorumları)

Ne diyeceğimi bilemiyorum, bu haberi yazana mı, bu yorumları yapanlara mı, bu haberi yazdıran zihniyete mi, cehalete mi laf söyleyeyim?

- This is madness?
- No! This is Türkiye!!

Salı, Mart 27, 2007

XLIX

Herhalde bu sene Faralya'ya gitmeden kendimi toparlayamayacağım. Belki Özge'yle gideceğiz, iznini o zamana ayarlayabilirse. Olmazsa gene geçen seneki gibi tek başıma giderim. Şimdiye dek 3 defa gittim ama herhalde en güzeli bir sene önce baharda gittiğimdi. Pek fazla kimse olmuyor, Likya Yolu'nu yürüyenler dışında turist yok baharda. Vadi zaten bomboş... Temiz hava, iyi yiyecekler, her gün yürüyüş, tırmanış vs.

Beljik arkadaşlarımdan kimse olmayacak sanırım, belki Carlito. Erik'in gelemeyeceği kesin gibi. Oysa ne kadar güzel olurdu Erik gelebilseydi. Çok özledim Gary Oldman'ın yakışıklısı olan arkadaşımı. Herhalde ikimizi eşcinsel zannederlerdi. Bir de Mert gelse, uuu, halimiz fena : )

Bi de demin Me and Bobby McGee'yi dinledim. Sağol be Janis hep içimizde.

Pazartesi, Mart 26, 2007

XLVIII

Bazen neremden çıkıyor bilemiyorum ama abudik gubudik laflar ediyorum. Bazıları trajik oluyor bazıları da komik şeylere yol açıyor. Misal gecenin bir yarısı "Garaja gidiyorum ama Levent'e giden varsa götüreyim" diyen iyi niyetli otobüs şoförüne "Sorduk mu?" demem ve ölümden dönmüş olmam bunların "trajik" olanına bir örnek teşkil etmekte.


Komik olanlarından bahsetmek istiyorum tabi. Bir keresinde Ankara'ya gitmeden bir gün önce Rahatsızcığımın "buluşalım, sana anlatacaklarım var" ısrarlarından gına gelmişti. "Yok görüşemeyiz yarın, önce G.'yi hastanede ziyaret edeceğim sonrasında da Ankara'ya gidiyorum, vaktim yok" demiştim. Yazık, Rahatsız da "Ne ameliyatı oldu?" diye sorunca ona "Ya G. testis ameliyatı oldu, aldılar testislerini ama sakın ona belli etme, üzülüyor çocuk" gibi bir şeyler dedim. Sonra unuttum böyle dediğimi de, kızcağız 3 ay boyunca G.'nin testissiz olduğunu düşündü. Olayın ayrıntılarını Rahatsız'dan dinlemek için buyrun: (divadeiwob/42)


Bugün de Mehmet nereden hatırladıysa benim tamamen unuttuğum bir olayı hatırlattı. Lisedeyken bir müzik aletiyle haşır neşirdim. Bir adet de Quartz metronomum vardı.
Şekilde görüldüğü gibi. Hayatında hiç bu tarz metronumu görmeyip de "Ne lan bu?" diyenleri "Geiger Sayacı oğlum bu, radyasyon ölçüyoruz" diye yanıtladım (no reason, out of nowhere) Millet de nası bu kadar enayi olur hala anlamış değilim. Florasan lambaya yaklaştırıp metronumun hızını artırıp "kaçın kaçın, radyasyon var" dediğimi mi saysam, yoksa başkalarına tutup "aa, senin radyasyonun şu kadar küri" diye sıktığımı mı saysam bilemedim. Neyse, çok safmışız. Ama gene de üniversitede bunu yerler mi diye merak etmeden duramıyorum : )))

Pazar, Mart 25, 2007

XLVII

Bazı süper güçlerim olsun isterdim, mesela birisini deli gibi sevsem, çok ama, onun için ölecek kadar... hayatımı onunla geçirmek istesem hep ama bunun yanında da Ajan Smith gibi "more" mottosuyla ilgi manyaklığımdan, onore edilme ihtiyacımdan çevremde bir hayran kitlesi yaratmak için başkalarıyla flört ettiğim zaman yüzümün kızarmamasını isterdim.

İkinci olarak, biri beni çok sevse ve ona kızdığım zamanlarda veya herhangi bir şekilde yanlış veya doğru olmayan bir şey söylediğinde kısa cümleler kurup onları "anladığını düşünüyordum, hissediyordum, seviyordum"la bitirip bitirici vuruşu "ya seversin ya terk edersin"le tamamlayabilmek isterdim.

Üçüncü sırada, birini çok önemsesem ama ondan kelimelerimi esirgesem, ona bok gibi davransam ve sonrasında o sıçtığı zaman "yanlış düşünmüş olabilirim, benim hatamdır muhtemelen başka bir şey diyemeyeceğim" deyip işin içinden çıkabilmeyi isterdim.

Dördüncü ve son olarak bir ton şey söyleyip her seferinde "ben bir şey demiyorum" cümlesini kurabilsem herhalde dünya benim için daha güzel bir yer olurdu.

Tabi bunların hepsi geçmişe yönelik şeyler. Geleceğe dair tek süper güç ihtiyacım "No Surface All Feeling" şarkısında gizli:

What's the point in always looking back
When all you see is more and more junk
Not1: Ben bir şey demiyorum tabi burada.
Not2: Not yerine P.S yazanlara gıcık oluyorum, ne gerek var Post Script demeye.

Cumartesi, Mart 24, 2007

XLVI

James Dean Bradfield'in sesinden "No One Knows What It's Like To Be Me" şarkısını dinlerken aklıma şu geldi:

İki kişi akvaryumdaki balıklara bakarken biri diğerine "Şu an kendimi bu akvaryumun içindeki balıklar gibi hissediyorum" demiş. Diğeri de ona "Nereden biliyorsun ki onların nasıl hissettiğini, sen balık değilsin" deyince "Sen de ben değilsin, benim öyle hissetmediğimi nasıl biliyorsun?" yanıtını almış.

Kapanışı gene Manics'ten yapalım: "We don't talk about love, we only want to get drunk."

XLV

Her gün, güne başlarken ve günü bitiriken kendime "Evren, bakma oralara" diyorum. "Sadece moralin bozulacak, sadece daha üzgün hissedeceksin kendini, sadece kendine zarar vermiş olacaksın, sana hiçbir faydasının olmaması bir yana, gördüklerin, okudukların sende her şeye lanet etme duygusu uyandıracak." diyorum.
Hiçbir şey daha iyi olamazdı, daha farklı olamazdı. Zaten yollar farklı çizilmişti, en baştan ayrıymış hatta. O yüzden kendime bir iyilik yapmam lazım. Ama ben kimseye iyilik yapmam. Başta kendime... Kendime iyi davranayım o zaman. Bu akıl ve beden bunu hak etmiyor. S.ktirolup gitmem lazım.

XLIV

Küresel ısınıyoruz. İklim değişiyor. İnsanın etkisi de var bunda. Karbondioksit miktarı artıyor atmosferde ve bunu engellemek için Kyoto'da bir protokol imzalanıyor, herkes 5-6 sene içerisinde karbondioksit üretimini yüzde 10 azaltacak diye.

Karbondioksit zararlı bir gaz değil. Bitkiler onun ve suyun yardımıyla hem besin, hem de oksijen üretiyorlar. Ama IR aktif bir madde olduğu için yeryüzünden yansıyan ışınları kendisi tutuyor ve ısının atmosfer dışına çıkmasını engelliyor.

Tüm AB ülkeleri bu protokola imza attılar 2001'de. 2007'den itibaren herkes yüzde 10 düşürmüş olmalıydı. Oysa koskoca Avrupa'da sadece Hollanda bunu başarmış durumda. ( Sanırım bisikletleri kullanarak : ) Hollanda'da düzen olabilir tabi, ama zaten Hollandalıların sahip oldukları para/toprak oranına bakarsak Hollanda kendi topraklarında bunu azaltmış olabilir ama düzensizliği dünyanın başka yerlerinde artırarak...

Amerika imzalamıyor Kyoto Protokolünü. Onlar başka bir şekilde düşünüyorlar. Dünya'da biokütle'nin arttığı tek bölge Kuzey Amerika. Ormanlar bu artışı sağlıyor. Amerika diyor ki "ben yüzde on düşürmeyeyim üretimimi, onun yerine yüzde 10 daha fazla karbondioksit soğurayım. Amerika 5 senede bunu yüzde 14 artırmış durumda. Ben eğer Amerikalı olsam herhalde "ulan hem düşüremiyorsunuz üretiminizi hem de biyokütle sizin bölgenizde sürekli düşüyor, nedir bu görünüşü kurtarmak?" diye sorardım.

Bu dünyayla uyum içinde yaşamayı istemek lazım önce. Ona saygı duymak lazım. Yoksa ben dahi "Türkiye Kyoto'yu İmzala" kampayansına katıldım. Orada durduktan sonra ha imzalamışsın ha imzalamamışsın. Niye duruyorsunuz ki?

XLIII

  • Kaplumbağaların kalbi dakikada 4 kere atıyormuş. Neden çok yaşadıkları belli. Yalnız merak ediyorum kaplumbağalar kalp krizi geçiriyorlar mı? Mesela benim Zübeyir acaba kalpten mi gitti? Dakikada kaç defa atarsa kriz gelir? Süre tutuyorlar mı? İlk 40 saniyede 4 defa attıktan sonra bir heyecan sarıyor mu onları "ulan iki kere daha atarsa gidicez bu diyardan diye?

  • Acaba kalp masajını nasıl yaparlardı? Herhalde her mevsim bir kere gelip biri bir kere bastırıyordur sonra da gidiyordur.

  • Küçükken bir arkadaşım ve onun arkadaşı bir kaplumbağa bulmuşlar. Arkadaşın arkadaşı kaplumbağayı ters çevirmiş, bizimki de ona "lan dur hayvanı böyle bırakırsan ölür" diyemeden kaplumbağaya bir vurmuş hayvan döne döne uçmuş. Çocuk bu "field goal"le 3 puan kazanmış, zalimlik olimpiyatlarında takımına 3 puan kazandırmış. Şimdi UCLA'da amerikan futbolu takımında oynuyor.
  • Benim Zübeyir'im vardı. Su kaplumbağası, sürekli kaçardı. Kaybolurdu, sıkışırdı çamaşır makinesinin, kitaplığın arkasına. Bulana kadar canımız çıkardı. Salak hayvan, otur işte, yemini suyunu veriyoruz senin. Sonra Onur'a vermiştim, hisar yurtta ikamet etti bir süre. O zamanlarda süt, rakı, bira, kola vs ile besleniyormuş. Hayvanı alkolik yaptılar.
  • Kaplumbağalar akciğer solunumu yapıyorlar, hayvan suyun içinde olmasına rağmen kafası dışarıda uyuyordu. Onlar da Zübeyir uyurken yavaşça su seviyesini artırıp hayvana "şaka" yapıyorlarmış. Nefessiz kalan Zübeyir uyanıyor bizimkiler de gülüyormuş. Hepsinin bir tarafından kan aldım.
  • Ben Splinter Usta'nın insan olduğunu hatırlıyordum bir aralar. Dün bilmem kaç senesinde çekilmiş filmi izledim. Filmde Yoshi ustanın faresiymiş de sonra Ninja Kaplumbağa'lar gibi o da büyümüş. Hiç mantıklı değil kaplumbağa gibi bir hayvanın bir fare'den (sıçan mı yoksa? sıçan da dünyanın en boktan ismi olsa gerek) yakın dövüş teknikleri öğrenmesi, hiç mümkün gözükmüyor. "Ulan insan boyunda, konuşan, pizza yiyen kaplumbağala inanıyorsun da buna niye inanmıyorsun" derseniz "eyvallah" derim, ne diyeceğim a.ına koyim.
  • 5. sınıftayken abimin bir kaplumbağası vardı, minnacık bir şeydi, panda yavrusu gibi, sanki anası onu doğurmamış da tükürmüş. Bir keresinde onu bir fesin içinde buldum, "vay zalimler, vay zorbalar, hayvan düşmanları" dedim, hayvancağızı fesin içine koymuşlar. Aynayı dayadım ağzına hayvanın buğulanmadı. Gözlerim ıslandı ama. Akvaryuma geri koydum heyecanla, acaba yaşıyor mu diye. Sonra hayvan açıldı, serpildi güzelleşti. Akabinde öldü. Hastaymış çünkü, veteriner mi ne çıkarın akvaryumdan demiş. Yazık oldu, çok üzüldüm.

Çarşamba, Mart 21, 2007

XXXVIII

1 - ) Oturup adam gibi düşününce ortada aslında üzüleceğim hiçbir şey olmadığını görüyorum. Ama üzülüyorum. Sebepsiz bir üzüntü olamaz gibi geliyor, o yüzden düşünüyorum benim farkında olmadığım sebep nedir diye. Bulamıyorum hiçbir şey. Bulamadığım için o zaman sebep yok diyorum. Sebep yoksa sonuç da yok, üzülmüyorum o zaman. Başka bir şey var.

2 - ) Son iki haftadır her gün çok güzel rüyalar görüyorum. Her sabah uyandığımda çok güzel bir film sonrasında hissettiğim türde bir tat oluyor ağzımda. Ne gördüğümü hatırlamıyorum hiç. Güzel olduğunu biliyorum.

3 - ) Eğer 1 ve 2 doğruysa o zaman XXXVIII

4 - ) XXXVIII

Pazartesi, Mart 19, 2007

XXXVI


Geçen gelişinde benim asosyal biri izlenimi çizdiğimi söyleyip hayatımı karartan Skoer kardeşim bu sefer de hiç "23 yaşında bir üniversite öğrencisi" olarak gözükmediğimi söyledi. Kendisi öyle düşünmüyormuş, benim 23 yaşındaki bir öğrenci olduğuma inanıyor, arkadaşları inanmıyormuş. Zaten solaklar 5 sene daha az yaşıyorlarmış (Skörcüm sen de solaksın nihohahaha) bir de ömrümden bir on sene de yedin bitirdin. Ne yapalım artık, ölürsek de ölürüz, en azından bir kişi mutlu olur buna. Crowley'in destesinden 13. kartı çekelim o halde, bana bu yakışır.

Cumartesi, Mart 17, 2007

XXXV

John Fowles'un ilk romanı "Büyücü" (The Magus) , bir çok yayınevi tarafından basılmaya layık bulunmadığından geri çevrilmiş. Koskoca İngiltere'de bir tek yayınevi bile bu kitabı basmamış. Anca Fowles Koleksiyoncu'yu (The Collector) yazdıktan sonra onun getirdiği başarı sayesinde Büyücü'yü bastırabilmiş.

Bunu ilk okuduğumda çok şaşırmıştım. Bir insan nasıl Büyücü'yü okur ve onun basılmaya layık bir kitap olmadığını düşünür anlayamıyorum.

Demin Ursula K. Le Guin'in sitesinde dolaşırken benzer bir şekilde Karanlığın Sol Eli (The Left Hand of Darkness) kitabının da yayıncıdan geri döndüğünü okudum. Üstelik Le Guin'in iki sene önce Hugo ve Nebula gibi iki çok önemli ödülü kazanmış Mülksüzler (The Dispossessed) kitabının yazarı olması da yayıncının bu kitabı reddetmesine ve şu ilginç mektubu yazmasına engel olmamış: Rejection Letter

Acaba, diyorum, kaç tane Fowles, Le Guin gibi insan geri döndü bazı insanların yetersizlikleri yüzünden? Bir tane bile olsa bu çok büyük bir sayı... Bach'ın eserlerini kasaplar et sarmak için kullandıktan sonra aslında her yerde her şey olabilir : )

XXXIII




Eskiden insanoğlu ve insankızı Güneş hakkında şimdikinden daha farklı görüşlere sahipmiş. Elbette dünyanın kendi etrafında döndüğünü, Güneş'in Güneş Sistemine göre neredeyse sabit olduğunu düşünmelerini bekleyemeyiz. Ama en azından her gün doğuşunu ve batışını gördüğümüz, bizi aydınlatan ve ısıtan bu enteresan yuvarlağın hep aynı olduğunu tahmin edebiliriz. Oysa onların inancına göre her gün yeni bir güneş doğuyormuş. Akşama ise batıyor, yani ölüyormuş. Acaba bir ejdarhadan çıkan alev topu diye mi düşünüyorlarmış bilemiyorum. Neyse, her gün yeni bir Güneş, her gün yeni bir Gün, her gün yeni bir hayat, her gün yeni umutlar, ömrü bir kelebeğinkinden daha kısa bir Güneş, acaba yarın da doğacak mı, acaba bu yaşadığımız son aydınlık gün mü diye yaşama daha sıkı sıkıya bağlanmamızı sağlayabilecek bir inanç.




Bilim adamları 5 milyar sene daha Güneş'in yaşayabileceğini söylüyorlar, ben de onlara inanıyorum. Keşke bilmeseydik aslında.

XXXII

Bu günden tam 5 sene önce tıfıl bir hazırlık sınıfı öğrencisiyken "A Beautiful Mind" filmini izlemiştim -sonrasında Asmalımescit civarında bir kafede Kahve ve Tiramisu... Bundan tam 4 sene önce de aynı kişiyle bir metro yolculuğu -farklı istasyonlarda sonuçlanan...

Ben Spiderman'dim, o Miss American Pie'dı. Böyle de saçma isimlerimiz vardı. Ben onu alıp yukarılara taşımıştım o bana çok çok şey öğretmişti.

Not defterime şöyle yazmışım:

İnsana mutluluk ve huzur veren, gülüşüyle başka diyarlara götürebilen, her zaman yanında olup gerektiğinde yardımını esirgemeyen, film izlerken omzunuza yaslanıp uyuyakalan ve onu uyandırmanın ise çok güzel olduğu, onda kaldığınız vakitlerde binbir türlü yemek yapıp besleyen, okula gittikten sonra çantanızı açtığınızda sabah erkenden kalkıp cepli ekmekle yaptığı 2 sandviç, bir Ice Tea ve iki tane meyveyi görüp uzaklara doğru bakıp gülümsememi sağlayan...

bir de

Durgun denize bakıp güneşlenirken omzundan düşen mayo askısını büyük bir umursamazlıkla düzeltip eli kayaya sürtünüp parçalanmış bana 'hey güneşimi kapatıyorsun' dedi. Halbuki benim asıl istediğim sadece, evet sadece beraber olmamızın verdiği haz, mutluluk ve yaşadıklarımız... Bunun için sadece koyunlu pijamasını giyip bana bakması yeter.

Her şeyi bitmeyecekmiş gibi ama biteceğini bilerek yaşamak gerekiyor belki. Bitti gitti, hiçbir şey kalmadı, ne bir yara, ne bir iz. Sadece takvimin bir azizliği, geçmişin kendini hatırlatışı... Geçmiş, geçmişte kaldığı sürece güzel, şimdiye müdahale ediyor olsa geçmiş olmaz zaten değil mi?

Cuma, Mart 09, 2007

XX

- Ya geçen gün bizim dükkana bir adam geldi, hani böyle altın yüzükler olur ya üstünde çeyrek altın olanlar...
- Ha evet, anneannemin de vardı ondan.
- Benim de dedemde vardı.
- Ya durun bi dinleyin
- Pardon
- Adam gelip onun yarım olanından var mı diye sordu, hahahaha.
- Yarım olanı ne demek?
- Ben de anlamadım valla
- Ya salak mısınız işte, "yarım altın" monte edilmiş olanından ehehe.
- Eee, ne olmuş, gene anlamadık.
- Olum o ne kadar para tutar biliyor musun?
- Ne kadar?
- Çok!
- Ne kadar olm söylesene?
- Çok! Çook!
- Olm dedem onu kardeşime bırakmıştı, hassiktir ya, abi hassiktir ya.
- Kaç lira söylesene?
- Çok!
- Ya delirtme işte söylesene ne kadar tutuyor, ölecek çocuk şurada.
- 150!!!!
- 150 ne? Milyar mı?
- Yok lan, milyon
- Ulan allah cezanı vermesin, 5 saattir ÇOOK diye diye öldürdün çocuğu.
- Pardon ya, bilemedim ama sizce de çok değil mi?
- Bak hala konuşuyor!!

Perşembe, Mart 08, 2007

XVI

Oldukça yetkin ve üstün birisi gelip dünyadaki açlığı yok edeceğini, savaşları sona erdireceğini, hastalıkların artık olmayacağını, mutlu ve mesut yaşayacağımızı söylese ancak bunu sağlamak için her gün küçük bir kızın öldürülmesi gerektiğini eklese ne yapmalıyız?

Bu soruyu konu eden hikayeler mevcut. Misal "The Ones Who Walk Away From Omelas" hikayesi var Tanrıça'dan. Bazıları oradan gitmeyi (as the title implies) tercih ediyor mesela. Neyse bunu söylemeyeceğim aslında. Biliyorum ki böyle şeylerin bir kıyaslaması yapılamaz. Daha doğrusu yapılabilir aslında yapılıyor ama ne bileyim, yapılamaz aslında ( çok ikna edici konuştum : )

Bugün tüm paramı kantinde müzik kutusuna harcarken buna benzer bir şeyi düşünüyordum. Neler yaşadık, neler yaşıyoruz? Ne yaşıyorsak yaşayalım çok büyük bir abartı içinde yaşıyoruz. Üzüntülerimiz de mutluluklarımız da iki uçta dolaşıyor. Nelere üzüldüğümü yazdım, altına da John Doe diye imza attım. Baştan sonra tekrar okuyunca gülmemek için zor tuttum kendimi çünkü daha bir kaç hafta önce Yamuklar'ın nasıl yamulduklarının hikayelerini okumuştum. Elbette gene kıyaslanamaz böyle bir şey. Ben neye üzülüyorsam ona üzülüyorum. Ama aklımda soru işaretleri de yok değil her zaman olduğu gibi.

Bir örnek vermeye çalışayım. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman Hava Kuvvetleri aylarca Londra'yı bombaladılar. Güvenlik gerekçeleriyle tüm küçük çocuklar şehirden alınıp uzak yerlerde, anne ve babalarından ayrı yaşamak zorunda kaldılar. O zamanı anlatan kişilerden duyduğumuz kadarıyla oldukça zor koşullarda yaşamak zorunda kalmışlar. Hangisi daha kötü? Ölen milyonlarca insan mı? Atılan iki atom bombasıyla anında buharlaşan elli bin insan mı? Yoksa çocukluklarını yaşayamayan, orada kaybettikleri zamanı asla geriye getiremeyecek olanlar mı bu tek seferlik yaşamda? Bilmiyorum ya, kafam çok karışık, iyice aptal oldum son zamanlarda. Gerçi fark ettim ki önceden de kendimi sadece aptal değilim diye kandırıyormuşum. Neyse, şimdilik bu kadar, sarışınlar için I.Q testlerini çözmeye devam edeyim, ne de olsa öyleyiz.

Soru: Saçlarını siyaha boyatmış sarışına ne denir?
Cevap: Yapay zeka.

Cuma, Mart 02, 2007

VIII

Dün sabah KB'de sınıfın açılmasını beklerken "koltuklara otursam daha iyi olur" diye düşündüm. Koltuklar doluydu, iki kız oturuyolardı. Ben de biraz ileride bir masanın üstüne oturdum ve tütünümü çıkarıp sigaramı sarmaya başladım. Bu arada kulak misafiri oldum kızlara.

Aslında kulak misafirliği denmez ona. Bazı anahtar kelimeler varmış ya, telefonda onu söylediğiniz zaman sizi dinlemeye alıyorlarmış, öyle oldu. Seslerin arasından bir "Har" duydum. Tesadüftür deyip geçerken birden "Tol"u duydum. Sonra dinlemeye başladım anteni açıp.

5 senedir rastlamadığım bir manzaraydı. KB'nin içinde iki kişi bir edebiyatçı ve romanları üzerine konuşuyorlardı. Kitapların karşılaştırmalı bir analizini yapıyorlardı. Hem de öyle böyle değil çok iyi bir yazar üzerine konuşuyorlardı. Benim üzerinde sadece hayranlığımı, şaşkınlığımı ve mutluluğumu paylaşabildiğim biri hakkında. Tabi ben çok heyecanlı biriyim özellikle beni çekip yutan kitaplar karşısında. Kitaplar o kadar çok etkiliyor ki onların benim üzerindeki etkisini düşünüyorum çoğu zaman salt kitabın başlı başına ve çok büyük yer tutan varoluşunu biraz gözden kaçırarak.

Konuşmaları bittikten sonra gittiler ben de arkalarından bakıp gülümsedim.

Bu iki kitap üzerine ( değil tabi, bendeki etkileri hakkında ) bir kaç şey diyeyim sözü fazla uzatmadan. Tol'u bitirdiğim zaman ilk yaptığım şey en başından tekrar başlamaktı. Eksik veya anlamadığımı düşündüğüm kısımlar olduğu için değildi bu. O satırları ikinci kez okumanın ilkinden hiçbir farkı olmayacağını biliyordum. Uzatmak istedim o satırların bana verdiği zevki.

Har ise cebimde (bu cebime her şey dahil) sadece 20 lira ve kitapçıya 70 lira borcum varken, kendimi dünyanın en boktan insanı hissederken, hiçbir zaman sevilmeyeceğini düşünürken, her şeyden umudumu kesmişken, hiçbir amacım yokken bana göz kırpmıştı.
Her zamanki yerden alamazdım doğal olarak. Hiç sevmediğim başka bir kitapçıya gittim. 12,5 liraya aldım. Kalan parayı da Sığınak'ta çaya yatırırken okumaya başladım. Birden tüm her şey yok olmuştu. Dünyanın en zengin, en çok sevilen insanının mutluluğu benimkiyle boy ölçüşemezdi. Her şeyi unutmuştum. Her şey durmuştu. 4 sayfa okuduktan sonra ne yapabileceğimi bilemeyerek Meltem'e mesaj attım. "Hocam bu kitap inanılmaz" diye. Dünya gezegenine döndüğüm o arada gene kafam bulandı. İçim daraldı ve kitaba döndüm. Dünyanın en güzel uyuşturucusunu alıyordum sanki. Hiçbir zararı olmayan ve her şeyden daha çok gerçek olan bir şeydi. Kitap bittiğinde ise başına talih kuşu konmuş Pip'ten daha şanslı hissettim kendimi. Büyük Umutlar satırlarda saklıydı.

VII

Öyle bir şeye başlarken insan bir çok şeyi göze alıyor. "Öyle bir şey" yerine kazanmak da diyebiliriz. Birisini kazanmak, onun gönlünü fethetmek onun için önemli olmak, onun gülü olmaya çalışmak, varoluşunun en önemli amaçlarından bir tanesi haline gelmesini istemek mesela. Bu yolun pek kolay olmadığı kesin. Belirsizliğin önemi de yok bu yolda. Sadece bu yoldan çıktığınız zaman neleri yitireceğinizi bilememeniz yemeğin sürprizi. Aşağı yukarı "neler" olabileceğini tahmin etseniz de mutlaka bir şey olacaktır çok şaşıracağınız. Geçen aylarda arabanın ön tekerleğinin patlaması sonucu yaptığım kazadan sonra film gibi bir rüya gördüm. Bana yardım edebileceğini düşünsem de onun, olmadı malesef. Film bittikten sonra bir liste yaptım ve yitirdiklerimi yazdım. Uzun bir liste oldu ve bu listenin sürpriz atı ise "neşe"m oldu. Hiç aklımın ucuna gelmezdi bir gün tüm neşemi yitireceğim. Bu zamana dek o kadar neşeliydim ki dünyanın dengesi adına bunun gitmesi gerekiyormuş. O bahsettiğim yolda kaybettiklerimin üstüne bahşiş olarak bunu aldı malesef benden yüzde on beş kuralı gereği.