Cumartesi, Ocak 27, 2007

Elektronik Ama İyi

Geçen konuşuyorduk arkadaşlarımla, yurt dışındayken birinin sizi başkasına tanıtırken "Türk ama öyle bildiğiniz Türklerden değil" lafının nasıl onur kırıcı bir şey olduğunu. Bunun hakkında söylenecek bir şey yok. Her şey çok açık. Düşünsenize birisinin "Evren, bu Skoor, Danimarkalı, öyle bildiğin Danimarkalılardan değil, şayane birisi" dediğini...

Madem öyle işte böyle diyorum ben de iki tane 2006 mahsülü albüm önereyim. İlki Basement Jaxx'in Crazy Itch Radio'su, ikincisi ise Ellen Allien & Apparat birlikteliğinden Orchestra of Bubbles.

Tekrarlamakta fayda görüyorum, bu iki albüm sapına kadar elektronik olmalarına rağmen süper şayane albümlerdir :p

Cuma, Ocak 26, 2007

Bu İşte Bir Bokluk Var

Bu işte, bu olanlarda bir bokluk var. Çok açık ve net.

Bu diyeceklerimin hiçbiri yeni, orijinal, gözden kaçmış, söylenmemiş şeyler değil. Sadece bir vurgu yapmak istiyorum o kadar.

"Hrant Dink'e atılan kurşunlar hedefini bulmamış." diyorlar. Yanılıyorlar. Tam 12'den vurdu. Hrant Dink öldü.

"Hrant Dink'e atılan kurşunlar hepimize atıldı." diyorlar. Yanılıyorlar. Biz yaşıyoruz, bize atılmadı. Hiçbirimiz onun gibi davranmadık, uğraşmadık. Onun gibi yaşamadık ve ölmedik. Hiçbirimizin karısı, annesi, babası, sevgilisi, oğlu, kızı bizi öldürecek kurşunların arkasından "Onları sıkan da bir zaman bebekti." diyemezdi. Biz de diyemeyiz.

"Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz!" diyoruz. Doğru mu bu? Hepimiz öyleydiydik de niye böyle oldu? Niye bok her şey? Sakın hepimiz başka bir şey olmayalım? Mesela Ogün Samast? Sakın o kurşunlar bize sıkılmış değil de biz onları sıkmış olmayalım?

Hepimiz sorumluyuz olanlardan. Çok üzülmek normal bir şey. Çok insani bir refleks. Bunu yadsımıyorum. Üzülürüz, yüzümüzü yıkarız sonra geçer, hayat devam edecek. Peki yüzleşebiliyor muyuz kendimizle? Yapmamız gereken sizce de bu değil mi?

Kabul edersek, belki aşabiliriz. Kabul etmediğimiz sürece aşmamız mümkün gözükmüyor.

Hepimiz Ogün Samast'ız.

Çarşamba, Ocak 24, 2007

Tren Gelir Hoş Gelir

Küçüktüm ufacıktım. Sanırım evdeki ilk ve tek doğumgünü partimdi. Pek bir şey hatırlamıyorum. Ama iki şey var ki kalmış aklımda. Birincisi "ben yabancı müzik çalıcam" diye babama gitmem ve onun buna gülmesi. İkincisi ise iki abimin bana doğumgünü hediyesi olarak aldıkları tren. Elbette oyuncak tren. İki tane düz, 3 tane de yarım çember raydan oluşan dünyanın en gerizekalı, en gereksiz oyuncağı. Oyuncak tren kategorisinde minimalizmin en büyük temsilcisi. Sadece bir tane makası var. Treni çalıştırıp onu seyretmekten ve arada bir makası değiştirmekten başka yapabileceğiniz hiçbir şey yok.

Treni bana hediye ettiler etmesine de beni hiç oynatmadılar. (en azından aklıma kalan hali bu) ve ikisi yapılabilecek en güzel şeyi yapıp bozdular treni. "Trenimi" bile diyemiyorum. Sonra yorgan gitti kavga bitti tabi. Çok üzüldüm ama o zaman değil. Pek oyuncağım olmadı benim, genelde kitaplar vardı hayatımda. Sahip olmak isteyip de olmadığım iki şey beni çok üzmüştür. Bunların dışında herhangi bir eşya için üzüldüğümü hatırlamıyorum. Birincisi lego'dur. Maksimum sayılı lego setim 20 taneden oluşuyordur herhalde. Ama en azından vardı, asıl Lego Technics benim derdimdi. Diğeri ise basınca açılan gene bir gereksizlik abidesi olan kalemkutulardı. Böyle voltranlıları vardı onların, fitil olurdum onu kullananlara. Ancak tren farklıydı. Avuçlarımın arasından kayıp gitti. Sonra da kimse bana tren almadı (buna ben de dahilim)

Kaç kişiye anlattım bunu bilmiyorum. Demin Ayşe'ye sordum, ona anlatmamışım, demek ki çok az insanmış. Garip tabi bunun üzerine hâlâ düşünmem. Tren işte, oyuncak, iki elektronik üç de plastik parçadan oluşuyor. Ama işte verdiğim bir değer vardı, hatta çok büyük belki de.

Pazartesi günü 17-18 senelik hasretim bitti. Artık benim de bana doğumgünümde alınmış hediyenin tıpkısının aynısı bir trenim var. Çuf çuf yapıyorum. Çok mutluyum çok.

Pazar, Ocak 21, 2007

Dün Osmanbey'e gittik Mehmet'le. Gazetenin önünde durduk. Hiçbir şey yapmadan durduk orada. Arada ben cebimden sigara çıkardım o da çakmağını, sigara içtik durduk. Etrafa, insanlara, atılan sloganlara, yüzlerce polise, bırakılan karanfillere, tıkanan trafiğe, geçmeyen zamana bakıp durduk öyle.

Çok çok şey oluyor. Dur demediğimiz için, durdurmadığımız için, elimizden geleni ardımıza koyduğumuz için belki de... Onun yerine kendimiz duruyoruz. Belki gücümüz yetmiyor, belki korkuyoruz, belki umursamıyoruz, yok sayıyoruz. Bir şeyler yapıyor olmalıyız durduğumuz zaman mutlaka.

Hala başkaları istiyor diye bir şeyleri yapmaktan vazgeçmiyoruz. Bu ülkede olmayan demokrasiyi burada kurmak yerine dışarıdan ve AB istiyor diye getirmeye çalışıyoruz. Kendisine yönelik bir eleştiriyi kaldırmayan, kaldıramayanlar hemen statülerine koşuyorlar: "Ben bunu kendime değil, burada temsil ettiğim bok püsüre yapılmış hakaret sayıyorum" diyorlar. Hrant Dink'in öldürülmesine "Türk devletine yapılmış bir komplo" derler. Ya hepimiz öldürüldük, hepimiz öldürdük. Neyin komplosu?

Şöyle yazılar yazılmış internet sitelerine. Acaba şaşıracak mısınız? Radikal gazetesinden alıntılıyorum:

Bir internet sitesinin 'otağ' başlıklı forumuna ilk ileti cinayetten 45 dakika sonra geldi: "Ermenilere soykırım yapıldı diye orda burda ötüp duran Hırant piçi bugün infaz edildi. Bakalım sıradaki piç kim?" yazdı. Onu, 'kutlu olsun', 'Herşey vatan için' yazıları takip etti. Türk-Oğuz rumuzlu Otağ yöneticisi iki saat sonrasındaki iletisindeyse şunları yazıyordu: "Emri veren de tetiği çeken de sağ olsun. Darısı daha büyük harekâtlara."
'Selcen' rumuzlu iletinin sahibiyse 'vergisini ödeyen vatandaş olarak' memnun olmuştu: "Sonuçta çok iyi bir gelişme, güzel bir temizlik. Ben de bu ülkede yaşıyor ve vergimi ödüyorum. Benim de düşüncelerim ülke genelinde temsil edilmeli. O Ermeni ile aynı havayı solumak istemiyorum. Onun gibi yüzbinlerce köpeğin de temizlenmesini istiyorum. Bu da benim düşünce özgürlüğümdür."

İsenbike: "Erken öten horoz misali çok konuştu başı da erken koptu!"
Göktürk: "Umarım bu infazların arkası gelir... Mükemmel bir infaz."
Çandaroğlu: Dink'in cesedinin fotoğrafını yapıştırdığı iletisine "İşte bir köpek leşi, daha nice köpeklerin leşlerini görmek ümidiyle" yazdı.


Nihat Genç çıkmış çok talihsiz (öyle diyeyim hadi) beyanatlarda bulunmuş. Evet hafızasız bir toplumuz ama rüzgar ekenlerin fırtına sonrası timsah gözyaşları dökmesini anlamayacak kadar salak da değiliz Sayın Genç.

Bu konuda ben konuşmayayım, onun yerine lütfen Derya'nın yazısını okuyun (deryik.blogspot.com). Sağolsun çok güzel yazmış, dilimiz, sesimiz olmuş. Çok teşekkür ediyorum.

Beş Ay

Beş ay sonra bachelor'luğuma bir de science eklenecek ve BSc olacağım.

Osmanli Tokati



Memleketimden saka yapan insan manzarasi. Cok guldum mu ama? Evet guldum, boy boy adonisim olana kadar hem de.

Gergin - Gerzek - Gercek

Gerginim cunku uzaklasiyorum kendimden. Kopmamaya calisiyorum. Koparsam ne olur bilmiyorum, parcalari toplamak cok zordu. Sanirim 23 sene surdu, girisi gelismesi ve sonucuyla.

Gerzegim cunku anlamiyorum. Anlam veremiyorum. Anlamsizsam amacsizimdir. Amacsizsam da hala bu kadar yasayip, bu kadar gorup, bu kadar hissediyorsam gerzek oldugum kesindir.

Gercek miyim degil miyim onu bilmiyorum ama. Bu belirsizligini koruyor.

Neyin kim oldugu, kimin ne oldugunu bilmek zor geliyordur tabi herkese. Benim de bir farkim yok. Niye olsun ki? Hepimiz homo sapiens tureviyiz. Gerceklikten kacis en temel tanimimiz, gorunus en buyuk yanilgimiz, nedensellik en buyuk dostumuz ve bas dusmanimiz, surecleri anlamak en buyuk yukumuz, sona erdirmek ( tamamina degil ) de tek cikar yolumuz olmussa ben boyle hayatin ve gercekligin taaaa bir tarafini severim, hem de oyle boyle degil cok severim.

Cuma, Ocak 19, 2007

Hrant Dink

Bugün Hrant Dink öldürüldü.

Peki biz neleri kaybettik? Nick Fury yazmış. Okuyalım hep beraber. (bkz: Hrant Dink)

Cehennem - Araf - Cennet




X + Y --> Z şeklinde bir reaksiyon olsun. Genel olarak böyle bir yol izliyor. İki atom birbirine yaklaşıyor, yaklaştıkça elektrostatik kuvvet artıyor, bu yüzden enerjisi de artıyor. Yalnız enerji artışının bir yerinde maddenin geometrisi öyle bir hale geliyor ki (B) önünde iki seçenek oluyor yüzde elli ihtimalle gideceği. Ya gerisin geriye ilk hallerine dönüyorlar, atomlar birbirini itiyorlar (A) ya da ileri gidiyorlar, birleşip yeni bir şey oluşturuyorlar (C). Tam B noktasındayken şansın yüzde elli oluşu çok garip, o kadar emek verip uğraşmaya rağmen her şey geriye dönebiliyor, tabi yılmak yok, tekrardan denemek var. İlla bir vakit şanş da ondan yana olacaktır.

Birazcık da olsa o noktadan sağa doğru gittiğiniz anda ise gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Yokuş aşağı, al peygamber vitesine, yallah.

Atom düşünmez oysaki. O sadece gider gelir, dalgalanır. Niyeti yoktur. Benim niyetim var. Niyetimin ne yönde olduğunu biliyorum. Çok yüksek enerjili olduğunu biliyorum şu anın. Belki bir katalizör olsaydı böyle zor, gergin zamanlar olmazdı. "Şanslıyız ki" işler olması gerektiği gibi oluyor malesef.

Fillerin duhul mekanı kafamdan sevgilerle.

Blog Job

Template'ın hastasıyım, blog job'ın ustasıyım.







Perşembe, Ocak 18, 2007

Sobe

Deryikçiğim sobelemiş beni. Hakkımda bilindiğini düşünmediğim bir kaç maddeyi sıralamam gerekiyor sanırım.

  1. Çok ketumum. Bunu söylemiştim sanırım. Söylemek her ne kadar ketumluğu azaltan bir şey olsa da far etmez. Sanırım gizli bir çetem olabilir kimsenin kimseyi tanımadığı, ben de elebaşı olurum. Paul Sernine'e* rakip bile olurum belki.

  2. Ultra asosyalim. Üstelik öyle de gözükmüyorum. Çok sıkılıyorum, daralıyorum. Yeni insanlarla tanışmak hoşuma gitmiyor. Utanıyorum, sıkılıyorum.

  3. Çok utangacım. Sürekli kızarırım bozarırım. Yalan da söyleyemem o yüzden. Sesim tirer, GS bayrağı olurum.
Tabi herkesin bildiği ama nedense sürekli vurgulanan ve bir türlü vurgulanmaktan vazgeçilmeyen ve vazgeçilmeyecek olan bir özelliğim var ki başkaları onu yazmadan ben yazayım buraya: Çok artistim, ardizim.


* Harflerin yerini değiştirin.

Nesin Vakfı

Nesin Vakfına yapılan komplo sonucu bir çamur atıldı ve malesef izi kaldı. Her ne kadar bunun bir itiraf olduğu ortaya çıkmış olmasına rağmen (şanslıyız ki şaşırtıcı bir şekilde çok hızlı gerçekleşti bu) gene de gözden kaçırmamalıyız bu yapılanı.

Nesin Vakfı, Aziz Nesin tarafından kurulmuş ve kitaplarının tüm gelirleri oraya bırakılmış bir vakıf. Mali durumu yetersiz gençleri ve çocukları alıp ilkokuldan üniversiteye ya da bir meslek sahibi yapana kadar alıp bakan, onlara yardımcı olmaya çalışan bir vakıf.

Bakın Aziz Nesin şu yazısıyla nasıl bireyler yetiştirmek istediklerini yazmış;

Aziz Nesin'in Nesin Vakfı çocuklarının yetiştirilmesi konusunda vasiyeti:

1 - Vakıf çocuklarımın üretmen olmasını istiyorum.

2 - Vakıf çocuklarımın dünyaya, insanlara, olaylara eleştirel gözle bakmalarını istiyorum.

3 - Vakıf çocuklarımın cezasız yetiştirilmesi istiyorum.

4 - Nesin Vakfı'nda ceza yoktur, benden sonra da cezasız yetiştirilmelerini istiyorum.

5 - Çocukların şımarma hakkı olmalıdır.

6 - Nesin Vakfı çocukları toplumsal borçlarının ne olduğunu öğrenmelidirler.

7 - Nesin Vakfı çocuklarımın kendilerini sevmelerini, kendilerini severek ve kendilerine değer vererek yetişmelerini istiyorum.

8 - Nesin Vakfı çocuklarımın kendi aşağılık duygularını tanıyarak onu yenmelerini ve kendi aşağılık duygularından itici güç olarak yaralanmalarını istiyorum.

9 - Nesin Vakfı çocuklarımın uygar insanlar olarak yetişmelerini istiyorum.

10 - Değişmek ve değiştirmek.

11 - Nesin Vakfı çocuklarımın "korkudan korku" dediğim nevrotik korkudan kurtulmalarını ve uzak yaşamalarını istiyorum

12 - Nesin Vakfı çocuklarımın, yaşama atılınca sevdikleri işi yapmalarını diliyorum.

13 - Nesin Vakfı çocuklarımın özgün düşünce ve davranışlı olmaları için çalışıyorum.

14 - Nesin Vakfı çocuklarımın zengin imgelemleri olmasını ve büyük düşlemler kurmalarını istiyorum.

15 - Nesin Vakfı çocuklarıma öğretmek istediğim çok yalın birşey var: Yaşam, bir savaşımdır.

Son olaylardan sonra ise Ali Nesin sürekli gazetelere demeç veriyor, röportajlar yapıyor. Zipistanbul dergisiyle ilgili yapılan röportajın son kısmını koyuyorum buraya:

"Düsünüyorum da... Ya rapor olumlu çikmasaydi... Halimiz nice olacakti? Ya kizimiza Vakf'a gelmeden önce bir sey yapilmis olsaydi? Ya annesiyle on günlük tatile çiktiginda basina bir sey gelmis olsaydi?.. Demek ki bundan sonra Vakf'a gelen her çocugu tibbi muayeneden geçirmeliyiz... Demek ki ailesiyle tatile çikan her çocugu, hem çikarken hem de Vakf'a giris yaparken tibbi muayeneden geçirmeliyiz. Demek ki koridorlara kameralar yerlestirmeliyiz. Demek ki özel yasami hiçe sayarak odalarini kitlemelerine izin vermemeliyiz. Demek ki kizlari ve erkekleri ayirmali, hatta araya dikenli tel çekmeli, nöbetçiler dikmeliyiz. Çünkü önlem almamiz yetmiyor, bir de ayrica gereken tüm önlemleri aldigimizi kanitlamamiz gerekiyor. Biz kimi koruyacagiz? Çocuklari mi kendimizi mi? Hayir! Bu tuzaga düsmeyi reddediyorum. Özgürlük tehlikelidir, ama korku ölümcüldür. "

Yorum yapamıyorum son olanlara, son gelişmelere burada olup biten. Bilmiyorum ne olacak...

Oda




... bu kez söz konusu olan sadece yatak odam, fakat burada renk her şeyi yapmak zorunda ve nesnelere daha yüce nitelik kazandıran sadeliği ile dinlenmeyi ya da genelde uyumayı çağrıştırmalı. Diğer bir deyişle, bu resme bakmak beyni, daha doğrusu hayal gücünü dinlendirmeli.
Duvarlar solgun menekşe rengi. Döşeme kırmızı tuğladan. Yatağın ve iskemlelerin ağacının rengi, taze tereyağının sarı tonunda. Çarşaflar ve yastıkları çok açık bir limon yeşili. Örtü kırmızı renkte. Pencere yeşil. Tuvalet masası portakal rengi, leğen mavi. Kapılar leylak rengi.

Vincent van Gogh - Arles'daki Odası 1889

Pazartesi, Ocak 15, 2007

Varlık ve Varolma

"Evrende yalnız insan varolmaktadır. Ağaç vardır ama varolmamaktadır. Tanrı vardır ama varolmamaktadır… insan yalnız varolmakla kalmaz, kendini varolarak anlayabilir de. Bu bilinç onun varoluşsal özünde yatar. Varlıklara gelince onlar da yalnız insan açısından varlıktır. Yalnız insan varlığa doğru adım atabilir. Kendi dışındaki nesneleri anlayabilmenin nedeni budur…"

Heidegger

"İnsan kendini yalnızca insanda tanır."
Goethe

"Hepimiz yalnızız."
Bir dost

Çarşamba, Ocak 10, 2007

Çember ya da Elips




Bir tane merkez varsa her şey düzgün dağilmıştır. Merkezin istediği de budur. Bir kere çemberi çizdikten sonra başka bir merkeze ne gerek vardır ne de yer. Çember üstündeki her nokta sadece bir açıyla tanımlanabilir. Çok basittir. Kolaydır. Tek başınadır. Tercihtir. Güvenlidir.



Oysa, iki tane olursa böyle bir şekil çıkar karşımıza. Her ne kadar birbirinden uzak olsalar da noktalar arasında bir anlaşma vardır. Elipsin üzerindeki her noktanın iki merkeze olan uzaklığının toplamı eşittir birbirine. Çünkü elips ikisinindir. Bir tanesi olmadan olmaz. Biri yok olabilir. O zaman uzaklıklar yeniden ayarlanıp çembere geri dönülür veya... bu iki nokta birbirine yaklaşır. Yaklaşmak zor tabi. Ancak "ben çember olabilirim ama onun da merkezi olduğu" diyorsanız başka seçenek yok.
Böyle de bırakabilirsiniz tabi. Ama bunu reddetmek? Kralı olduğunuzu düşündüğünüz bir alanda mutlak hâkimiyet kurma isteği? Çok anlamsız. O yüzden reddetmek de çok tutarsız. Yola çıkış amacında bir şeyler var gözden kaçan.

Gözden geçirilmesi gereken koskoca bir çemberiniz var. 21 pâre top atışıyla kutluyorum.

Not: Oysa Berlin Duvarı bile yıkılmıştı.

Salı, Ocak 09, 2007

Babam

Babacığım 64 yaşına bastı. Doğum tarihini kesin olarak bilmiyorum, o da bilmiyor. Aralık yazıyor nüfus cüzdanında, hiçbir gün yazmamasından iyi elbette.

Babamla aramızda bir miktar yaş farkı var. 40 sene kadar. Diğer çocuklarıyla o kadar yok. Belki bu yüzden bana farklı davranıyordur ya da ben diğerlerine nasıl davrandığını hiçbir şekilde gözleyemediğim için böyle düşünmek hoşuma gidiyordur. Çok kardeşim var ama hepsi bir şekilde evden uzak büyüdüler, hâlâ evimizde yaşıyorum ben.

Uslu bir çocuk olduğumdan olabilir, diyorum ya pek bir şey bilmiyorum, bana pek kızmadı. Misafir odasını yakma teşebbüsümde bile bir şey demedi. İlkokuldayken hiç "erken yat, uykunu al", "ödevlerini yaptın mı?" gibi şeyler söylemedi. Ortaokulda okulu sürekli kırdığım için müdür yardımcısından gelen kağıdı görünce de bir şey demedi. "Okula git oğlum bundan sonra" bile demedi. Karnemde bir ton "1" görünce de demedi. "Ben siz okuyasınız diye çalışıyorum o kadar senin yaptığın işe bak" lafının aklından bir kere bile geçtiğini düşünmüyorum. Üniversiteye hazırlanırken dahi "aman yavrum test çöz, iyi bir okula gir"i bırakın, en ufak bir imasını bile etmedi.

Umursamaz babalar da bu yukarıda saydıklarımı yapıyorlardır ya da yapmıyorlardır. Ama bir sorunum olduğu zaman hep arkamda oldu. Bu sene hasatın kesat olması sebebiyle de üniversite yıllarında onun parasını yiyorum : ) Niye çalışmıyorsun da demiyor, biliyor çünkü şimdiye kadar yaptıklarımı.

Hüzünlendim de seni hatırladım.
Süper babam.


Ek: Söylemeyi unutmuşum, sevgili Cemal Süreya'ya gelen postaları babam bırakmış yıllarca evine. Demin konuştuk. "Çok çapkın adammış o baba, biliyor muydun?" dedim, "heh he, yok, bilmiyorum, he he" dedi :))) Niye güldüyse artık, söylemedi.

Pazartesi, Ocak 08, 2007

Sıfırlamak

Destruction is not negative, you must destroy to build.

Ah şu reset tuşu olacaktı insanlarda. Nasıl bir bolluk bereket bizi beklerdi hayâl bile edemem. Geyik tabi. Ne bolluk olurdu ne bereket, kurur giderdik. Bilgi birikimi ve deneyim olmadan işlerin yürümesi çok zor tabi. Kim demişti "Hiçbir şey özünde kötü ya da iyi değildir" diye?

İktidar kurmaya yarayan şeyler arasında bunlar da bulunuyorlar.

İnsan kendisinde ve başkasında bir şeyi "onaramaz" sıfırlanmayı istemedikçe. Yeniden başlayabilir ama. Eskiden yapılan hatalar bir sonraki seferde, insanda, ilişkide gerçekleşmeyecek diye bir şey yok. Eskileri yapmasan dahi yenileri olacak.

Deneyime aldanma.
Deneyim iktidardır.
Deneyin, iktidardır.

Cumartesi, Ocak 06, 2007

Bölük Pörçük Yazılar VI

Fowles, Fransız Teğmenin Kadını kitabina bir epigrafla başlar: Every emancipation is restoration of the human world and of human relationships to man himself. Yani diyor ki (çevirenin yalancısıyım) ; Her türlü özgürleşme, insan dünyasının ve insanın insanla ilişkilerinin onarılmasıdır.

Bu sonuç cümlelerinden bir tanesi Yahudi Sorunu yazısının. Tüm sonuçlar gibi bunu da bir başlangıç noktası olarak da kabul edebiliriz.

Burada özgürleşmekten kasıt (İngilizcesini boşuna koymadım) serbest bırakılma, azat edilme gibi boyunduruktan kurtulma manasında. Tabi biz hesapta özgür olduğumuz için ( -ki ben ona bazı şeyleri yapmaya serbest oluşumuz diye yaklaşıyorum) bizim derdimiz bu değil. Tabi bu ülkede, bu kıtada, bu dünyada hâlâ serbest olamayan, dilediğince düşünemeyen, düşünse bile yazamayan, istediği dilde konuşamayan, kültürleri asimile edilen köleler, azınlıklar hatta çoğunluklar, kitleler var. O yüzden elbette bu derdimiz. Ama onu demiyorum. Bu satırları yazabilen kendim ve bunları okuyan sizlerin özgürlükle olan dertleri elbette bambaşka. Hele ki konu insanın kendisine geldiği zaman...

Özgür olmak insanın tüm zamanını örten bir şey olduğu için o olmadan hep bir tarafımız eksik kalacaktır. Çok büyük bir taraf ve bunu her saniye ile çarpmak gerekiyor. İnsanı özgür kılan şeyin ne olduğu, nasıl özgür olabileceğimiz temalı onlarca, yüzlerce kitap, film, sanat eseri vs vardır herhalde. Hayatın anlamını arayan, aşkın ne olduğunu soran, mutluluğun resminin nasıl çizilebileceğini soran insanlar olduğu gibi.

İnsan nasıl tek başına aşık olamıyorsa aynı şekilde tek başına özgür de olamaz sanırım. En az iki kişinin olduğu bu denklemde bir çok bilinmeyen olduğu için sanılanın aksine bir ya da iki çözüm değil sonsuz tane çözüm bulabileceğini söylüyor hesap makinem.

İki "şey" karşı karşıya geldiği zaman mutlaka bir değişiklik oluyor. Yeter ki "yeteri kadar" yakınlaşmış olsunlar. Çarpışma, mücadele, uyum, karşı koyma, kabullenme, (bilmiyorum, sayısı çok uzatılabilir bu listenin) gibi "şey"ler bekliyor insanları. Peki biz ne yapmalıyız?

Umut bir seçenek. İnanç başka bir... Azim var. Hırs'ı da sayabiliriz. Her birini sayfalarca anlatabiliriz. Anlatabilirim. Peki anlamak, anlatmaya çalışmak, bir şeyler yapmak, o çok sevdiğim İngilizce* kelimedeki gibi açığa çıkarmak varolanı. Niye böyle bir şeyi yapayım ki?

"Ne yapmalıyız?" derken bunu herkesin yapması gerektiğini düşünüyordum. "Niye böyle bir şeyi yapayım ki? " derken ise ne düşündüğümü bir tek biliyorum.

Kendi evrenimi yaratmak istiyorum. Tek başıma olması gerekmiyor bu sürecin. Ama bu evrende aşık olabilmem için de, özgür olabilmem için de, mutlu olabilmem için de, umutlu, inançlı olabilmem için ve hırslı ve azimli olmadan suyumun akıp yatağımı bulabilmesi için birine ihtiyacım var. Hayatımın anlamının (varsa tabi) vücut bulması... Bunu birinci tekil şahsın ağzından yazdığıma bakmayın. Bir anlığına böyle düşünmek hoşuma gitti sadece. Öyle insanlar var ama, bir çoklar ve onları kıskanıyorum.

Önceden imreniyordum çünkü umudum vardı.

Oysa bir sabah uyanırsınız ve kendinizi yarım kalmış bir illüzyon numarasının kahramanı olarak bulursunuz. İllüzyonist yüzüğünüzü kaybetmiştir ama bir türlü geri getiremez.

Puffffff, abrakadabra.




Çarşamba, Ocak 03, 2007

Hiç Buharlaşmak İstediniz Mi?



Ben istedim. Beni oluşturan tüm parçaların birbirinden kopmasını istedim bir anlığına. Yer yarılsın da içine gireyim istedim. Öyle olduğu için nefret ettim.

Bazıları yemek yemek için yaşar, bazıları başarılı olmak için. Bazıları eğlenmek için yaşar, bazıları yaşamak için. Ben düşünmek için yaşıyorum sanıyorum.

Dil gerekiyor düşünmek için. Oysa benim kelimelerim yok artık. Başkalarınınkini ödünç aldım şimdi, birazdan geri vereceğim.

Kelimelerim yok, düşünemiyorum. Ben yokum.

Gittim.

Salı, Ocak 02, 2007

Nedensizce

Bir çok şeyin (bu bir çok şey çok çok fazla) neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde ilerlediğini düşünüyorum, hepimiz böyle düşünüyoruzdur diye de düşünmeyi ihmal etmiyorum. Sadece bazen süreci açıklayamıyoruz. Ancak açıklanabileceğine dair inancım sonsuz.

Açıklama üzerine kafa yormak gerçekten yorucu ve dünyadaki fosfor kaynakları da sınırlı. Hatta düşündükleriniz sadece sizinle kalmıyor, başkalarının da düşünmesine yol açıyorsa (düşünmesini sağlıyorsa değil dikkat ettiyseniz) gereksiz oluyor iyice.

Olaylara farklı açılardan yaklaşmaya çalışmak hiç de farklı bir yaklaşım şekilde değil.
Olaylara bir kaç prensip çevçevesinde yaklaşmak ise hiçbir şey değil. Prensipler evrensel fizik yasaları değil öznellikten çıkan kurallar diye düşünüyorum. Diyorum ya, düşünüyorum, o yüzden uyuyamıyorum. Uyuyamadığım için yaşayan bir ölü oluyorum.

O yüzden bazen insan şaşırıyor. Rüya gibi gelirken sormuyoruz, giderken de sormayalım. Zamanla anlarız ne olduğunu, ne bittiğini. Oldu bittiye getirilenler elbet bir şekilde gizlerini açığa çıkaracaktır.

Hrkese yetecek kadr dpresifm.
Barmen! Herkese benden bir içki!