Pazar, Aralık 31, 2006

Einstürzende Neubauten


Einstürzende Neubauten
Video sent by divadeiwob
Blixa Bargeld daha çok destekçiye ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Eğer paranız varsa ve Einstürzende Neubauten grubunun yaptıkları işleri seviyorsanız supporter.neubauten.org adresinden bunun size getirilerini okuyabilir ve destekçi olabilirsiniz.

Cumartesi, Aralık 30, 2006


beyebilatanherhangibiryapıdeğilbirdhiçbirfarkyokturveçokfarkvardır20 4numardörtayöncebiroğlançoculıolarakbiraradeadakonuşlanmıştıoğlanç ocuğugördüğüşeyiçoksevükkandıbkannoordeindefaayakbastıklarıbudük
irşehirdeellerindeşehirplanıdolaşmayakirkioldubelkideçoklahiçarasındae rverdilerilkgördüzçocuklerunukimsöylişeybiranıtbirkuleyadaşehreönemkğuyl abirkığuhiçbilmedikleriilkdikıudaöylebukadarmutlubirzçocuğtabloy adengelemeamaçkyapmakzorundayımsonrahiçbirşeyolmadıçokşey..........

Çarşamba, Aralık 27, 2006

I Was a Nice Kid

Paragraflar, cümleler, kelimeler, heceler ve hatta sesler bir şekilde kalıcı olmuyorlar insanın kendi içinde. Geliyorlar, gidiyorlar. Dokuz boğumun ilkini rahat geçiyor, ikincisinde takılıyor, üçüncüsünde düşüyor, dördüncüsünde ise artık zaten yok oluyor. Onları ben yaratmadım. Vardılar, anlamlıydılar. Sonra yoklar, anlamsızlar.

Herkesin bir kelimesi varmış, buna inanıyorum. Benim kelimem KARANLIK olduğundan mıdır acaba kendimi karanlıkta hissediyorum bu kadar. Oysa parlamayı kim istemez ki? İçim karanlık, dışım karanlık. Erdem'e söylediğim "karamsarsın ama olumsuz değilsin" lafı dönüp dolaşıp beni mi vurdu yoksa?

Ne olursa olsun her şey insanın içinde doğuyor ve büyüyor. Bunun da bir cezası olmalı elbet. Ne olduğunu biliyoruz. Bilmesek de sonlu bir zaman diliminde bileceğiz. Bize böyle öğrettiler.

İç Rahatlığı

İnsanın içinin rahat etmesi o kadar önemlidir ki idam mangasındaki askerlerden bir tanesinin elinde kurusıkı vardır. İçlerinden biri karşılarındaki adamı kurşunlayanlardan değildir. Sadece bir tanesi değildir ama hepsinin içi biraz olsun rahattır. Onu öldüren kendisi olmayabilir.

İçimiz rahat olduktan sonra geride ne dert kalır ne tasa. Çalsın sazlar oynasın kızlar.

Salı, Aralık 26, 2006

Blük Pöçk Yaılar

İnsanları, olayları, sebepleri ve sonuçları, durumları, hisleri ve bunlara benzer şeyleri bilmenin tek başına bir anlam ifade ettiğini düşünmüyorum. Olsa olsa bu bir ilk adım olabilir. Başlangıçta bizi harekete geçirecek bir etkidir. Bilmek istemenin verdiği heyecanla yaklaşabiliriz onlara. Kitapları yalayıp yutmak, insanları dinlemek, aşık olmak bunlar hep bilgi açlığımızı giderme, onu yatıştırma amacı taşıyorlar bence. Elbette bağımlılık yaptığı da kesin, birisini yakından tanımanın verdiği haz o kadar büyük ki yüzde 99 aynı olsak da, tanıdıklarımız bize hiç de güzel şeyler yapmamış olsa da yenilerini tanımaktan, onları hayatımıza sokmaktan geri kalmıyoruz. Keza yeni dünyalarla tanışmak için de roman okuyoruz; başka dünyalar, hayatlar mümkün olsun istiyoruz. Hiç gerçek olamayacak hikayeler okuyoruz, birisinin kendi kafasında uydurduğu karakterlerin başlarına gelenler için üzülüyoruz, onlar için heyecanlanıyor, seviniyoruz.

Biliyoruz. Meraklıyız, öğrenmek istiyoruz. Bilmek çok zor da değil. Bunu biliyorum. Uğraşırsın, didinirsin, okursun edersen sonra da bilirsin.

Bildiğin şey ne kadar kendinindir?

Bilip de anlam veremediğimiz şeyler yok mudur? Tüm veriler elimizdeyken neden anlayamayalım?

Akif Pirinççi Felidae romanının başında şöyle diyor: İşte böyledir insanoğlu: o kötüdür, kalleştir, hilekârdır, bencildir, açgözlüdür, korkunçtur, delidir, sadisttir, çıkarcıdır, kana susamıştır, ziyankârdır, vefasızdır, riyakârdır, kıskançtır ve hepsinden önemlisi boş kafalı bir aptaldır.

Dediklerine hak vermemek mümkün değil, tabi her şey doğru ve tam olamaz en nihayetinde. Herkes kendisinden parçaları bulacaktır bunda. Ben en azından kendi açımdan son iki maddeye üzülerek sahip olduğumu söyleyebilirim. Öyle olmamaya çalışıyorum elimden geldiğince. Diğerlerinden ise ne kadar vardır bilemiyorum.

Bunları biliyorum. Ama anlamıyorum. Çok az bir kısmını anlayabiliyorum. Anlamaya çalışıyorum son iki senedir bazı şeyleri. Yavaş yavaş oluyor. Sancılı oluyor. Yolun başındayım. O yüzden çok kızgınım. Bunu kabullenemiyorum. "İnsan şudur budur", "o böyledir, değildir" deyip çıkamıyorum içinden. Sinirleniyorum, niye böyle olduğunu anlamak istiyorum ama az anlıyorum. Çabalıyorum. Neden - sonuç ilişkileri kurmak süreç hakkında bir bilgi veriyor ama neden'in neden olduğunu söylemiyor. Bunları anladıkça ise insanın daha fazla "yerine oturduğunu" düşünüyorum. Anlamalıyız. Anladığımız şeyi kabul etmemiz gerekmiyor.

Yazı, okuyana olduğundan çok yardımı yazana yapar diye düşünüyorum. Ben kızıyorum. Herkese kızıyorum. Her şeye kızıyorum. Beni sevindiren, mutlu eden şeyler olması engel değil kızmama. Çemberin bir kenarı var diyen Travis'in solisti yanılıyor. Sonsuz tane var, biz sayamıyoruz o kadar.
Her yazdığım satır (ne anlatıyorsam anlatayım, ne saçmalıyorsam saçmalayayım, neyi yanlış aktarıyorsam aktarayım, neyi bağlamından alıp bambaşka bir şeye sokup onu yanlış kullanıyorsam kullanayım) anlamamda yardımcı oluyor.

Tüm bu dediklerimin çıkış ve bitiş noktası ise aynı. Çıkış noktası olarak ben aldım. Belki başka şeyler düşünüyordur o sıra bunları derken, hiç ilgisi yoktur dediklerimde. Ama ben öyle "bilmedim", böyle bildim. Böyle "anladım". Tekrardan başladığım noktaya döndüm. Kuyruğunu ısıran yılan gibi.

"Yalnız kalmak için yazıyorum. hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum." O.P.




Pazartesi, Aralık 25, 2006

Hop Çiki Yaya

- Ne yapıyorsun?
- Düşünüyorum.
- Ne düşünüyorsun?
- Bilmeni isteseydim konuşuyor olurdum değil mi?

Kazan

Hoca'nın doğuran ve ölen kazan hikayelerini bilirsiniz, onun devamı da var aslında. Gerizekalı yerine konmuş olan komşusu aynı numarayı Hoca'ya yapmaya karar verir. Hoca'dan kazanını ister bir süreliğine. Hoca da verir. Bir hafta sonra Hoca kazanını almaya geldiği zaman komşusu ona "Hoca, Hoca, senin kazan doğurdu" der. Hoca kazanına bakar ve komşusuna der "E koymuşsun a.ına kazanın, tabi doğurur."


Bu hikayenin bir anafikri var mıdır yok mudur diye dün 4 kişiye sordum, bir kişi yiyemeyeceğin şeylerin altına yatmamak gerektiğini söyledi. Ben biraz daha farklı düşünüyorum, İsmet İnönü'ye yakın hissediyorum kendimi ve "s.kilmiş g.tün davası" olmaz, "olaysızca dağılın" diyorum.

Çarşamba, Aralık 20, 2006

Yüzleşme

Her zaman için en büyük darbenin ne taraftan geldiğini burada söylemeyeceğim.

İnsan, özel hissettiği durumlarda yaşadığı hazzın büyüklüğü karşısında o kadar savunmasızdır ki bunun bir yanılgı olduğunu anladığı zaman, aslında hiçbir zaman için özel olmadığını, hiçbir zaman şu an yazdığım 2 dolarlık kağıttan daha değerli olmadığını anladığı zaman, ne kadar çaresiz ve bir başına olduğunu fark eder. İşte bu aydınlanmadır dememi bekliyorsan ey sevgili okuyucu sana, hala kendini özel hissediyorsun demektir. Oysa bok gibi durumun.
Shitty Input Gives Shitty Output - Jonathan Pecker

"Yüzleşme" diye bir yarışma programı varmış, geçenlerde anlattılar. Yarışmanın finalinde iki kişi önlerindeki kartlara "paylaşmak istiyorum" ya da "paylaşmak istemiyorum" yazıyorlarmış. Paylaşmak istiyorum yazarsanız ve karşınızdaki de öyle düşünüyorsa (sallıyorum) 50 milyar alıyorsunuz. Eğer bir taraf "paylaşmak istiyorum" deyip diğeri "paylaşmak istemiyorum" diyorsa paylaşmak istemeyen taraf 100, paylaşmak isteyen taraf 0 lira kazanıyor. İki taraf da paylaşmak istemiyorsa kimse para kazanmıyor.

Çok basit bir hesapla "paylaşmak istemiyorum" demenin iki kat daha kârlı bir seçenek olduğunu görebilirsiniz. Ama yarışmacılar birbirlerine namus, şeref, haysiyet, bok, püsür bir ton söz veriyorlar. İkisi de "paylaşmak istiyorum" yazıp toplam faydayı en üste çıkaracaklarına dair. Sonra final anı, kadın yarışmacının kağıdı açılıyor ve "paylaşmak istemiyorum" yazıyor. Tüm o verilen sözler, edilen yeminler, hepsi çöpte. Daha 10 dakika önce anlaştıklarını düşünen rakibi ise şokta. Gerçi sonra gülmeye başlamış katıla katıla. Onun kağıdında da "paylaşmak istemiyorum" yazıyormuş.

Uzun lafın kısası; artık çok sıkıldım "paylaşmak istemiyorum" yazısını görmekten. Bunu ben "paylaşmak istiyorum" deyip onlar öyle düşünmediklerinden söylemiyorum. Aynı o yarışmacılar gibi bir ton laf söyleyip, öyleymiş, paylaşmak istiyorlarmış gibi göründükleri için söylüyorum. Yoksa ben sanki bilmiyor muyum oyun teorisi, ben yüzde 50 ihtimalle 50 milyar kazanmak yerine 100 milyar kazanmayı tercih etmez miyim?

Ben salak mıyım, gerizekâlı mıyım?
Evren

Ha şunu bileydin!
Divad

Salı, Aralık 19, 2006

Anlamıyorum

ÖSS'de ilk 5 000'e girmiş, en az üç sene kimya okuyup 68 kredi kimya tamamlamış insanların karbon ve oksijenin birbirleriyle üç bağ yaparak karbon monoksit oluşturduklarını yeni öğrendiği moleküler orbital teorisiyle hesaplamasını veya 1. sınıfta öğrendiği Lewis metoduyla görmesini bekler insan olan. Hiç olmazsa bilmesini. Elektron dağılımını bile yapamamak, kaç bağ olacağını hesaplayamamak utanç verici. Tabi insan dalgın olur, bok olur, püsür olur, yapamaz bazı şeyleri ama yuh ya, bunu da mı yapamaz. Bir değil, iki değil, 5-10 kişinin yaptığı bir şey 30 kişilik sınıfta.

Sinirlendim sanırım.

Gerçi geçen bir matematik sınavında ( 102 sanırım) biri şöyle yapmış

cosx = r

x = r/cos

Bol bol alkışlıyorum.

Divad.

Divadcığım bu hep böyle olur sen meraklanma. Bundan 2 500 sene önce Platon da yeni öğrencilerin eskisine kıyasla çok kötü olduklarından yakınıyor. Sürekli yapılan bir şey bu, üzülme, geçer, kendine iyi bak, öperim kocaman. Sen okulunu bitir yeter.

Evren.

Perşembe, Aralık 14, 2006

Bölük Pörçük Yazılar V

Hiçbir zaman esirgemedim, hiçbir zaman bağışlamadım.

Kafamdaki ben'lerden karakter tahlili yaptırmak istiyorum. Oysa ne güzel gündelik dertlerim var, saymakla biterler, zamanla geçerler. Haftalık, aylık, yıllık, 5 yıllık kalkınma planlarım var. Ayşe'm gelecek 10 gün sonra, 1 ay sonra tatile gireceğim, 7 ay sonra mezun olacağım, iş arayacağım ve büyük ihtimalle bulacağım, master yapacağım bölümde, çalışıp okuyacağım, master iyi geçerse doktora arayacağım, 5 sene Avrupa'da çalışacağım. Sadece ilk ikisi kesin. Mezun olup olamayacağım, iş bulup bulamayacağım, master yapıp yapmayacağım, doktora arayıp aramayacağım, Avrupa'da en 5 sene kalıp kalmayacağım hiç ama hiç belli değil. Bunlar uzun vadeli hesaplar, ben hesaplıyorum, işim bu. Hesapladıklarım gelecekle ne kadar uyum içinde bunları zaman gösterecek elbette. Deneysel bilgiyle uyumsuz data, çöp ne de olsa. Ben de uzaktan izleyeceğim.

Orta sona kadar hiçbir şey düşünmezdim. Sonra sıfır bölü üçün sıfır yaptığını öğrendim. 14 yaşındayken. 21 yaşımdayken bir sayının sıfırıncı üssünün neden 1 olduğunu anladım. Tanımlanan şeyleri anlamak anlamsız. Ne zaman bir tanım yaparsak trade-off'u kabul etmiş oluyoruz. Yeter bu kadar. Düşünmeye başladıkça çürüyoruz. Düşünerek toplamda artıya geçiyoruz gerçi ama kendimden borç alıyorum. Zaten kendimizden borç aldığımız için ürettiğimizden daha çoğunu tüketebiliyoruz Gulliver'ın da dediği gibi.

Gelecek planları insanın çalışıp çabalayıp yapabileceği şeyler üzerine olduktan sonra bir sorun yok.

Kendiliğindenlik. Evet, bu da unuttuğum şeylerden biri son zamanlarda. İnsanın kendi kendine hatırlatmalar yapması çok faydalı. Herkese benden bi kendiliğindenlik...


Dönüp okuyunca son zamanlarda yazdıklarımı bir garip oluyor. Hayatta demeyeceğim şeyleri diyorum, susayım bir süre, keseyim "ben" demeyi, iki haftada 4 kitap okudum, 5. ve 6.'sı yolda. Okumayı seviyorum. Günlerce kitap okuyabilirim. "Tol" var sırada. Bakalım.

Sanırım biraz sessizlik...
Biraz kar.
Kardan adam. Toplamanın sıfırı, çarpmanın biri.
Durayım, sadece durayım. Hermes, neredesin?

Salı, Aralık 12, 2006

Bölük Pörçük Yazılar IV

Bu yazıların başlığı bölük pörçük ama bu yazıların kendisinden kaynaklanıyor. Benim ruh halimden değil aslında. Çok şey düşünüyorum, bazen ne düşündüğümü hatırlamıyorum, daldan dala atladığım için, olayları bir yandan ilişkilendirip bir yandan da ilişkilendirmenin içinde taşıdığı yanlışların farkında olup bunun bir kavgasını değil de bir mücadelesini verdiğimden ötürü 10 cümleyle tane tane anlatılabilecek bir konuyu tek cümle halinde, kafamdan geçtiği haline en yakın şekilde yazmaya çalışıyorum. Doğal olarak iyice sıçıyor bu, yaklaştıkça uzaklaşmak...

Onlarca kez dinlediğim "Nilüfer" şarkısını (sözler Mungan, söyleyen Gürses) tekrardan dinlemeye başladım. Olmayan bir şeyi tekrardan görmenin verdiği garip his doldu içime. Kimseyi düşünmüyordum onu dinlerken. Normalde dinlediğim, okuduğum, izlediğim her şeyde kendimden bir parça bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Soru soruyorsak eğer, cevap bulmak istediğimiz içindir. En azından bir cevabın olamayacağını bilmek bile iyidir. Analitik düşünmek çok işe yarar, her ne kadar duygular çok karmaşık olsa da gerçeğin kıyısından, köşesinden yakalamamız için, en azından ona bir model sunabilmek için etkili bir yol olduğunu düşünüyorum.

Geçmiş geçmiş olduğu için iyidir ancak geçmişte kaldığı ve değişmesine asla imkan olmadığı için de kötüdür. Geçmiş zamanın yakalayamadığımız kısmıdır. Kimileri geçmiş tarafından yakalanır ve oraya hapsolurlar. Ne şimdi vardır ne de sonra, arkadan bıçaklamaya devam eder kurbanlarını.

Zamanı nasıl anlamlandırdığımızın bir önemi yok.

Bu şarkıyı dinleyince kendimi başkasından isteyeceğim kimsenin olmadığını görmek sevindirici. Ben benim. Daha iyi olmazdım ya da daha kötü, kimseyle daha iyi olamazdı ya da daha kötü. Olabilseydi zaten olurdu. Gösterge okeydeki bir taş değil.

İyi anlar ve kötü anlar. İkisi de varlar ve olacaklar. Burada zamanın işlevi giriyor konuya tam ortasından.

"The thing about working with time, instead of against it, he thought, is that it is not wasted. Even pain counts."

Barış içinde veya uyumlu bir şekilde yaşamak sadece 3 boyutla değil, dördüncüsü olan zamanla da alakalı. Sanırım onun karşısında olmadığım için kendi geçmişimle sorunlarım minimumda. Ama bu onları anlatmak istediğim ve hoşuma gittiği manasına gelmiyorlar. Yaşandılar, bittiler. Pişmanlık duymadım, kimse de bana yaptıkları için pişmanlık duymuyordur umarım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Hayat işte, hayatın kendisi, en büyük düşmanımız ama aynı zamanda can yoldaşımız. Zaman ise bir operatör. Ben onu seviyorum. Sen de beni sev, e mi?

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Everything's Gonna Be Alright

"Şimdi yatayım, yarın sabah erkenden kalkar ders çalışırım." (Niyet iyi ama sonuç??)

"Ya işte proje var, arkadaşlarla onu yapıyoruz" (Bir projenin olduğu kesin ama ne tarz?)

"Tamam sen haklısın" ("Sen haklısın" bile olmaz, "haklıymışsın" desen tamam ama 'tamam sen haklısın, eheh, kimse inanmaz buna)

"Bir tek seni sevdim" (Bırak allasen)

"Düşünerek oynayacağım bu sefer." (Omurilik soğanının oynadığı oyunlardan önce söylenen başka bir söz)

"Her şey düzelecek." (Bir Bob Marley sözü)

Bölük Pörçük Yazılar III

Tek bir söz!

Öyle olaylar ve durumlar var ki biz onun hakkında ne düşünürsek düşünelim, kafamızda ne kurarsak kuralım, hatta bunu kendi başımıza değil herkesle hemfikir olarak yapsak bir tek bir söz gelir vurur, her şeyi tersine çevirir.

Emin olduğumuz, bu yüzden üzerinde düşünmediğimiz şeyler var, çok fazla enerji harcamak olur zaten. Ama önemli bir nokta önemli olan ve olmayan şeylerin farkında olmak. Önemli olduğunu düşünüyorsanız ama onu önemsemiyorsanız bu işin içinde mutlaka sürprizlere yer vardır. O yüzden şaşırmamak gerekir.

İntikam soğuk yenen bir yemek diye buyurmuşlar, malesef bu sözün 50 versiyonu var hangisi doğrusu bilemiyorum çok da önemli değil. Bence bunun sebebi intikamın alınmasın kolay olmaması. Bir insanı öldürmek rövanş maçını kazandığınızı gösterir ama turu geçmiş olmayabilirsiniz. O yüzden sanırım her iki tarafın da mutlu olacağı(!) şekilde davranmak, hesap yapmak lazım. Göstermek lazım, göstere göstere yapılmazsa ne zevki kalır ki? Bilinmeyen şey yoktur. Gözlenmeyen şey yoktur. Böyle şeyler tanımlı değildir.

"Hayat emprovize bir jazz şarkısı gibidir" diye bir şey okudum son zamanlarda "bir sonraki adımın ne olacağını bilemezsin" şeklinde devam ediyordu sanırım ya da ben böyle başlayıp devam etmesini uygun gördüm, ikisi arasında bir fark yok. Planlar aslında bir çok tercihin değerlendirilip bazılarının seçildiği algoritmalar bütünü. Detaylarda kaybolmanın, "nasıl?" olacağının değil de "ne?" olacağını düşünüp geçilen zamanla birlikte bu "nasıl?" sorusunun cevabını bir seyirciymişiz gibi öğrenmek, sonucunu bildiğimiz maçın gollerini izlemek kadar eğlenceli olabilir. Tabi maça gitmek, onu canlı izlemek de mümkün ama o kadar çok var ki hangi birine yetişebiliriz?

Şaşırma ve hayran kalma özelliklerimin üst seviyede olduğunu düşünmeme rağmen sürprizleri (olumlu olanları diyorum, olumsuzlar zaten kimsenin hoşuna gitmez) çok sevmiyorum. Sanırım bir nevi gizlilik taşıdıkları için. Ne gerek var ki sürpriz yapmaya, en büyük sürpriz insanın kendisi zaten. Ama işte tat-tuz, baharat-köri. Ben sadeli makarna seviyorum. Kendi tadı. Kendi kokusu.

İki-üç gün önce kışın kokusunu aldım gecenin bir yarısı. Ertesi gün kar yağsın istedim. Yağmadı. Elbet yağacak. Her şeyin zamanı var. Gün gelecek. Hep söylerim. O da dinler beni.

There is no plan! That's the fuckin' plan

Pazar, Aralık 10, 2006

Uykuda Olup Bitenler

Bazen bir sabah uyanırsınız ve kalktığınızda artık bir şeyler gitmiştir. Ne oldu nasıl oldu niye oldu sorularının cevapları yoktur. Sadece var olmayan bir şeyler "vardır" artık. Geçmiştir, bitmiştir. Başka bir şeye dönüşmüştür. Daha sakindir olmayan şey. Daha az etkilidir. Az konuşur, konuşmaz aslında ama onu düşünürsünüz. Onun hakkında konuşmalar yaparsınız. Oysa artık tamamen bir yabancı olmuştur. Önemsenmez bir kaç uyanıştan sonra da umursanmaz.

Bazen bir gece yatarsınız ve uykuya dalarken bir şeylerin gelir. Ne oldu nasıl oldu niye oldu sorularının cevapları yoktur. Sadece var olan bir şeyler "vardır" artık. Gelecektir, başlayacaktır. Başka bir şeye dönüşmüştür. Çok heyecanlıdır var olan şey. Çok etkilidir. Çok konuşur, pek düşünmezsiniz. Onun hakkında konuşamazsınız. Bir parçan olmuştur. Önce çok önemsersin sonra her şeyin olur.

Bazen bir gece yatarsınız ve sabah uyanır hiçbir değişikliğin olmadığını görürsünüz.

Seç beğen al demek isterdim ama insanın gücü yetmez böyle seçimlere.

Bölük Pörçük Yazılar II

Gece boyunca kafamda dolaşan düşüncelerle kovalamaca oynarken uyanıklıktan uykuya yani bilinçten bilinçsize doğru bir yolculuk sonucu onlarca rüya gördüm. Elbette rüyalar yol gösterici, yardımcı olan şeyler. Kafamdakilerle rüyaların arasında hiçbir bağlantı olmayınca iki seçenek sunuluyor diye düşünüyorum. Bunun üstüne gidebilirim ya da hiç önemsemem. Bilmiyorum hangisi olacak, zar mı atsam?

Bazıları vardır sürekli başkalarını incelerler, onlardaki eksik, kusurlu yerleri ortaya çıkarmayı severler. Sevmiyorum ben bunu, bakınca bir şeyler görüyorum, zaten insanların yüzlerine yansımış oluyor. Sevmememin sebebi ise insanları tanıdıkça onları sevmenin zorluğu çünkü çok iyi şeyler görmüyorum. Bunları açığa çıkarmak da anlamsız geliyor. "Minimum dış dünya" diye bir prensip var canlılıkta. O yüzden belli şeyleri göremiyor, duyamıyoruz. Böyleyken de çevredeki bir çok uyarıcıya da kendimizi kapamış olmanın iyi olduğunu düşünüyorum. Kendi uçurumumuzdan düşmeyelim yeter.

Menfaatçı, içten pazarlıklı, kendini herkesten üstün gören, ne yapsam nası yapsam da şunun üstüne çıksam diyen insanlar çok fazla. Hatta o kadar fazla ki "insanın doğası bu, ne yapalım, eksiğiz, kusurluyuz" diyoruz. Çok şahane bir mazeret, alkışlıyorum.

Başkalarını tanımak, görmek, onların yaptıklarından haberdar olmak başlı başına zor bir şey. İnsanın kendisine yapacağı bir yolculuk ise çok yakınındaki birisine olduğu için ayrıca çok zor ve nesnel olmak, olaylara tüm açılarıyla ve samimi bir şekilde yaklaşmak çok zor. About kısmında yazdığım Fowles alıntısı bize geçmişimizi ne hale soktuğumuzu söylüyor zihnimizde yaptıklarımızla. Biz yaptıklarımız mıyız yoksa içimizden geçen düşünceler miyiz? İçimizden sesli düşünemeyecek kadar korktuğumuz ama beynimizin bir yerlerinde hep dönmekte olan şeylerden ne kadar bağımsızız?

Hayatı boyunca kimseyi öldüremeyeceğini düşünüp sonunda katil olan kaç insan vardır? "Bunu yapabileceğimi hiç düşünmemiştim?" dediğimiz anlar ne kadar fazladır? Kendimizi tanıma için attığımız adımların pek yeterli olmadığını düşünüyorum.

Olayları basitleştirmek ve karmaşıklaştırmak arasında ince bir çizgi var. İkisi de bana uyar, durumun kendisine göre gideceği yolu kendisi belirliyor zaten. Ancak olayları dramatize etmek ve olduklarından büyük göstermek bence karmaşıklaştırmak anlamına gelmiyor. Bu dışarıdan yaptığımız bir müdahale. Ben kendi adıma müdahale ettiğim zaman 'gerçek'in kendisine, bunun farkına varamıyorum hemen. O 'an' başka bir şey. Sonrasında ama üzerine 'düşündükçe' bir müdahalem varsa bunun farkına varabiliyorum en azından. Oluyor malesef ama ben bundan sorumluyum. Herkes basiretli olmalı. Ticaret kanununun ilk 10 maddesinden biri basiretli olmakken hayatımızın ta kendisinde buna gerekli önemi göstermemek bence kötülükten başka bir şey değildir.

Kendi yaptığım hareketlerin hepsinden sorumluyum. Bunlara mazeret aramak çok kaypakça. Bunu taşıyorum ve düzeltmeye çabalıyorum, bunu yapmasam herhalde çok daha fazla sorunla karşılaşırdım, asgariye indirmek benim görevim. Görev bilincimizin yerlerde sürünüyor olması ondan bahsedildiğinde dudak bükmeye yol açabilir yalnız bu çok çok uzun zamandır geride bırakılmış olan kavram. Sorumluluk, merhamet, kibarlık, samimiyet ve düşüncelilik gibi.

Cumartesi, Aralık 09, 2006

Bölük Pörçük Yazılar I

Orhan Pamuk'un "Babamın Bavulu"nda anlattıkları gerçekten çok düşündürücü. Onu takdir etmekten ve ona teşekkür etmekten başka bunu yapabiliriz.

Düşünebiliriz. Düşünmekle konuşmak birlikte gelişen şeyler. Şimdilik bir tek insanlar konuşabiliyor, canlılar arası iletişimde bir devrim konuşmak. 60 000 seneden bu yana konuşuyoruz. 6 000 seneden bu yana yazıyoruz. 150 sene bile olmadı sesi ve görüntüyü kaydetmemizin, sinema ise sadece 108. yaşında.

Bizi biz yapan unsurların başında geliyor konuşmak. Konuşmaktır insanın buluş yapmasını sağlayan. Neanderthal'ler yok olurken bizim yaşamamızı sağlayan...

Peki konuşuyoruz ama nece konuşuyoruz? Konuşuyoruz ama anlamıyoruz. Niye sözler yanlış anlaşılmaları kaynağı? Gerçekten de öyle mi? Genellikle yanlış anlaşılmaya müsait şeyler söylediğimiz için mi? Yoksa anlaşılmaktan bu kadar çok korktuğumuz için mi? Bunca zamandır süregelen bir şey nasıl hâlâ kötü şeylere yol açabilir? Burada bence devreye "işimize gelip gelmemesi" giriyor. Hem söylemek istiyoruz bir çok şeyi, hem de söylemiyoruz. Ama söylemeden duramayacağımız için gerçeğin kendisini değil aynalardan geçmiş, kırılmış şeyleri, parçaları sunuyoruz - bölük pörçük, saçma sapan.

Ortaokuldayken biriyle önemli bir konu konuşacağım zaman (ortaokul çocuğu ne konuşabilir ki önemli, ben hâlâ önemli bir şey bulamıyorum sanırım) içimden 'beni yanlış anlamanı istemiyorum' değil de 'beni doğru anlamanı istemiyorum' geçerdi. Ne düşündüğümün bilinmesini istemezdim, şu an da pek istemiyorum. (Allahtan sapık roman karakterleri gibi düşüncelerimin okunacağından korkmayacak kadar salim bir insanım.) Yakın arkadaşımlarım benim ketum olduğumu, onları kendimle ilgili yanlış yönlendirdiğimi düşünüyorlar. Otu boku ifade ederken ne kadar rahat ve başarılı olduğumu görüp kendi düşüncelerimi ifade ederken zorlanmamı değişik şekillerde yorumluyorlar. "Onları yakın hissettmemem, gereksiz bir gizemli havaya sokma isteği, anlatamayacağım kadar beni yaralayan olaylar veya artis oluşum : )

Zihni çok hızlı işleyen ve konsantrasyon bozukluğu çeken (23 yaş için ne kadar enteresan şeyler değil mi, değil mi? ) biri teşhisi koyuldu bana psikiyatrislerim tarafından desem çok afili olurdu, ama hiç rastlamadım onlara. Kimse kimsenin aslında ne düşündüğüne önem vermiyor, hepimiz o kadar çok kendimizle doluyuz. Bir insanı tanımak evreni tanımakla eşdeğerdir diye boşuna söylememişler, kendi içimizde bir yolculuk yapıyoruz, aktarma yaparken bir iki kelime ediyoruz başkalarıyla o kadar. Yapabileceğimiz maksimum hareket birlikte bir yolculuk yapmak farklı hedeflere. Graflar diyeyim. Metal diyeyim. Murathan Mungan diyeyim. Königsberg Problemi'nden de bahsederdim yorgun olmasaydım ama biliyorsunuzdur zaten. Çizgiler çakışık gitse de elbet bir yerlerde ayrılırlar çünkü onların çakışık gitmesini sağlayan başladıkları yerden evrilmiş, çevrilmiş olmalıdır. Çizginin doğasında vardır bu.

Ben hep tek başıma oldum aslında. Herkes gibi. Tek başıma oldum derken zihnimden bahsediyorum. İnsanlara yalan söylemedim, yanlış bilgiler vermedim, duymak istemeyecekleri şeyleri sadece 1-2 kişiye söyledim, içimde sakladım. Bazıları bunu yapmadı ve yapmayacaklar. Çünkü insanlar farklı farklı, o kadar farklıyız ki bu çok büyük bir ortak nokta oluşturuyor.

Konuşurken dikkat edilmesi gereken konulardan biri konuşmanın ne kadar güçlü bir şey olduğu. Karşınızdaki her ne kadar dediklerinizi sallamasa, onun aksini iddia etse de genelde bir yerlerde bir şekilde ağzınızdan çıkanlar hedefi buluyor. Özelde ise hedefi bulmayan konuşmalar "collateral damage" etkisi yaratıyor. Bu da benim alamayacağım bir sorumluluk, o yüzden insanlara duymak istemediklerini şeyleri söylemek benim haddim değil.

Susmak da aynı. O da konuşmanın bir parçası. Birbirini çok iyi tanıyan insanların susarak anlaştığını söylerler her tarafta. Kulağa da hoş gelir gerçekten. Susarak nasıl anlaşabilirsin? Susarak anca bir ânı, bir duyguyu paylaşabilirsin, susarak bir insana "haydi şimdi hiç bilmediğimiz bir yere gidelim, orada bir arazi alıp evimizi yapalım, mutfağımızda da çeşit çeşit şarap olsun, yemekler pişerken biz de asmanin altında onları içelim güneş batmak üzereyken" hayalinizi anlatabilir misiniz?

Uzun seneler yarınlar, var önde. Neler olup biter kimse bilemez çünkü tomorrow never knows. Yarınlar da çöl ve pasifik gibidir. Hafızası yoktur, o yüzden o popüler lafın aksine her şeyi değil hiçbir şeyi bilmezler. Bilmelerine gerek yoktur. Varoluşun özü insan aklının alamayacağı ve anca hesaplayabileceği kum taneleri, su molekülleri ve yarınlarda saklıdır.


Kapanışı şununla yapayım, sözlerinin hiçbir şekilde tamamen yanlış olmasını sağlayamayan Nuh Tufan'ın ağzından: Sırlar öyle mi ya? Her şey, Dilara Dilemma ile aramızda kalsın isterdim. Dünya aramızda kalsın, tarih aramızda kalsın, kelimeler aramızda kalsın...

Cuma, Aralık 08, 2006

Tahammül Etmek

Sanırım bazı şeylere tahammül etmek gerekiyor. Mesela Güneşin doğudan doğması rahatsız ediyorsa birisini (durduk yere) başka bir seçeneği yok tahammülden başka. Hasta olunca mesela hastalığa tahammül edebiliriz ama ondan kurtulabiliriz aynı zamanda. Hastaneye gideriz, eğer varsa bir çaresi elbet hâl yoluna konur elbet.
Çıkardığım şöyle bir sonuç var. Eğer rahatsızlık veren bir durum varsa (bunun haklı ya da haksız olması gerekmiyor, sonuç olarak "niye bir insanı Güneşin doğudan doğması rahatsız etmesin ki?) 3 seçenek var.
  1. Durumu değiştirmek
  2. Uzaklaşmak
  3. Tahammül etmek
İlk başvurulması gereken şey durumu değiştirmek olmalı benim için. Yani ayakkabı sıkıyorsa ayağınızı (ayakkabıyı değil) çıkarın. Çok konuşan biri varsa yakınınızda onu susturun. Arabanın tekerleği patladıysa değiştirin.

Tabi her zaman böyle olmuyor. Durumu değiştiremiyorsak iki seçenek var bu iki seçenek aslında aynı şeyin iki farklı yüzü. Yin Yang, Kal, Git.

Uzaklaşmak oldukça işe yarar başka bir yol. Arkadaşlarınız sizinle dalga mı geçiyor? Ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın değişmiyorlar mı? Hemen uzaklaşın. Sevgiliniz aldatıyor mu? O zaman ilk aşamayı geçip bunu yapın. Süper mükemmel bir yol, yeteri kadar uzaklaştığınız sürece kimse dok'a'namaz size. Mutsuz da olmazsınız emin olun, hayat uzun, başka durumlar, kişiler, olaylar, şanslar çıkacaktır herhalde (ben öyle umuyorum tabi :)

Üçüncü ve son yol. Tahammül etmek. Öncelikle her ne kadar kulakta kötü çağrışımlar yapsa da tahammül etmek doğası gereği kötü bir şey değil. Tahammül edilen şeye veya kişiye göre farklılık gösteriyor. Ortada rahatsız olunan bir şey var, bunun değişmesi mümkün değil, uzaklaşmak da mümkün değil veya istemiyorsunuz, o zaman "bununla" yaşamayı öğrenme sürecini bu şekilde tanımlayabilirim.

Tabi tahammül'ün kendisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Kimininki Lüksemburg kadar olabilir ya da Monaco, başkasınınki Kanada veya Çin kadar. Ama unutmamak gerekir ki koskoca Evren, 15 milyar yıldır etrafta takılan Evrenin bile bir sınırı vardır. "Tahammül sınırlarının dışında" diye bir deyim vardır, ama uzaklaşma sınırlarının, değişim sınırlarının yoktur. Deveye bir ton yük yüklersiniz dayanır ama bir kibrit çöpü fazladan koyduğunuz zaman yıkılabilir. Bardaktan su önce tek damla yüzünden taşar.

(Seyirciye bir son hediye etmek zorunda hisseden yönetmen edasıyla bu son paragrafı yazmışım gibi hissettim, aralarda bir yerde cameo'ya rastgeldiyseniz de bu benim değil kameramanın suçudur.)

Perşembe, Aralık 07, 2006

Kurallar

Kurallara uymamayı marifet sayıyoruz. Kantinde, fotokopicide sıraya girmemeyi de marifet sayıyoruz. Anlamıyorum en küçüğü 18 yaşında olan, iyi bir eğitim alıp üniversite öğrencisi olan ama medeniyetin bize gösterdiği medenilikten bir o kadar da nasibini alamamış insanları. Bu işte bir bokluk var?

Şehirde doğup büyümemiş insanın sıraya girmemesini anlarım, ne de olsa kırsal kesimde sıra, kuyruk vs yok, ihtiyaç da yok gerek de yok. Diğerini anlamam ama.

Mesela trafik kuralları. İnsan düşünür değil mi bu kuralların niye konduğunu? Neden takip mesafesi diye bir şey çıkardıklarını, neden durduk yere bir ton para harcayıp kırmızı, sarı ve yeşilden oluşan bir ışıkla(n)dırma sistemi kurduklarını. Neden caddeleri beyaz ve sarı çizgilerle donattıklarını...

Barbaros Bulvarı'ndan binlerce kez geçmişizdir. 500 metredir herhalde yaklaşık. Orada tam 3 kere trafik ışıklarına rastlarsınız Yıldız Teknik'in oradan Beşiktaş'a inene kadar. 2 tane de yaya geçidi vardır. Oradaki hız limiti de 30 km/saat'tir. Bu bilgiler ışığında, kimse bana önündeki arabaya çarpıp ters dönen ve 50 metre sürüklenen arabanın açıklamasını yapamaz. Bu geçilen 50 metrenin içinde trafik ışıkları da var. O sıra yayalara kırmızı ışık yanıyor olması kurtardı bir çok canı.

Seneler önce kamera şakası gibi bir haber sunmuştu bir televizyon kanalı. Kamera ne alaka orada hatırlamıyorum. Bir kadın yanında çocuğuyla yeşil ışıkta yürüyerek geçiyor, o sıra yanlarında iki tane de trafik polisi var ve yaklaşmakta olan araçlara "dur" işareti yapıyorlar. Sakince karşıya geçeceğini düşünenlerin sonu kötü oluyor ve kırmızı ışığa, iki tane trafik polisine rağmen adamın biri gelip çarpıyor.

Hayatımızı kolaylaştırmak, onu daha az tehlikeli hale getirmek için çıkarılan kurallara uymamak marifet değil, aptallıktır. Kaza olur elbet ama cinayet gibi oluyor hepsi burada.

Salı, Aralık 05, 2006

FotoGent III

Ortadaki en yüksek kule katedralin. 600 senede yapmışlar, biraz yavaş çalışıyor Beljikler. Şehrin göbeği. Tabi şehir demek biraz garip kaçıyor. Bizim mahalle daha büyük ama ne yapalım adı öyle. Belçika ki Konya kadar yüzölçümüne sahip olup 9 ayrı hükümeti olan bir ülke. 3 tane resmi dili var 10 milyon kişinin. 200 000'lik şehir de büyükşehir oluyor tabi...

Not: Oy oy oy, özlüyor insan. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zamanın peşinden götürüyor -her ne kadar kaybetmemiş olsam da, elimde madeleine'lerle...

FotoGent II

Sol taraf Graslei'ye gidiyor, eski postane binasının arkası. Arkada Leie var, önde ise Gent'in Üç Kule'si.

FotoGent I




20 ÖÖro'luk bisikletim ve ben. İşten eve, şehir dışından şehir merkezine giderken.