Salı, Ekim 31, 2006

Hatırşinas & Kadirşinas

Bu kelimeleri çok seviyorum.

(Herhangi bir olayın olmasını sağlayacak koşullar) bölü (o olayın olmasını engelleyecek koşullar) koskocaman bir "sıfır" a eşit. O yüzden seviyorum. Kelimeler gerçek. Değer verelim, hatır kırmayalım.

Öpüş

Küçüktüm ufacıktım içi dolu bir turşucuktum. 99'da Kara Kitap'ın 10. yılı dolayısıyla özel baskısı çıkmıştı. İçinde Pamuk'un el yazmalarının da olduğu bir baskı. Yalayıp yutmuştuk hemen Buket'le. Celal'in köşe yazılarından en çok Öpüş'ü beğenmiştik. Beğenilmeyecek gibi de değildi. Neyse...

7 sene olmuş, neredeyse 1/3'ü kadar geçmiş. Bugün tekrardan baktım kitaba, o yazıyı aradım. Buldum. Okudum. Hayal kırıklığı.

Neden hayal kırıklığı bilmiyorum, kelimeler, cümleler, paragraflar mı hayal kırıklığımdı yoksa artık Celâl'e inanmıyor muyum? İlk kısım doğru ama ikincisi de doğru: Niye okuyucularına Baudelaire gibi sesleniyorsun ki Celâl? Niye yalan söylüyorsun bize? Niye ikiyüzlü olduğumuzu suratlarımıza vuruyorsun? Yakışıyor mu?

Nancy Sinatra.

Do Androids Dream Of Electric Sheep

"Blade Runner" adıyla sinemaya uyarlanmış olan bir P.K. Dick kitabı bu. Filmin kitapla ortak noktaları ayrıldıkları noktalardan çok daha fazla. Kitaba adını veren Elektrikli Koyun filmde yok. Zaten kitabın kendisinde de Koyun yok. Kahramanımız Rick Decard (isim tanıdık geliyor mu?) bir Keçi satın almak istiyor.

Peki kitabın adı neden böyle. Ortada koyun filan yok.

3-4 sene önce bunu araştırmıştım ama hiçbir incelemede bununla ilgili bir şey bulamadım. Cevap tuvalette geldi. Cevap kitabın içindeydi ama Dick'in kitabının değil. KP'nin içindeydi.

"eğer birisi bir koyun düşlüyorsa bu onun varlığının kanıtıdır."

kitabı okumuş olanlara da bu "the artis"ten hediye olsun : -)

Cumartesi, Ekim 28, 2006

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Aynı

Hepimiz aynı olsaydık çoktan yeryüzünden silinmiştik. Ne mutlu ki farklıyız. Farklıyız diye yaşıyoruz. Farklıyız diye hayat daha renkli zaten. Farklılıklarımızı sevmek gerekiyor. Farklılıklarımızın farkında olmamız gerekiyor.

Bono'dan değil de Cash'ten dinleyelim: "We're one but we're not the same. We get to carry each other"

Ruh Hali

Ruh halim çok değişken. Hepimizin öyle, bir an mutlu, bir an üzgün veya sinirli, sabırsız, telaşlı, heyecanlı, boktan, mükemmel hissedebiliyoruz kendimizi. Bunların hepsi aynı saat içinde bile olabilir. Bu ruh hallerinin geçici olduğunu biliyoruz. Kimse sonuna kadar aynı kalmaz. Peki bunların şiddetlerinin çok yüksek oldukları anları düşünelim. Ne kadar çok yanlış karar verebiliriz acaba? Sanırım bunun cevabı "çok". Tabi gene rasyonalliğe gelecek benim açımdan ama orasında değilim. Sadece ne kadar güvenilir anlar olduğunu merak ediyorum.

---


Herkes hata yapar ama bunu kabullenmemek en büyüğüdür. Hele ki "çok nadiren hata yaparım, hatalı kararlar alırım" diyorsanız "master class one" bir 'şey'siniz. Dünyada hata yapmayan bir Robinson vardı bir de Cuma, ikisi de rahmetli oldular.

Gönül

Kimseye iyilik yapmıyorum. Yani "iyilik" yapmıyorum. İyi davranıyorum, onların iyiliğini istiyorum, yardımcı oluyorum. Kimseye "ya ben sana bunları yaptım ama karşılığında senden bunları aldım" demiyorum. Diyemem. Ticaret yapmıyoruz. Öyle davranılmayı hak ettiklerini düşündüğüm için, öyle davranmamın benim için bir zorunluluk olduğunu hissettiğim için yapıyorum çoğu şeyi. Kimseden iyilik beklemiyorum çünkü hiçbir şey kendi başına iyi ve kötü değil. Bana yapılan bir "iyilik"in benim için "kötü" bir şey olması için geçen süre, kırmızı ışık daha yeşile dönmeden arkadaki arabanın kornasını çalması için geçen süreden pek de uzun değil. Bunları biliyorum. Yaşıyorum. Gönülden...

Salı, Ekim 24, 2006

Okuduğumuz bir satır, izlediğimiz bir kare, dinlediğimiz bir melodi... Bunlar bizi bambaşka yerlere götürmüştür hayatımızda -en azından 1 kereliğine. Fark etsek de etmesek de değişmiş olarak geri döndük. Peki ya insanlar? Onların dönüştürücü güçleri yok mu? Var mı? Çok istesek olur mu? Eğer buna inanmazsak o da Pan gibi yok mu olur?


evetabiişimgücümartistiksensöylemedensöyleyeyimdedim.

Pazartesi, Ekim 23, 2006

Transformer

Velvet Underground gelmiş geçmiş en iyi gruplardan biriydi. Dağıldılar, herhalde bir gün en azından "bir" tane kötü şarkı yapacaklarını düşünüyorlardı. Lou Reed gruptan ayrıldıktan sonra solo kariyerine başladı. Kendi adını taşıyan debut albümü 1972 yılında çıktı. Pek de başarılı bir albüm değildi ve Reed'in neler yapacağı, plak şirketinin ona nasıl davranacağı belirsizdi. Tam o sırada Velvet Underground'dan ve Lou Reed'in kendisinden çok etkilenmiş, müzikal yönünü onlarla şekillendirmiş bir arkadaşı ona yardım elini uzattı. Bu kişi David Bowie'den başkası değildi. Yeni albümünün prodüktörü oldu, geri vokalleri ve miksajını yaptı. Bowie'nin sağ kolu olan Mick Ronson da gitarıyla katıldı bu albüme. Böylece ortaya Transformer albümü ortaya çıkıyor. Bundan 34 sene sonra ise ben bu güzel bayram sabahında bu albümü tekrardan dinliyorum. Perfect Day dinliyorum. 3 gün öyle geçti diye bir saygı duruşu. Prodüktörlüğünü ve geri vokalleri Divad Eiwob yaptı, şarkıları o söyledi...

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Ayna

  • Aynanın içinden bir kere geçtikten sonra geriye dönüş yoktur. Bunu bilmeyen bir masal kahramanı vardı. Yazık oldu ona. Yazarı onu hapsetti, sonra geriye dönüp bakmadı bile.
  • Aynanın içinde gördüğünüz şey aslında orada değildir. İnsan gözü sadece zahiri olanı görür. Gerçek olanı göremediğimiz için sinema perdeleri var.
  • Eğer simetrik değilseniz aynadaki görüntüyle eşleşemezsiniz. Sahteniz bile kendinizde farklıdır. Bir eşinizi aynada göremezsiniz.
  • Aynayı Venedikliler bulmuşlar. Gümüş nitratı dayamışlar cama öyle çıkmış. Sonra başka memleketlerden bir çok teknoloji hırsızı dadanmış. Hepsinin kafasını kesmişler. Bir tanesi Prometheus olmayı başarmış ama. İkinci teknoloji hırsızı olmuş.
  • Ben de aynayım. Olaylara ve durumlara davranışlarım belirliyken karşımdaki insana davranışlarımı çok büyük ölçüde onun davranışları şekillendiriyor. Herkeste böyle diyorsanız benim aynam çelik ayna ama.
  • Ayna kırmak 7 sene uğursuzluk demekmiş. Kırmayın beni.
  • Aşağıdakilerden biri içine kaçmış, diğeri de şişmiş iki kişi. Ayna yok ortada, yansımaları var sadece.


Who Sees The Interiors Like Young Willem Once Did

Aşk var. Bunun sağlıklısı var sağlıksızı var. Gözleri kör edeni var, bakış açısını genişleteni var. Mutsuz edeni var, mutluluk saçanı var. Huzuru kaçıranı var, huzur getireni var. Nesnesini kovalayanı var, ona sarılanı var. Gerilimlisi var, rahat olanı var. Önceden yaşananlarla kıyaslananı var, ileriye bakanı var. Parmak şıklatması kadar süreni var, günleri geceleri kaplayanı var. Yürek sızısıyla yaşananı var, kalp çarpıntılarıyla karşılananı var. Asla ulaşılamayacak diye düşünüleni var, yaşananı var.

Hangisini yaşadığınız zaman kendinizi daha şanslı hissedersiniz?

Viva İkizler

Burçlar içinde bir tanedir ikizler. Hem duyarlı, hem içten, zeki, çalışkan, başarılı, çok yönlü, kıvrak, keskin, belirsiz, yumuşak, ateşli, ağzı laf yapan, süper, mükemmel ve en önemlisi tevazu sahibi oluyorlar. Ben anlamıyorum niye tüm bu iyi özellikler tek bir burçta toplanmış. Keşke İkizler olsaydım... Bi de bunların solak olanları var, ufff... Tadından yenmez...

Pazar, Ekim 15, 2006

Nobel

Bundan seneler önce karısı bir matematikçiye kaçan Alfred Nobel, dinamiti icat edip kazandığı paraları artık hayır işlerine harcamanın vakti geldi deyip bir vakıf kuruyor. Bu vakıf da her sene fizik, kimya, biyoloji, barış, edebiyat ve ekonomi dallarında insanlığı etkileyen, ona yön veren insanlara ödül ve para veriyor. En önemli nokta insanlığı etkileyecek bir şeye imza atmış olmaları. O yüzden matematikçilere özel bir ödül yok. John Nash örneğinde olduğu gibi bulduğu oyun teorisi'nin ekonomideki etkilerinden dolayı ödülü kazanabiliyorlar. Yani Perelmann inanılmaz bir başarıya imza atmış olmasına rağmen Nobel alamayacak.

Nobel ödülleriyle ilgili sıradan bir bilgi vereyim önce sonra ana konuma geleyim. İki farklı dalda bu ödülü kazanmış sadece bir kişi var. Biri Kimya diğeri Barış Nobel ödülünü kazanmış olan Linus Pauling'e saygı sevgi ve şükranlarımı sunarım.

Çok dolandım konuya gireyim. Artık Nobel ödüllü bir Türk var. Orhan Pamuk bu sene Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Hiçbir şeye adam gibi sevinemememiz birgenetik bozukluk olduğundan olsa gerek buna da sevinemedik. Sağlık olsun, Türkiye'de çok satan, kitapları zilyon tane başka dile çevrilmiş olan Orhan Pamuk'un bu ödülü haketmediğine, bunu sırf Nobel'i almak uğrana söylediği laflarla aldığına inanmayı tercih edenlerin sayısı çok. Hatırlarsanız aynı şeyler Yaşar Kemal'in zamanında da söylenmişti.

Bunların hepsi komplo teorisi olmaktan çok uzak şeyler. Ödül komitesindeki herkes zaten Türkiye düşmanı ve ülkeyi her şekilde çökertmenin, uluslararası platformlarda kötülemenin peşinde. Bu insanlar (ve dış lobiler) hiçbir konuda anlaşamayıp iş Türkiye'ye gelince tek vücut hareket eden kişiler. Zaten amaçları edebiyatın insan üzerindeki etkilerini gösterip bunu ödüllendirmek değil de politik olarak kendi söylemlerini destekleyen, onları goygoylayan insanlara teşvik primi vermek... Dünyayı ilgilendiren bir konuda sorumluluk sahibi olduklarının farkında değiller de jeopolitik öneme (!) sahip ülkemizi gündemlerinin başına almak ve bunu dert edinmek...

O kadar benmerkezci, yoo hayır, o kadar çok BİZmerkezciyiz ki kendimizin dışında bir dünyanın olduğunun farkında değiliz.


Not: Orhan Pamuk'un 2006 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nü hak etip hak etmediği hakkında hiçbir şey söyleyemem. Her şeyi bir kenara bırakalım, sürekli konuşuyoruz, biri bir şey yapıyor... Bundan 100 sene sonraki antolojilerde Türkçe yazan bir yazarın adını gördüğümüz zaman da bunları düşünmelerini sağlayalım torunlarımızın.

Çarşamba, Ekim 11, 2006

Sürpriz

Pek öyle sürprizden anlayan biri değilim. Çok da karşılaşmadım sanırım şimdiye kadar. Bir elin parmaklarını geçmez. Geçen gün düşündüm, geçmişi taradım, en güzel sürpriz nedir diye. Sonra buldum. Bir tanesi açık ara önde.

Orada Olmayan Adam'a gideceğimiz bir gün arkadaşım bana "sana bir sürprizim var" demişti. Ben de herhalde filmden sonra gösterecek diye düşünmüştüm. Oysa birden, filmin ortalarında bir yerde sanırım, bir şey duydum ve ona dönüp "heeyyy, sürpriz buydu değil mi?" dedim..

İşte Sürpriz

Salı, Ekim 10, 2006

Hayret ve Hayranlık - Gerçek ve Mucize

"Çünkü Arabîde aynı kökten gelen "hayret" ve "hayranlık" sözcükleri onların lügatında yoktu ve onlar mucizelere şaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim, dünyanın döndüğüne en sonunda kafaları basınca bu kez de buna hayret etmekten vazgeçmişlerdi. Aynı şekilde onlar, düşlerini anlatanlara da kızıyorlardı. Çünkü düşler, onların gerçeklik duygularına aykırıydı. İşin kötüsü onlar, kendi gerçeklik duygularına gerçeğin ta kendisi diye bakıyorlar, aşina oldukları ve şaşırtıcı bulmadıkları her şeye gerçek diyorlardı. Oysa bu, gerçekdışı olanın tanımının ta kendisiydi. Çünkü Dünya'nın kendisi bir mucize olarak, düşlerden kat be kat daha şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıydı. Az önce elinde tuttuğu taş da, belki bir mucize, belki de bir düştü. Ama ne olursa olsun hayret edilecek bir şeydi."

Anar - Kitab-ül Hiyel

Pazar, Ekim 08, 2006

Aritmetik

Ben + Sen ≠ Biz

Evren

Üzülerek söylemeliyim, sanırım ilk defa seninle aynı fikirdeyim, kendimde hata aramalı mıyım acaba bu yüzden? Neyse, hommy, you're right; 'We' is now no more. It's something, somewhat, somehow different.

Divad
Yin ve Yang. Ne olduğunu söylememe gerek yok elbette, herkes biliyor bunu ama gözden kaçırılmış olma ihtimali yüksek bir nokta diye düşündüğüm şeyi söylemeden edemeyeceğim. Yin ve Yang başlangıçta böyle değillerdi. Son hallerini gördüğümüz şu sağdaki şekilde bile yaşadıkları, sürdürdükleri devinimi görmemek mümkün değil. Bir süreçten geçerek bu uyumu yaşıyorlar, doğanın kanunlarını takip ediyorlar. Bir "şekillendirme" içindeler, sert hatları , keskin virajları olmayan, kendilerinin merkezinden eşit uzaklıkta noktalardan oluşan sınırlarda ve en aza indirgenmiş sahiplenme duygusuyla. Birbirlerinin içinde ama kendilerini koruyarak, sınırlı bir alanda ama sonsuz bir hareketle, farklı renklerde ama aynı belirginlikte... Yapılabilir mi böyle bir şey, yaşanabilir mi?

Evren.

"Biri erkek diğeri dişi, pek anlamadım ben bu işi!"

Divad

Rüya

Seke seke ilerleyen küçük ceylan susuzluğunu gidermek için bir dere kenarında durmuş. Kana kana içmeye başlamış. Yeteri kadar içtikten sonra bir selvi ağacının gölgesi üstünde uyumaya başlamış ve bu satırları yazmış. Çünkü o benmişim aslında.

Divad

Acaba ben o muyum? Bunu ancak ceylan uyanınca anlayabilirim.

Evren

Cuma, Ekim 06, 2006

Sayko

Sanatçıların bir çoğunun (neredeyse hepsinin diyeyim parantez içinde) sorunlu insanlar oldukları bir gerçek. Kendisiyle, etrafıyla, başkalarıyla, yaşamla, ölümle, yaşlanmakla, nefretle, aşkla, mutlukla, ihanetle, ezilmişlikle, dünyada başı boş bırakılmışlıkla ve daha sayabileceğim zilyon tane sebeple sorunu olmayan insan için sanat çok boş bir uğraş olabilir. Dostoyekski sapık olmasa Suç ve Ceza'yı yazabilir miydi? Michel Angelo kafayı yememiş olsaydı Sistine Chapel'in tavanına öyle resimler çizer miydi?

Schumann da öyle. Onun da sorunları var ama onunkiler biraz daha büyük ve elle tutulabilir sorunlar. Kendisini akıl hastanesine kapattıracak kadar hem de... Romantik dönemin bu son büyük bestecisi daha 20 yaşına gelmeden deli olduğunun farkına varıp bunun etkilerini daha aza indirmek, kontrol edebilmek ya da toptan kaldırmak için bunu yapmış.

İnsanın kendisiyle savaşı kaybetmeye en çok meyilli olduğu ama öte yandan ona Kutsal Topraklar'ın kapılarını açabilecek bir savaş...

1842 yılında 32 yaşındayken bestelediği "Piyanoforte ve Yaylılar için Dörtlü"sünü dinleyince insanın kendisiyle olan mücadelesinin yansımasını ve Schumann'ın bestelerken yaşadığı ruh durumunu dinlemek belki bize bir gösterge olabilir.

200 sene sonra hâlâ veledin biri bunları yazıyor ve bunu dinliyorsa ben onun gözlerinden öpmeyeyim de ne yapayım?

Not: Beethoven'la başlayıp Schumann'la biten Romantik Kuşağın hastasıyım...

Schumann - Quartett Op47 - 2 (Glenn Gould, Julliard String Quartet)

Zaman

"Geriye dönüş yoktur - zaman her şeyi mahveder"

Irreversible filminin yola çıkış noktası. Hile var ama burada. Geriye doğru götürüyor zamanı yönetmen. Böyle bir şey yok ama. Zaman ileri doğru gider. İleri gitmeseydi zaten, hayat yaşanmaz olurdu. Geçmiş geçmiş olduğu sürece bir anlamı var. Onu kurcalamanın bir anlamı yok. Elbette bunu çok sınırlı bir alanda söylüyorum, ne olduğunu anlayın.

Lisedeyken bir hikaye okumuştum, Sophia ve Isabella adında iki kadın hakkındaydı. Hep karşıya bakarlardı çünkü ânı yaşayan bir insan şimdiye ve sonrasına bakar. Yaşanacak bir sonraki günü, haftayı, ayı, seneyi düşünmeden geçecek bir an ise bence doldurulması imkansız kocaman bir boşluktur.


Bunu düşünmeden gündelik zevkler, uğraşlar ve muhabbetlerle de bunu doldurmaya çalışmak mümkün. Pek mümkün değil de aslında... insanoğlu işte...

Salı, Ekim 03, 2006

"Hayatlara birer segment olarak yaklaşırsak, paralel olmaması sebebiyle elbette bir zaman bunlar kesişir. Çakışık bir biçimde bir süre de beraber giderler. Kesişim anının sadece bir ve bir tek nokta olmadığı durumlara ilişki diyebiliriz. Ancak bazı durumlarda ne yapılırsa yapılsın mevcut koşullar o kadar sınırlayıcıdır ki nehrin karşı tarafındakiyle sadece bir anda kesişilir. Onunla 4 ada'dan ve 7 köprü'den geçen gerçek bir yolculuğa çıkamazsınız. Zira Euler 300 sene önce kanıtlamıştır ki Königsberg Problemi sadece ve sadece imkansızlıkların ispatıdır."

Ailenizin çok bilmişi Divad.


Bu yazıya 'has..ktir oradan' desem, benimle oynar mısın?

Evren.

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Ne istedik, ne yaptık hayatta? Neden korktuk, neden kaçındık, ne yapmadık hayatta... Sanırım hayatımız boyunca duracağımız noktayı, çemberi de diyebilirim, (yani nasıl bir hayat istediğimizi) aramakla geçiriyoruz. "Bu bana göre değilmiş"lerin sayısı çok olabilir ama önemli olan bunu dedikten sonra başka sebeplerden ötürü buna sıkı sıkıya bağlanmamak...

Soru: Nasıl?
Cevap: Zamanla.