Salı, Eylül 26, 2006

Kitap Okumuyorum

"... eksikliğini de hissetmiyorum" dememe çok az kaldı, son düzlüğe girmek üzereyim. Birileri lütfen bana kitap önersin... Bak lütfen diyorum canım kardeşim...

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Bu Kalp Seni Unutur mu?

Öyle bir şarkıdır ki bu dinleyip geçmişe dönmemek imkansızdır. Ağlarsınız mutlaka... Hepimizin hayatında asla unutmayacağı kişiler vardır.

Ben çok insan sevdim. Çok insan benliğimi benden almıştır. Onları unutmam mümkün değil. Onlarla görüşmek konuşmak istemiyor olabilirim ama onları çöpe attığım anlamına gelmiyor bu... Hepsi kalbimde çok güzel yerlere sahipler. Beynimde hep kötü anlar, anılar olsa da kalbimde hep çok mutlu olduğum, unutamadığım anılar var...

Fikret Kızılok "Bu Kalp Seni Unutur mu?" derken bir kişiyi kastetmiyor bence. Kalp o kadar büyük ki herkese yetecek kadar yer var... Yeter ki bunu taşıyabilecek kadar sevgi sahibi olsun kişi...

Ben pek duygularımı açık açık paylaşan bir insan olamadım sanırım kalbimde yer almış insanlara karşı. Ne kadar çok sevdiğimi anlatamadım sevgililerime. Sevmiyormuş gibi de davrandım hatta kızıp. Ne büyük çelişkidir...

Oysa sevdiklerimizden daha değerli ne var ki?

Cuma, Eylül 22, 2006

Suya Bandım Bir Yaşında

"Suya Bandım, Bandım Doydum" blogum bundan tam1 sene önce başladı. Bu 457. yazı oluyor.

Nice mutlu senelere diyorum... Yayında ve yapımda emeği geçen kendime teşekkürü bir borç bilirim, sağolayım. Bu kadar kişisel bir sayfayı da okuyup yorum yazan ve bu sayfa aracılığıyla tanıştığım insanlara da ayrıca çok teşekkür ederim...

Tabi senelerdir yazanlar var, onlar için belki bu biraz komik gelebilir ama ben yazarken oldukça heyecanlanan birisiyim ve gerçekten de bir sene boyunca hayatımı, yaşadıklarımı, okuduklarımı, nefret ettiklerimi, sevdiklerimi ve duygularımı yazdım. Olabildiğince samimi olmaya çalıştım, bir insan ne kadar olabiliyorsa o kadar da başarılı olduğumu düşünüyorum. Tüm herkes gibi "ortalamanın üstü etkisine" maruz kaldığım için kendimi olduğumdan daha zeki, akıllı ve duyarlı da göstermeye çalışmışımdır. Ancak içimde kötü bir niyetin olmadığına inanabilirsiniz. İnsanız ne de olsa...

Neyse, bakalım... Artık dönüp baktığımda ayrıntısıyla hatırlayabileceğim koca bir senem var...

Perşembe, Eylül 21, 2006

Duygu

Başımın belası hazır yokken ortalıkta tam gaz devam edeyim...

Duygulara güvenilmez. Çok açık. Bundan sonra yazacaklarım bu ilk cümleye bir dipnot olabilir ancak.

Birisini çok seviyorsunuz. Deliler gibi, yanıp tutuşuyorsunuz, hayat onsuz olmaz diyorsunuz... Başka birisinden nefret ediyorsunuz, kusmuğunda boğulsun istiyorsunuz.

Haftalar, aylar geçiyor...

Roller değişiyor. Nefret ettiğiniz kişiye "sevdiğiniz insan" rolünü veriyorsunuz diğerine de tam tersini...

"Seni seviyorum" diyordunuz, oysa şimdi gönül rahatlığıyla "artık sevmiyorum" diyebiliyorsunuz. "Ne yapayım, zorla mı seveyim seni" diyorsunuz. Göklerden yerin dibine düşmüş biri olarak elbette aklınızdan "demek beni hiç sevmedin aslında" diyorsunuz... "Hayır" diyor, "o zamanlar gerçekten seviyordum ama artık sevmiyorum, geçmişte kaldı" diyor... Bu lafa sadece inanabilirsiniz. Deneyini yapamazsınız, kanıtını bulamazsınız. Nasıl sevdiğine inanıyorsanız başlangıçta öldüğüne de inanmanız gerekiyor. Tabi inkar etmek insanlığın en büyük "erdem"lerinden biri... Hemen sığınmak lazım ona çabucak... Koş...

Peki bu kötüye kullanılmaz mı? İşte anafikir burada. Bu da ödev olsun...

Ne Yapmalı Ne Etmeli...

... bir şekilde hayatımızın içine etmeliyiz.

Gündelik hayatta bir çok yanlış karar veriyoruz. Makine değiliz tabi ama bazı kararların kendimize, başkalarına zarar vereceğini bile bile kendine has özel sebeplerden dolayı onları uyguluyoruz. Rasyonel olmayan kararları duygusal diye iteliyoruz kendimize. Oysa eminim gün gelecek bir bilim insanı bu "hayatıma ettim çok mutluyum şimdi" hormonunu bulacak...

İki örnek vereyim. Birincisi Fransız Teğmenin Kadını'ndan. Başkarakterlerden Charles bir yürüyüşe çıkar, orada Sarah'ya rastlar. Fazla konuşmazlar ve ayrılırlar. Ama Charles eve dönmez bir mandıraya gidip süt içer. Tekrar karşılaşma umudu vardır içinde. Hatta o yüzden yaratıcısını dinlemez kendi bildiğini yapar. Hata.

İkinci örnek ise Ayışığı ve Gezgin kitabından. Karısıyla İtalya'yı dolaşan Mihaly bir istasyonda iner, sonra treni kaçırır. Bir sonraki trene atlayıp bir istasyon sonra beklemek varken balayını geçirdiği karısını trende bırakır ve kendisi başka denizlere yelken açar.

Bunlar yerinde olmayan örneklermiş diye gelebilir. Ancak karakterlerin başlarına o kadar kötü şeyler gelir ki Lars von Trier'nin çok hoşuna gitmiştir eminim. Karakterler de zaten bunu istiyorlardı sanırım. Yolunu yapıyorlar hafiften. Zira en temizi sanki kendileri değil de başkaları bunu yapmış gibi hissetmek. En rafinesi... Suçu Sarah'ya at, Erzsi'ye at... Sarah'nın babası burjuvaymış, Erzsi senin liseden arkadaşından hoşlanmış vs... Oh ne rahat!

Benim bir çok örneğim var tabi kendi hayatımdan, herkesin vardır... İnsan her yerde insan ne de olsa...

Foucault Sarkacı

Umberto Eco'nun bir kitabı var "Foucault Sarkacı" adında. Oldukça ağır bir kitap. Okudum ama pek anlamadım. Asıl bahsetmek istediğim kitaba adını veren sarkaç - daha doğrusu Foucault'nun yaptığı deney.

Öncelikle bir çok deney yapmış, okumuş etmiş birisi olarak söyleyebilirim ki bu deney şimdiye kadar karşıma çıkan en akıllıca, en zarif (evet zerafet en uygunu sanırım) deney. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü biliyorduk ama bununla ilgili bir kanıtımız yoktu. Bunu kanıtlamak için gerekenler ise çok basit. Uzunca bir ip, oldukça yüklü bir ağırlık ve sürtünmeden doğabilecek kayıpları sıfırlamak için manyetik bir düzenek (bu sonuncusu olmasa da olur aslında)

Bir taşı ipe bağlayıp bir sarkaç yapın, ileri geri hareket ettirip salınımını gözleyin, sağa sola değil de hep aynı yönde gittiğini göreceksiniz (yok ben onu garip sallarım garip gider diyorsanız size Hande Yener öneriyorum) Sonra yavaşça ipi çevirin, iple beraber taş da dönecektir ama baştaki doğrultusunu koruyacaktır sarkaç. Foucault Sarkacı da bu mantıkla çalışıyor. Dünya kendi etrafında dönerken sarkaç kendi salınımını devam ettirecektir.

Kolaylık olsun diye sarkacı Kuzey ya da Güney Kutbu'na koyduğumuzu düşünelim. Yere de kum dökelim ve sarkacın ufak bir çubuk koyalım. Sarkaç gittikçe yerdeki kumda çizgiler bıraksın. Tam 24 saat sonra sarkacın başlangıç yerine geldiğini görürüz.

Foucault Sarkacı sadece kutuplarda 24 saatte tamamlar turunu. Ekvatora doğru yaklaştıkça bu süre artar. Paris'te 32 saate çıkarken ekvatora geldiğimizde sarkaç bir işe yaramaz. (Cevap : sin 0 = 0)

Ne kadar basit bir mantığı var bu deneyin akla hayale sığacak gibi değil...

Geçen ay Erik'le bir kaç bar dolaştıktan sonra eve dönerken bundan konuşmuştuk ve anında geri dönüp Foucault'nun şerefine bir kadeh kaldırdık. O zamandan beri bir türlü fırsat olmadı bunu anlatmak için, oldukça gecikmeli bir blog oldu... Geçen hafta ise Perelmann için kalkmıştı kadehler ama onu anlatabilecek kişi değilim ben...

Yanık


Yanık bir oyun, ben de alışkınım yanmaya... Bu benim kötü bir oyuncu olduğumu mu gösterir? Eğer öyleyse beni bu oyuna sakın ebe yapmayın!

Bir bir daha ya bir eder ya etmez...




İkizlerim...
İkimizi toplasan bir adam ya ediyor ya etmiyor...

Pazartesi, Eylül 18, 2006

Unutma!

Hızla alınmış kararlar süreklilik arz etmeyen ruh hallerinin göstergesidir.
A.Hamdi Tanpınar

Pazar, Eylül 17, 2006

You Killed My Father / No, I am Your Father

Şeftali, nar, erik, incir, kayısı, dut, üzüm, armut ve ceviz ağaçları olan bahçemizde bu sene en verimli ürünü ceviz ağacından aldık. (bu arada tek eksiğimiz elma) Annemin 84-85 yılları civarı ektiği ceviz ağacı bu sene coştu. O kadar coştu ki annem günlerdir ceviz kırıp bana getiriyor. "Anne yeter Spiderman yapacaksın" beni diyorum ama kadın beni dinlemiyor, "ye, ye, enerji verir" diyor. Yahu ne yapayım bu kadar enerjiyi. New York'a gideyim bari, gökdelenlere tırmanayım.. İçim dışım ceviz ve enerji oldu. Yanında kuru üzüm, badem ve fındık yesem halimin ne olacağını düşünemiyorum. Yoksa birisi anneme "sizin oğlanı Melty Man* ziyaret etmiş" mi dedi, anlamadım gitti...



*Melty Man: Darth Vader without helmet

Asla Anlayamayacağım

16-17 yaşlarındayken büyük umutlarla Kafka okuyordum. Dava, Şato ve Dönüşüm'ü satın almıştım. Anlayamadım ama pek. Dönüşüm'ü biraz çakmıştım aslında. Hatta hayatım boyunca 10 saniyeden fazla sadece bir kere Almanca konuştum onda da 15-20 dakika boyunca Dönüşüm'ü anlatmıştım. O gün çok geride kaldı zaten, o zamandan bu yana aklımda kalan tek şey ise kitabın giriş cümlesidir. Bu cümlenin nasıl hala ezberimde olduğu ise benim özelim (bu kelimenin hastasıyım, "senin özelin", "benim özelim", "özelime girme", "özeline saygım var" vs) ama yüz yüze anlatırım...

Bir yandan anlayamıyordum ama öte yandan da anlamak için yanıp tutuşuyordum. İkinci kez okuyup kitapları gene anlayamayınca kendime "bırak bunları, daha yaşın kaç başın kaç, sonra okursun" dedim. Dedim ama duramıyordum, bu sefer de onun kitapları üzerine yazılmış kitaplara, yazılara bakmaya başladım, belki bir faydası olur diye. Olmadı. Niye olsun zaten? Ders değil bir şey değil, bana bir şey ifade etmedikten sonra ne yaptığını okumanın bir anlamı yoktu. En sonunda attım gitti kitapları, uzunca bir süre sonra tekrardan bakarım dedim...

O gün bugünmüş... "Piştin sen piştin" dedim kendime, bu sefer olacak dedim... Elime aldım kitabı vapurda, zorluyorum zorluyorum olmuyor... 6 sene beklemiştim halbuki bu an için...

Çok özel bir durumun çok özel bir yansıması olduğunu biliyorum Kafka'nın. Edebiyat tarihinde Shakespeare'den sonra üzerinde en çok yazı yazılmış adamı olduğunu da biliyorum. Kafkaesk'e benzer bir laf başka hiçbir yazar için denmiyor bunu da biliyorum. Bu adam hakkında bir ton şey söyleyebilirim ve onu anladığıma bir çok kişiyi ikna edebilirim. Biliyoruz da ne oluyor? İkna edebiliriz de ne oluyor? Gregor böcek oluyor, K. dava ediliyor, Kadastrocu K. ise Şato'ya ulaşamıyor. Alkışşş vallahi bana...

29'da bir şans daha vereceğim, keyfi bilir... Sırlarını bana açmak istiyorsa kitapları, ne ala? İstemiyorsa keyfi bilir... Bu yaşıma gelmişim hâlâ uğraştığım şeylere bak! Al Trek Hybrid'i değiştir lastikleri, atla trene, git Edirne'ye, uğra Sarpdere köyüne, gir mağaranın içine... Ohh miss..

Cuma, Eylül 15, 2006

Koku



Biri bana "Evren bir roman önerir misin?" dese büyük bir ihtimalle ona Koku'yu öneririm. Koku, Alman yazar Patrick Süskind'in bir tarihi romanı. Kokular dünyasının efendisi Jean-Baptiste Grenouille'ün hayatını konu alıyor. Her türlü kokuyu yaratabilen, hepsini kilometrelerce öteden tanımlayabilen bu adamın kendi kokusunun olmayışı ve bunu arayışı romanın konusunu oluşturuyor...

Geçen gün ZDF ya da Pro7'da (o kadar kokoşum ki izlemem öyle türk kanalı) Koku'nun filminin çekildiğini öğrendim. Kitaptan pek farklı bir uyarlama gibi gözükmüyordu ama bazı kısımları öne çıkarmışlar; özellikle Kurbağa'mızın katil kişiliğini. Zaten filmin adı "Das Parfum: Die Geschichte Eines Mörders" diye geçiyor. Çok mühim değil, kafkaesk bir kitabın zaten aynen uyarlanmış halini sinemada izlemeye gerek yok.

Bu arada kadro ile ilgili bir kaç laf edip geçeyim: Grenouille'ü oynayan çocuk çok şeker, onun biraz iğrenç birisi olması gerekiyordu. Sanki Kayıp Nişanlı'da oynayacak bir sevimliliği var. Laura inanılmaz güzel. 1990 doğumlu bir kız.. Zaten rolü gereği çok güzel olması gerekiyor. Richis'i her zaman her rolde sevdiğim Alan Rickman oynuyor. Ayrıca Baldini'yi de Dustin Hoffmann'a vermişler...

Grenouille'ün parfüm yaptığı sahneleri ağzım açık izleyeceğimden eminim. Bunda tabi yönetmen Tom Tykwer'e olan inancım söz konusu. Heaven filmiyle uzattığım saçlarımı kesmemin müsebbibi olan bu adam bakalım ne yapacak bu sefer...


Çalışma soruları sorayım kendime bu arada:

  1. Duyduklarımızı, gördüklerimizi kayıt altına alabiliyoruz ama kokladıklarımız öyle mi? Değil se neden?
  2. Beyinde 4 duyu organının merkezi aynı yerdeyken koku niye başka bir kısmında beynin?
  3. Önce koku mu vardı?

The Dispossessed

Eski notlarıma bakıyorum, bir deftere bunu yazmışım. 275'inci sayfa diye not da düşmüşüm ama kitap yok bende şu sıra, birisi alıp geri vermemiş, hangi bağlamda söylendiğini de hatırlamıyorum. Sadece bunu yazmışım. Tarih de yok ama 2002 olsa gerek...

"Pleasure you may get, or pleasures, but you will not be fulfilled. You will not know what it is to come home."

Salı, Eylül 12, 2006

Karatte Karatte Bacaklı




Uğur ve Ben. Öss'ye hazırlanırken kafayı yiyip birbirimizi dövdüğümüz anlardan bir görüntü... Yüzde yüz Photoshopsuz el emeği göz nuru bir foto. Daha yükseğe sıçrayan ve daha düzgün bir tsuro no sugomori tekmesi atan kişi benim.

Bu arada Uğur tek geçerimdir. Senede bir görüşsek de farketmez... Ya bi de insanın 17'sinde olası geliyor valla...

Pazartesi, Eylül 11, 2006

Eşşek Geldim Eşşek Gidicem

Eşşek denir ama Eşek diye yazmak gerekir. Türkçe yazıldığı gibi okunmuyor malesef. Gerçi ben okudugum gibi yazdım bunda bir sorun var tabi ama ne yapalım? Az bilgili halimi kullanıp boşlukları istediğim gibi dolduruyorum...

Bazıları var kendilerinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyorlar.Misal; "Divad Eiwob yetim hakkı yememiştir... 7 dünya guzelinin "gel takılalım" teklifini geri çevirmemiştir George Best gibi ... Divad'ın açıklama yapmasına gerek yok, Türk halkı Divad'ı tanır"

Ultra mega giga bir aptallık örneği bence. Özellikle bir tartışma platformunda ünlüler bunu kullanır. Ben şimdiye kadar bir inşaat işçisinin, şöförün ya da bir öğrencinin böyle bir şey dediğini duymadım. Duymadım ama yazmadım değil. Bakalım neler demişim kendim hakkımda üçüncü tekil şahıs dallamalığımla...

  • Eğer onun istemediği şeyleri söylüyorsanız o sizi hiç konuşmamakla suçlayacaktır. Bu sebeple susmak ve konuşmak arasında fark yok, sadece beklenenlerin söylenip söylenmediğidir önemli olan.
  • Sonuç olarak dün yoktu, yarın da olmayacak.. Daha doğal ne olabilir ki?
  • David Bowie'nin g.tten yemişi
  • İtiraf etmek gerekir ki IQ'su Poincare'nin, kilosu Twiggy'nin ki kadar... Ölçüleri 80-60-80, boyu 1.78... Büyükannesi Brezilyalı taş hatun..
  • Sanırsam onunla oturup kelam etmek oldukça zor. Sürekli saçmalıyor, herşeye "hayır" diyor, bağırıyor çağırıyor... Susmak bilmiyor, anlamıyor... Bonus olarak da kel olduğunu söyleyelim, tam olsun...
  • İnsani dediğimiz bir çok duygudan yoksun olup onun yerine doldurduğu PlayDoh'dan yapılmış gecici maskeyi takmakta. Onun için Kevin Carter sadece bir şarkı, Manics boktan bir grup, hayat ise onursuz yaşanması gereken bir platform... Yapılması gereken; anı yakalamak, boş verilmesi gereken; insanlar, yok sayılması gereken; gerçekler, doğrular, ve tecrübeler..
Ohh rahatladım, miss... Aslında Divad'ın kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmesine gerek yok sonuçta Amsterdam'daki tüm esmer zenciler onu sayarlar, karşısında saygıyla eğilirler...
Şöyle biri konuşsa saatlerce, günlerce konuşsa, hatta üstelik beni bi de sıkmasa, anlatsa dursa üstelik beni bi de baymasa, şaşırtsa söyledikleriyle üstelik daral gelmese bana, "sus" demek zorunda kalsam, "yeter, nefes almam, yemek yemem lazım" desem gene de susmasa üstelik bunları soylerken demek istediğim "devam et noolur" olsa...
...yine de oynar mısın benimle?

Pazar, Eylül 10, 2006

Eve Donus

True voyage is return

Urrasli Odo'nun mezarinda boyle yaziyor. "To be whole is to be part. True voyage is return. Yani diyor ki "Butun olmak parca olmaktir. Gercek yolculuk eve donustur"

Seyahate ciktigim zamanlarda en sevdigim zamanlar gercekten donus yolculugu oluyor. Bir cember cizilmis (uzakliga ve zamanin uzunluguna bagli olarak ) ve en sonunda tamamlanmis oluyor. Doguyorsun sonra oluyorsun. Ama tekrar tekrar baslayabiliyorsun cemberini cizmeye.

Eger geri donmezsem bir daha yolculuga cikamam. "Mideni doldurmak istiyorsan onu bos tut" lafima benzer bir sey daha uydurup "Yolculuga cikmak istiyorsan evine geri don" diyorum ve pilimi pirtimi topluyorum ve ba$ ba$ diyorum

Not: Oz'cugum benden kaciyorsun ama ise yaramaz. Benim olacaksin benim!!!

Cuma, Eylül 08, 2006

Uyandirma!

------Spoil icerir-------

Tanidiginiz ya da tanimadiginiz birisinin bir metnini okuyorsunuz, cok hosunuza gidiyor metnin sonunda karakterlerden biri uyaniyor ve metin bitiyor, aslinda onun ruyasini okuyormusuz, onu ogreniyoruz. Cok muhim degil tabi bu aslinda ama yazinin icerigine cok uyuyor.
Bu metni buyuk bir sevincle bir arkadasiniza okutuyorsunuz. O dudagini bukup "iyi de bu herif bu sonu Ihsan Oktay Anar'dan araklamis" diyor. Hangi kitap oldugunu soyluyor. Bakiyorsunuz "a aa, vay adi" diyorsunuz. Ilk metin copu boyluyor.

Bir yandan da aklinizda hep soru isareti, ben bunu bir yerde daha okumustum diye dusunuyorsunuz. Kucuklukten kalma bir kitapta. Tabi gelmiyor akliniza. Sonra zaten unutuyorsunuz.

Yillar sonra Alice Harikalar Diyarinda'yi tekrardan okuyup icindeki kucukken farkedemeyeceginiz harikalari gormek istiyorsunuz. O da ne, Alice'e "eger biraz daha yuksek sesle konusursan Kral'i uyandirirsin ve hepimiz yok oluruz" diyorlar.

Bunu okuduktan sonra durup dusunme basliyor tabi. Ilk metnin yazarini kolaylikla cope atabilirken Anar'i atmak olmaz. Yemez cunku. Dusunmeye basliyorsunuz.

Sonra zaten bu uc metinde de ortak hatta ayni olan numaranin 4 000 yillik idealizm oldugunu buyuk bir sapsallikla anca goruyorsunuz...

En son sorular soruyorsunuz bu durum hakkinda ve cevaplar ariyorsunuz...

Paralize Olmak

Hatirlar misiniz bilmiyorum bir aralar ne kadar cok kullanilirdi bu laf. Ota b.ka "paralize oldum" oldum derdik. (sanirim ben de cok diyordum, ne yapalim, dil iste) "En cok sen paralize oldun abi" derdik sanirim eger Gemide'yi o zamanlar izlemis olsaydik.

Gemide demisken ne guzel filmdi oyle. Onun gibi takilma ustune baska bir filmin cekilmesi cok zordur sanirim. Erkan Can superdi. Hele ki su kismi Ab-shaper'da 3 saat calismaya esdeger karin kasi yapmisti: P.zevengi oldur, 1, cinayet. Kizi al, 2, adam kacirma. Kizi en az iki kisi s.k, 3, irza tecavuz. Her gece esrara takil, 4, nerden baksan icicilik. Heriflerin ceplerinden paralarini al, 5, gasp. Butun bu boklari yedikten sonra polislerin suratina bakip "kusura bakmayain abi, kaza oldu" diyemezsin. Adamin g.tunden kan alirlar Kamil, kaaan kaaannn...

Paralize konusuna geri doneyim. Daha genciz, ya hazirlik ya da birinci siniftayim. Tabi cok ilgiliyiz sanatsal aktivitelerle o zaman. Ekmek aslanin agzinda. Biz de her Carsamba gunu Klasik Bati Muzigi konserlerine gidiyoruz. Ne caliyor anlamamiza gerek yok. Ortam iste. Duydum ki Toros Can gelecek, herkese haber verdim, hep beraber gidelim. Cok yetenekli adam, gecenlerde Kanada'da en yetenekli genc piyanist tarzi bir odul de kazanmis. Gittik dinledik. Seker gibi adam. Fazil Say gibim degil. Cok sevdik. Tabi cok kalabalik olunca konserden cikmak da Kuzey'e yurumek de vakit alan seyler. Duraga geldigimizde saat 11'i geciyordu ve otobus bulamiyorduk. Aslinda otobusler onumuzden "Ayazaga Garajina gider" tabelalariyla durmadan devam ediyorlardi durakta. Bekle bekle kimse durmuyor. En sonunda bir otobus durdu. Sansimi seveyim tam da benim onumde. Sofor kapiyi acti ve goz goze geldik. Benim eller cepte (artistiz ya) sofore bakiyorum, o da bana bakiyor. Sonra sofor "Garaja gidiyorum ama Levent'e kadar giden varsa birakayim" dedi. Ben de tum salakligim ve canima susamisligimla " Sorduk mu? " dedim. "Sorduk mu?" dedigimi duydu kulaklarim ama beynim bi yandan "yok canim oyle sey dememistir" diyor. Ayaklarim kilitlendi. O bir kac saniye nasil uzun geldi anlatamam. Sofor kesin icinden "ulan inip sunu bi benzetsem mi?" diye dusunmustur. Bi yandan da i.pne Ugur yanimda "Adam dalarsa karismam, hakkettin" diyor... Sonra adam binmek isteyen var mi diye beklemedi ve basip gitti. Ama ben kendime oldukca gec geldim. Iste o gun adamla karsilikli paralize olmustuk. O sayede hayatim kurtuldu ve eve donunce kirmizi biber surdum dilime...

---------------------- o --------------------

"Insanin beyni milyon tane farkli yer ve zamanda olursa bu uzay-zaman egrisi bir garip bukulup boyle salak yerlere varir" adli tezimde bir ornek olarak bu demin yazdigim zimbirtiyi kullanabilirim mesela.

No Problem

Ya bu gavurlar amma cok kullaniyorlar bu lafi. Surekli bir "No Problem" hali icindeler.


- I ran out of cigarettes, could you give me one?
- Yes, of course, no problem!

- Are you having fun
- Yes, thank you
- No problem!

- Are you leaving the party?
- Yes.
- No problem!

- Hay s.ctigim b.k, basliicam simdi noprobleminize!
- Go ahaed man, no problem!

Notlar

  • My boyfriend is out of town
  • Marlo - Metro - Pampa
  • Don't Touch Just Watch
  • Super Mario'nun sarkisi ne guzeldir oyle!

Lisedeyken bir gun Ibrahim, "ben elektrik-elektronik okuyacagim" dedigi vakit Efe'nin ona verdigi "Hassi.tir lan! Sen daha Super Maryo oynayamiyorsun" lafini, bir de Fizikci Ergun "Su vektörün ucu... " derken "Ziiiiini'ye girsin" diye cumleyi bagirarak tamamlayan Ugur'u hatirladim simdi...

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Uzaklik

Yurtdisinda yasayan bir cok tanidigim var Turkiye'den uzakta yasamak gercekten kolay olmasa gerek. Sonucta dogdugumuz, buyudugumuz, ailelerimizin bir cok arkadasimizin yasadigi yer orasi. Tum eksiklikleri ve tum kotu giden seylere ragmen Turkiye bizim evimiz...

Sadece 1 ayligina olsa da uzakta olunca insan baska bir dunyayi yasiyor. Basindan takip edebiliyoruz olaylari ama olaylari yasiyor muyuz? Dun Deryikcim geldi ve sanki anlattigi yer 23 yildir yasadigim yer degil de Avustralya'ymis gibi dinledim. Dunyada neler olup bittigini bilmeyen Amerikalilar geyiginden biriymisim gibi.. Internetten okumak yerine o zamani orada yasamis birinden dinlemek cok farkediyor...

3-5 gun sonra geri donuyorum. Dun bir aylik tatilden sonra zaten fazla mesaiye basladim, kisacasi bir ruya daha bitti ve uyandik... Her seyin duzenli oldugu bir yerden herkesin duzen oldugu gercek dunyama geri donuse az kaldi...

Ama adaptasyon sorunu cekecegimi zannetmiyorum zira gordum ki dun 1 ay boyunca kirmizi isikta gecmemis, her yayaya yol vermis, kurallara uyan bir insanken buradayken hic olmadigi kadar kirmizi isikta gectim... Tabi umarim kendimi insanlari linc ederken veya 'Lubnan'a asker gondermemiz Turkiye'nin cikarlari icin en iyisidir derken' bulmam evimde. Sonucta belli sinirlar dahilinde degisiyoruz... (gene donup dolasip kendime geldim yahu, siciim)

Horse With No Name

Nedense bu civarda pek bildigim sarkilari calmiyorlar. Koskoca bir ayda onceden bildigim bir tek Fever'i duymustum yolda. Ancak dun bir barda America'nin Horse With No Name'ini duydum. Hi hi, mutluluk filan, icelim guzelleselim, al tekrara, ohh misss...

Neil Young'in zannedilen bu super mukemmel sarkiyi dinlemek isteyen olursa haberim olsun... (anladin sen anladin!!!)

Bonus: Bir de Annie Lennox'un zannedilen ama Neil Young'in olan Don't Let It Bring You Down var... Bi de kimsenin Patti Smith'e ait olacagini dusunmedigi Because The Night var... Bunlarin disinda Belcika'dan Hooverphonic ve Hollanda'dan Kayak'da listemizde... Aussie olmayan Avustralyalilari nasil seviyorsak Flammish olmayan Flamanlari da o kadar seviyoruz...

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Bira Bira Demir Aldi Dunya

Ycurl'un ricasini kirmayayim ve deneyip de cok cok begendigim bir iki birayi yazayim buraya. Ancak oncelikle muessesemiz hicbir sorumluluk kabul etmez. Bunu bilin, sonra gelip bana "lan dedigin seyi denedik, bi s..ime benzemiyordu, ver lan parami bana" demeyiniz. Ayrica evde denemeyin, gidin bir bara ve yasiniz kucukse bu biralar yerine Heineken, Amstel vs gibi mesrubata benzeyen biralardan iciniz (he he)...


Kucukten buyuge dogru gidelim. Az alkollu (2-4) arasi aromali bir bira olan KRIEK cok guzeldir. Sikilana kadar iciniz, visneli olani benim favorim ama frambuazli, cilekli vs cesitleri de mevcut. Kadin birasi derler bazilari, halt etmislerdir. Icimi cok hos ve hafif bir biradir.


Gene aromali ama muhteviyatinin ne oldugunu cozemedigim ve kimseye de sormadigim biraz daha alkollu bir bira olan GEUZE'e... 4,6 civarinda bir alkol oranina sahip. Iciniz! Son gunlerimde (artik denemekten sikilmis haldeyken) hep bunu ictim.

Efes'in tadini cok severim ben o tarz biradan hoslaniyorum diyorsaniz onun Belcika muadili olan Leffe var sirada. 6,6'lik alkol oranina sahip. Sarisin ve kahverengi olmak uzere iki cesidi var. Damak zevkim benim sarisina daha musait bunu zaten gecmis tecrubelerimden biliyordum.

Ve sirada simdiye dek ictigim en iyi bira olan KASTEEL BIER var sirada. Kastel Blonde yuzde 11,0'lik alkol yuzdesiyle biraz agir bir icki. 4 tane ictikten sonra merdivenden dusup bir ladderzat yasattigi gorulmustur. Bazilari begenmezler bunu, nesini begenmezler gercekten anlatamam, anlayamam. Cok guzedir, her yerde bulunur... Bence biralarin Sahi, Padisahi'dir. Bunu derim. Eksi sozluge zaten birisi yazmis onunla ayni hisleri paylasiyorum. "Begenmezseniz bana verin ben icerim"


Bu arada gecen sene BeerRate tarafindan dunyanin en iyi birasi secilmis olan Westvleteren birasini deneyemedim. Kesisler kendileri icin yapiyorlar ve arada satiyorlar barlara filan. Bardan gidip 1 tane alabiliyorsunuz malesef. Kasa kasa almak istiyorsaniz rezervasyon yaptirmaniz gerekiyor, ssk kuyrugu olusuyordur herhalde o sira...

Tabi ben uzmani filan degilim ama bunlari oldukca sevdim. Zaten herhangi bir bara gidip Belcika biralarinin binbir cesidi ve farkli tatlariyla denemeden olmaz ama gorurseniz bu biralari affetmeyin bence....

Not: Ilk uc resimden sonra blogger resim yuklemeyi kabul etmedi. Digerlerini de uygun bir zamanda yuklerim artik.

Cuma, Eylül 01, 2006

Son Saatler

Iste bir ay boyunca yanlarinda calistigim, hicbir zaman desteklerini benden esirgemeyen insanlar bu yukarida gordukleriniz. Veronique, Reinout, Karen, Stijn, Peter, Dimitri, David, Ewald, An, Toon ve Michael'a ne kadar tesekkur etsem azdir.


Bir iki saat icinde bana verilen manyetik karti geri verecegim ve UGent'in binalarina artik istedigim her zaman giremeyecegim, yemekhanede artik ucuza da yiyemeyecegim, hatta bir kac gun sonra Gent'i terkedecegim, bir hafta sonra da Turkiye'ye geri donmus olacagim. Hayata Turkiye'de kaldigim yerden devam edecegim ama burada yasadiklarimdan sonra tabi...

Buradan sevgili Gent sehrine de bir seyler demek istiyorum. Istanbul'un havasi icin "O. gibi, ne zaman acip ne zaman kapayacagi belli olmaz" derler. Sevgili Gent, ben senin gibisini gormedim. Senin havani seveyim ben. Senin binalarini, nehrini, kucuklugunu, bisikletlerini, iki kugulu binani, super mukemmel garsonlarini, zilyon cesit birani ve frit'ini... Oost-Vlaanderen bolgesi.. Cok yasa e mi?

Hatirlamak Icin

Dun bir elimde Groot Frit'im diger elimde toplarim gene nehir kiyisina gittim. Orada otururken Fas asilli bir Belcikaliyla ( Belcikali oldugunu ozellikle vurguladi) konusmaya basladik. Burada nasil bir insan oldugunu anlatmayi istemiyorum onun. Ama giderken benim bitmemis patates kizartmami gorup geri dondu, "gordugum kadariyla yemiyorsun artik, bir tane alabilir miyim" dedi. Istedigin kadar alabilirsin dedim ama o israrciydi bir tane olmasi konusunda. "Ben bunu yiyorum boylece biz seninle beraber yemek yemis olacagiz, seni ve demin konustuklarimizi hatirlamak icin yiyorum bunu" dedi. Sonra kayboldu, pufff!

1 Eylul

Ya bugun Dunya Baris gunu ve bir cok sey yazmak istiyordum sabah ise gelirken. Kafamda kurmustum neler yazacagimi hatta ama once bir basinda, internette neler var diye bakayim dedim. Hicbir sey yok neredeyse. Radikal gazetesi "tarihte bugun" kisminda
Takvimler 01 eylül tarihini gösterdiği zaman...
1895 yılında,
Kadınlara Mahsus Gazete yayımlanmaya başladı.
1925 yılında,
I. Tıp Kongresi Ankara'da toplandı.
1933 yılında,
Denizyollarında devletçe işletme tekeli başladı.


yaziyor. 1939 yilinda zaten Alman birliklerinin Polonya'yi isgal etmesini yazmaya ne gerek var? Bugunun Birlesmis Milletlerce ( - ki kurulus amaci dunya barisini saglamak olan, her ne kadar basarili olamasa da) Dunya Baris Gunu ilan edilmis olmasinin da bir onemi yok. "Bir gun baris gunu ilan edilse ne olur edilmese ne olur" demek de mumkun tabi. Ama o kadar sacma salak gunleri kutlarken Baris'i gozardi etmemiz onemli bir gosterge olsa gerek. Gunun kendisinden konusacagimiza sivil toplum orgutleri ve polisin hazirliklarini yazmak ne kadar anlamli?


Bugun Amerika'nin Iran'a tanidigi sure doldu. Iran da uranyum zenginlestirmeyi durdurmayacagini acikladi.

Lubnan'da ateskes var simdilik. Bombalanacak yer kalmadigindan olsa gerek. Kac tane okul, hastane, enerji santrali olabilir ki zaten Lubnan'in..

------------- o ---------------

tamamlayamadim, boyle ucu acik kaldi, pardon...