Perşembe, Ağustos 31, 2006

Sonunda

Sonunda hokkabazlari gordum bu kucuk sehirde. Tabi Gent Festivali zamani buralar hokkabazla dolup tasiyormus, biz kacirdik nabalim... Staff ceviren bir agbi vardi. Bana benziyordu. Arkadasim fotosunu cekti, bir sekilde bana ulasirsa buraya koyacagim. Yalniz pek izleyici yoktu, normal tabi herkes ya tatilde ya iste... Hava da soguk olunca saksafonlu ve mandolinli sov pek izleycii toplayamadi.

Biraz da bu hokkabazlarin hangi aletlerle calistiklarini anlatayim. Bu gormus oldugunuz sevimli seyler "top" (bak sen!) Ben en cok bunlarla oynuyorum. Hatta su gulen suratli topun aynisi bende mevcut. Bu toplarin adi hack-sack (her ne kadar ayakla oynanan baska bir topa da yanlis bir sekilde hack-sack deseler de yanilmayiniz) Genelde erkekler oynuyor bununla.


Yandaki yanar doner alevli sey bir fire-poi. Adi ustunde yaniyor bu. Yanmayanlari da var. Iki sarkacin salinimlarini kontrol etmek (daha dogrusu yonlendirmek) suretiyle calisiyor. Sarkaclarin ucundaki agirligi kalin ipler olusturuyor. Parafine batirip yakiyorsunuz. Biraz zehirli ama ne yapalim. Olacak o kadar. Genelde kadinlar ugrasiyor poi'yle zira oldukca kivirtmak gerekiyor, delikanli adam da oyle kivrik islere girmez tabi. Ayrica poi ogrenmenin ilk asamalarinda bacak arasina siki darbeler yemek kacinilmaz gerceklerden oldugu icin bir cok erkek arkadasimiz hayatina kadin poi'ci olarak devam ettilar.

Sag taraftaki gordugumuz alet bir diabolo. Bunun bir de iki cubugu ve bu iki cubugu birbirine baglayan bir ipi de var. Donen cisimlerin eylemsizliginin artacagi ve dengede kalacagi prensibine (varsa tabi oyle bir sey) gore kullaniyorlar. Bizim Yavsaklar'dan Furkan ve Mete bu konuda oldukca ilerlediler. Hatta sovlara bile cikip para kazaniyor keratalar. Hatirlarim diabolonun dengede durabilmesi icin donmesi gerektigini bilmedigimizde (oysa hepimiz senelerce fizik okuduk) "bu diabololar bozuk" diye ugrasmamistik. Allahtan sonra Tolga cakti durumu da kurtardik pacayi...

ve iste gelmis gecmis en karizma ve en zor alete gelelim. Bunun adi Staff. Fire Stick de diyorlar. Oldukca agir bir sopa, iki ucu gene parafinle yakilmis. Cok fazla kas gucu (kondusyon daha dogrusu) ve tam kendini teslimiyet gerekiyor. Yapilan hareketleri agiz acik izlememek imkansiz. Eminim herkesin gonlunde bu yatiyordur. Insanlar bilmem kac kiloluk bu yanan cubukla bir dans ediyorlar anlatamam. Yani sov yaptigini bilmesek neler dusunurduk...

En zoru derken tabi itirazlar gelebilir. 3 top degil de 7 top cevirmek de cok cok zor, 1 diabolo degilde 3 diabolo da cevirmek cok cok zor. Ama iste ne bileyim, belki benim gonlumden hep Neo olmak geciyordur ondan oyle diyorumdur.

Bu arada bizim Yavsaklar'dan pek mezun olan olmadi bu sene. Bir cogumuz okulu bir sene uzatti ama bunun sebebi tabi yavsak olusumuz degildi. Hani belirtmek istedim. Tohmet altinda kalmayalim sonra...

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

Laz Belcikalilar

Belcikalilar icin "Avrupa'nin Lazi" diyorlar. Bence pek oyle kurnaz insanlar degiller, bu iyi bir sey. Ancak fikra kahramani olduklari dogru.

Hatirlayacaksiniz bundan bir kac sene once iki cintos delikanli bir bankayi "basarili" bir sekilde soymustu. Sonra da Haydarpasa'dan atlayip trene gene buyuk bir basariyla Istanbul sinirlari disina cikmayi da basarmislardi. Bu kadar basariyi hazmedemediklerin, onlara fazla geldiginden olsa gerek tabancalarini cikarip bu "basirili" soygunu oldukca talihsiz bir sekilde patlama sesleriyle kutladiklari icin yakayi ele vermislerdi. Gercekten yakismamisti. Insan biraz sevincine hakim olur, trenden havaya ates acmanin ne manasi var? Treni durduruyorlar tabi, bizimkilerin kompartimani da barut kokusundan gecilmiyor. "Yahu bu kadar agir cantalarla nereye gidiyorsunuz gencler" diyor polis, bir de bakiyorlar ta taaamm.

Buna benzer bir olay burada yasandi ama daha kucuk capta. Eroin bagimlilarinin tedavisinde baska bir uyusturucu olan metadon kullaniliyor. Emmi'nin bir tanesi bir rehabilitasyon merkezinden 6 lt (evet yanlis duymadiniz) metadonu calmayi basariyor. Tabi tum kolluk kuvvetleri adami ariyorlar. Ama nereden bulucaksin, adam coktan arazi olmus bile... adamdaki sevinci gormek lazim, gormesek de dusunebiliriz, bankayi soyan adamlar gibi inanilmaz bir mutluluk sarmis olmali adami, hele ki pacayi siyirdigi ve elinde yedi sulalesine yetecek kadar mal oldugu icin... Tabi hikaye mutlu sonla bitmiyor, bizim bu Belcikali adam cok sevinince kafaya dikiyor metadonu... Sonra bir sekilde hastaneye ulastiriyorlar onu doz asimi nedeniyle. Doktorlar bakiyorlar vs sonra anlasiliyor tabi adamin merkezi soydugunu...

Bu iki olayin bence en onemli ortak noktasi (gormesem de) hirsizin pacayi kurtardigi anda ki mutlulugunun inanilmaz boyutlarda olusu... Hele bir de caldigin sey buyuk, onemli bir seyse...

Bir kiyas yapmak gerekirse bu arada, banka soyguncularina 5 verirsem goreceli olarak Belcikali adama 3 veririm ve gozlerinden operim...

Salı, Ağustos 29, 2006

Iste Simdi

...gercekten koydu bana bu...
Komut satirina "ts" yani transition state eklemeliydim. Eklemedim. Onlar ekle demediler, zaten ekle deselerdi bile ben "eklemeyelim 3 kat daha cok vakit harcatir bu" derdim. "Ama bana 16 islemcili 28 GB ram'i olan makine verecekseniz ne ala" derdim. "Texas hesap makinemden daha dusuk islemciyle calisacaksam bos ver ts'i, uzunluklari sabitleriz" derdim -gercekte oldugu gibi. Onlar yazmam gerekenleri soylediler ben de yaptim. Demek ki neymis, sorgulamayan bir insanmisim. Tabi "dispropotionation" reaksiyonlariyla daha once calismamistim. Bir yandan da normal aslinda aklima gelmemesi, ortadaki Hidrojenin aradan kacma ihtimalinin...

Bugun gorduk ki her sey patladi. Bum. Bosa harcanan vakit. Simdi yoksun sen burada Vero ama illa geleceksin buraya. Bakalim ne olacak? Senlikli saatler beni bekliyor, Gentse Feesten'i kacirmis olsam da...

Tabi simdi en temizi bir bardak alip onu kirmak boylece bardagin entropisini artirip kendiminkini azaltmak... Ama boyle bir seye gerek yok, uzun yillar aldigim Tai Chi egitimiyle kendimi "duz"eltebiliyorum allaacoksukur...

Pazartesi, Ağustos 28, 2006




Iste Leie nehri. Vaktimi en cok gecirdigim yer burasi . Uzakta gorunun koprunun ote yani Gent'in ortacagdaki merkezi ve su an tahmin edilebilecegi gibi en turistik kismi. Leie nehri (buna bilmiyorum nehir demek ne kadar dogru, sehrin icinde kanallara ayrilmis durumda) pek akmiyor. Cok sakin bir yapisi var, zaten yuksekliklerin olmadigi bir yerde niye debisi yuksek olsun degil mi? Akil var mantik var, peh. Burada turistler icin tekne turlari duzenleniyor surekli. Yetiskinlere 5, kucuklere 2.5 euro. Belcikalilara ozel bir indirim yok. Oysa Turkiye'de olsa kesin "Turke 2 euro" diye kulagimiza fisildarlardi.


Keske "Yavsaklar" olsa burada da Leie irmaginin kiyisinda hokkabazlik yapsak...
Keske X olsa sarap icsek
Keske Q olsa Mars'a baksak
Keske W olsa muzik dinlesek...

- You wont look silly
-Hadi Yaa!!


Eninde sonunda bir vakit gelecekti ve ben yanima fotograf makinesi almadigim icin pismanlik duyacaktim. O gun bugunmus. Sabah gene yagmur yagdi (bu arada gecen hafta Gent omru boyunca gormedigi kadar yagmura maruz kaldi, her tarafi su basti, itfaiye tam gaz calisiyordu sehirde. Gorulmemis bir hareketlilik vardi. ) Erikcigim de sagolsun bana bir yagmurluk ayarladi. Boyle panco gibi olan terletmeyen, kapsonu da olan sahane cillop gibi bir yagmurluk. Yalniz o kadar cok yagiyor ki bazen bu da kar etmiyor. Bacaklar icin ayri bir seye ihtiyac varmis ve iste fotografini cekemedigim sey o. O kadar komik bir yagmurluk-pantolon "seysi" ki bu anlatamam. Uzunca bir sure Erik'e bakip onun saka yaptigini itiraf etmesini bekledim ama olmadi. Hatta benim halime bakip "You wont look silly, it's quite normal" dedi. Nasil ya? Onu giyip aptalca gorunmemek nasil mumkun olur? Dunyada bunu herkes giyse bu normal olur ama normal olmasi onun ahmakcaligini degistirmez... Eminim ise yariyordur ama ben giymedim tabi. Islanacaksan islaniriz, tukkana gittigimizde de cikaririz pantolonu, yigidin mali meydanda valla, oyle yolda gerizekali gibi gidecegime basim dik alnim acik pantolonsuz dolasirim daha iyi... Sen ne diyorsun Ismetcigim bu konuda sormasi ayip?


Ek:
Ismetin yaniti : <:o)

Cumartesi, Ağustos 26, 2006

Zavalli Asik III

Digerleri kadar kotu olmasa da sevdigi insani bir baskasina kaptiran asik, siralamamizda ucuncu siraya yerlesmis durumda. Baskasina kaptirmis olmasi II. durumda oldugu gibi "kendisine" kaptirmis olmasindan daha hafifletici hale getiriyor durumu. Bir baskasi icin terk edilmek sanki o kisi ortamdan uzaklastigi zaman her seyin eski haline donecegine dair sacma ve salak bir umut tasimaya yol acabilir. Tabi ben demiyorum "birak seni terketti, sevme onu" diye, sev tabi ama insanligin en buyuk kazanimlarindan biri olan ve hayati oldukca kolaylastiran "derecelendirme"yi kullanarak kalbinin baska bir yeriyle sev ki ne ona aci ver ne kendine...

Zavalli Asik II

Zavalli Asik serisinin ikinci kismini aslinda asik olmayan ama kendini asik zanneden kisi olusturuyor. Bunun ust modeli karsisindakini de kendisine asik hisseden kisi olusturuyor. Ask biten bir sey, baslamis olmasi bitmeyecegi manasina gelmiyor bilakis bitecegi yonunde bir isaret. Ama bunu kabullenmeme durumu (-insanoglunun "kabullenmeme", "inkar etme" yetenegi inanilmaz boyutlarda, hastasiyim) zavalli asik konumuna itiyor insani. Bunun bir de sarkisi var. The Beatles soylemis zamaninda For No One adli sarkilarinda. Gecmis gecmistir, daha bu gune hakim olamazken gecmise sahip olmaya calismak beyhudelik degildir de nedir?

Zavalli Asik I

Zavalli asiklar hakkinda bir iki satir karalayalim. En sevdigim zavalli asik karakteri C. S.'dir. O kadar zavallidir, o kadar acinasi bir duruma gelmistir ki yaraticisi olan sakalli adam bile ne yapacagini bilemez onunla... Trende karsilastiklari zaman "ne halt edecegim ben seninle" diye dusunmekten kendini alikoyamaz.

O kadar kotu bir duruma dusmustur ki neredeyse her seyini kaybetmistir hatta her seyini kaybettigini dusunurken birden su satirlar kulagina calinir. Her seyini feda ettigini dusundugu sey bir yalandan ibaretmis:

" Seni bir tek hususta kandirmadim. Sana asik oldum... sanirim daha gorur gormez. Bu konuda hic kandirilmadin. Seni aldatan yalnizligimdi. Bir kuskunluk, bir kiskanclik, bilmiyorum. Bilmiyorum...
... Yaptiklarim icin bir aciklama bekleme benden. Aciklayamam. Aciklanabilecek bir sey degil.

Ya iste boyle. Zavalli C. tabi burada da kalmiyor. Bir imgeye, bir bakisa, soylenmemis sozlere kendini kaptiran C.'nin daha kaybedecek cok seyi var. Ama hikaye mutsuz sonla mi bitiyor emin degilim. Orasi biraz bize kalmis...


Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Ladri di Biciclette

Yeni gercekcilik akimi sagolsun bizi bu filmle tanistirdi. Ben filmi uc-bes defa gordum televizyon kanallarinda ama her seferinde uyuyakaldigim icin pek bir yorumda bulunamayacagim. Onun yerine "Bisiklet Hirsizlari" ve bisiklet nasil calinir vs hakkinda bir iki laf edeyim.

Oncelikle biraz sinirlarimizin disina uzanalim ve Dunya Bisiklet Calma Olimpiyatlarinin 7/24 yapildigi Rotterdam sehrine gidelim.

Bisikletinizi bir yere biraktiniz ve iki guzel kilitle kilitlediniz bir yere gunduz vakti. Sonra gittiniz isinizi gormeye, dondugunuzde ne goresiniz bir tane dev, kocaman, busbuyuk bir kilit takilmis bisiklete. Dogal olarak acamiyorsunuz. Surekli orada bekleyecek haliniz yok ya, illa bir ara gideceksiniz ve gecenin bir yarisi ellerinde beton makaslariyla canavarlar gelip bisikletinizi goturecekler.

Bu buyuksehir taktigi tabi. Gent gibi kucuk bir sehirde isler daha farkli isliyor. Buradaki bisikletlerin yuzde sekseninin calinti oldugu bilgisini kullanmak gerekiyor. Bisikletsiz kalinca gidip bir bisiklete kilit takiyorsunuz ve bir not birakiyorsunuz: "Bu bisiklet calintidir, benim bisikletim, lutfen kilidinizi alin" Burada herkes bisiklet caldigi halde bisiklet hirsizi diye anilmaktan cok korkuyorlar o yuzden dondugunuzde buyuk ihtimalle kilit sokulmus oluyor. Ancak o bisiklet calinti degilse adam kendisi bir not birakiyor ve sen kilidini aliyorsun pasa pasa...

Tabi bunlar iyi taktikler, bazen kamyonet ve beton makasiyla yangindan mal kacirir gibi caliyorlar... O tarzi sevmiyoruz...

Gent'te soyle bir saka var: Kavsakta yesil isigi bekleyen bisikletli bir gruba "Lan! bu benim bisikletim, hirsiz!!!" diye bagirinca bisikletlilerin hepsinin kacistigini gormek mumkun :)))

Aslinda basta soylemem gerekiyordu ama Cem o kadar cok konustu ki kafami toplayamadim. Bu insanlar (Gent halki) bisiklet hirsizi olarak dogmuyorlar. Misal Reinout isimli arkadasim kucukken bir bisiklet aliyor parasini verip. Sonra bu bisiklet caliniyor. Yani R. sehre bir bisiklet vermis oluyor. Sonra sehirden bir bisiklet alip durumu dengeliyor. Su ana kadar 10 tane bisikleti olmus. Bisikleti varken de asla calmamis. Aferin R. ! Alki$$$$$

Salı, Ağustos 22, 2006

Agiz S.can Sevgili Istemiyoruz

"Kaybolmayan Insanlik" projem vardi ama yeteri kadar destek bulamadigim icin rafa kalkmisti. Sonra "Alginin Kapilarini Acalim" vardi, o da cok ezoterik bulundu manifestosuna bakilarak...

Ancak en onemli seylerden birini atlamistim: "Agiz S.can Sevgili"

Dunyada bu Sevgili'ye rastlamayan iki kisi varmis, biri Patagonya'da yasayan bir cobanmis, digeri ise Speedy Gonzales... Hepimiz biliyoruz onu. Cinsiyetinin onemi yok, kadin da oluyor, erkek de oluyor... "Yahu ne zaman girdin hayatima, niye girdin? Ne zaman s.ctin hayatima? Niye yapiyorsun bunu?" sorularini sorduran kisi iste. Evet evet, yavastan hatirlamaya basladiniz degil mi? Liste git gide buyuyor, durduramiyorsunuz? Tabi her birinin kendince bir sebebi vardir ama gidip birisine soramazsiniz degil mi?

Iliski tabi bir poker oynu gibi olup eli iyi olan digerini surunduruyorsa tabi s.cilir agzina... "Yok ben oyle bir sey istemiyorum, oyun moyun ters bana" diyorsaniz soyunuzu devam ettirme sansiniz oldukca kisitli, Kuzenim Darwin'in dediklerinden yola cikiyorum tabi...

Tabi bu oyunda roller oldukca degisken, kendisini oyle avutanlar olmali, "bugun o s.car agzima, yarin ben baskasina s.carim" diye... Hatta ayni iliskide de bir cok defa degisebilir sanirim bu...

Gecen bir arkadasimla konusurken (bu arada keske onunla konusmalarimizin log'larini tutsaydik "Bir Genc Yetisiyor" diye yayinlardik :) "ee bu isler oyle malesef evrenciim" lafini duyunca tum insanliga olan umidim bir daha yerle bir oldu

Tabi simdi diyeceksiniz "Ulan i.ne! Sen de mutlaka yapmissindir" diye. Yok valla, bilen bilir beni... Ben tam soyu tukenmekte olan "evlenilecek adamim"... Tabi soyu tukenecek olmasinin vardir bir sebebi, dedik ya, Kuzen Darwin sagolsun...

Form

Formdan dustugumu kabul etmenin zamani geldi. Artik eskiden oldugu gibi "sicar gibi" tabirine uygun yazamiyorum. Deryikcigim sagolsun o benim yerime daha cok ve daha uzun yaziyor...

Peki byte bazinda bu degisiklik bir rafinelik unsuru tasiyor mu? Malesef hayir...
Tabi cok normal aslinda pek bir sey yazmamam... Durgunluk merkezdeyken niye onun disina cikayim bu bu bilgisayar ekranindan?

Gent'e gelirken "cosarim ben burada" diyordum... Yok ne cosmasi, iki lafi bir araya getiremez oldum. Baska seyler var tabi burada... Yazilcak adet olarak cok sey yok ama varolan kismi da hic yazasim yok... Gundelik olaylar vesaire... Enteresan yer burasi, bu gecen iki hafta bir yandan cok normaldi, bir yandan cok olagandisiydi... Burada olanlari, burada gorduklerimi kayda almamak lazim sanirim. Fotograf makinem yok, kullan-at bir tane alabilirim ama kaydedersem baska seylere donusebilirler... Sonuc olarak aklimdaki hali biraz ozel ve oyle kalsin, ne de olsa hicbir sekilde aktaramayacaksam cirpinmanin ne manasi var degil mi?

Zaten almisim repeat'a Fransiz Tegmenin Kadini'ni, ne gerek var yazmaya.. Oku oku zevke gel...

Adreanalin

Efenim bugun gercekten adreanalinin gucunu gordum. Normalde pek salgilamam oyle sivilar ama bu sefer tam zamaninda beynim ise yarar bir sey yapti.

Her sabah gittigim marketten her sabah aldigim adini bilmedigim kurabiyemsi seyden 2 tane aldim. Bisikletimi bagladigim yere gittim, kilidi actim ve bisikleti hareket ettirdim. Hareket ettirmemle yanimdaki bisikleti devirmem bir oldu. Bisikletin arkasindaki canta bir tarafta, bisikletin selesi bir yanda ve bisikletin kendisi de baska bir yandaydi. Elbette bu ucluye bir dorduncu lazimdi ki o da gelmekte pek gecikmedi: Upuzun boylu, kilolulu mu kilolu bir abi. Bilmiyorum soylemeye gerek var mi ama kucuk bir ayrinti olarak abimizin ten rengi biraz koyuydu. Iste o an bacaklarim titremeye basladi. Allahtan cok hizliyim, 1 nanosaniyede ozur dileyip atladim bisiklete, adam bir seyler diyordu ama acelem vardi, yoksu oturup oracikta agzinin payini verirdim ama... Neyse, nasil ucuyorum ama anlatamam, bisiklete sanki takmisim kanatlari suzuluyorum... Marketten ise gitmek 12 dakika surerken 7 dakikada geldim... Isiklarda da sansliyidim zaten... Yukarida allah var ne de olsa, elimi kana bulayacaktim bu gavur topraklarinda...

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

Ööro

- fayf ööro, fiya sents!
- my love!
- fayf ööro
- my all!
- ööro
- my very self!
- ööro, ööro, ööro!!!

Gent - Enschede

5 saat gidis 5 saat donus olmasi planlanan "Gen Teskedeee, Gen Teskedeee Bitsin Bu Hasret" yolculugunun donusu malesef 5 saatten daha fazla surdu. Tilburg'da bir problem oldugu icin orada inip beklemek zorunda kaldik. Yalniz bu ipne Hollandalilar sadece kendi dillerinde anons yaptilar... Tanrisal bir el bana uzandi ve trenden inmem gerektigini soyledi bana. Iyi ki de inmisim cunku o tren gerisin geri Enschede'ye donuyormus. Tilburg topraklarin tam 1 saat 30 dakika bekledikten sonra bir tren geldi ve Roosendahl'a ulastirdi, oradan Antwerp'e hemen tren vardi ama Antwerp'de gene beklemek zorunda kaldim. Boylece Gent'e geldigimde saat 12'yi gecmisti ve artik tramvaylar calismiyordu. "Sehir merkezine nasil gidebilirim" diye sordum iki Beljik leydiye, "orasi cok uzak ya" dediler sagolsunlar... "Biliyorum yahu uzak oldugunu, yon gosterin" dedim, leydi birasini acip "valla bilmiyom" dedi. Hay lanet olsun gerizekali deyip aldim birasini doktum basindan asagi, zaten ev uzak... Basladim yurumeye, yuru yuru bitmiyor... Eve geldim saat bin olmus.. Ama yatmadim hemen, makarna pisirdim kendime, cok istahliyim cookk!!!

Not: giderken 31'den 25 cikarip 11 buldugum icin az daha Rotterdam'da treni kaciriyordum, kendimi mansiyon odulune layik goruyorum...

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Kuzey

Kuzeye dogru gittikce imkansizliklarin arttigi konusunda buyuk kutuphaneci ile ayni fikirdeyim ama Kuzeye gittikce gokyuzune daha yakin oldugumuz da kesin...

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

Turkiye Gundemi

Turkiye gundemini pek takip edemiyorum ama ayagima kadar geliyor bir sekilde. Su siralarin gundemini Ali Kirca ve Mehmet Aurellio (ya da her neyse ) olusturuyor. Tabi gundem olduklari icin bir cok insan yaziyor ciziyor, benim soyleyecek pek bir seyim yok Aurellio icin ama Ali Kirca konusunda her zaman zaten aklimi kurcalayan bir konu tekrardan kivrimlarimda dolasmaya basladi.

Birisinin adi bir sekilde seks skandalina karisirsa ya da yaptigi bir sey bir sekilde seks skandali olursa buna maruz kalan kisiyi gorevinden istifa etme konumunda (ya da kovulmasi) bulmak cok enteresan. Sonuc olarak ortada hicbir suc islenmemis. Kimse oldurulmemis, kimsenin malina goz dikilmemis, devleti yikmaya yonelik bir hareket olmaktan da cok uzak yapilanlar... Isten kovulmayi birak neredeyse toplumun her kesiminin nefretini tasimasi bile mumkun. Sanki insanlar birbirleriyle yatmiyorlar, sanki insanlar kocalarini karilarini aldatmiyorlar. Sanki tum dunyada 3-5 tane var bundan ve bu islerin boyle oldugunu bir onlar aciga cikinca anliyoruz. Bak sen adama ya!! Adam sevisiyormus lan! Lan yuh be! Essek kadar adam oldun hala yaptigin seye bak... Duydun mu kadin kocasini aldatmis, Fransiz Ihtilali'nden beri gorulmus sey degil, inanamiyorum!!!
Tabi ahlak kurallariydi falan filan... Garip is, ben anlamiyorum... Anlayan biri anlatirsa da cok tesekkur ederim...

Bill Clinton'in Monica olayi herkesin malumu. Clinton'un baskanligi bile elinden alinabilirdi. Tabi savci Kenneth Starr benim kadar biliyordur kanunlari, o yuzden Monica'yla olan iliskisinden dolayi degil de Bill Clinton'un "Monica ile yatmadim" aciklamasi yuzunden davayi acmisti. Yalan soyledi Clinton diye. Peki baska bir konuda yalan soyleseydi gene bu kadar olay olur muydu?

Kendi icimizde ikiyuzluluk o kadar fazla ki yetisemiyorum hicbir seye...
Kadinlarin ne istediklerine, ne dusunduklerine ne hissettiklerine akil sir erilmiyor. Zaten erilseydi onlara 'disil' denmezdi, degil mi?

Zelfvertrouwen

Surekli okumak nereye kadar? Yeni bir seyler yapmak icin bir yere kadar okumak, o yerden sonra da okumayi kesmek gerekiyor. Yeni bir yol acmak icin ise kendine guven gerekiyor. Iste bu okuyup biriktirme donemiyle yeni bir seyler uretme donemi arasinda kazanilmasi gereken bu: Kendine Guven. Kendine guvenini saglayamazsan sorun yok, tekrar okumaya devam... Sonra yeniden bir ara verirsin, gene bakarsin duruma... Guvenini saglamadan yaparsan basarisizlikla karsilasinca s.carsin. O zaman verdigin ara daha uzun olur. Bu aralarin aralari uzadikca yapacak bir sey bulamazsin. Cok bilmis gibi laflar edersin. Cok bilmis gibi laf etmek tabi bilmedigin manasina gelmez. Inanilirlik problemi yaratir. (mi?)

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

Huh?

Rasputin diye bir adam var Rusya tarihinde. Iyi adam midir yoksa kotu adam midir bilemeyecegim, zaten olu adamin arkasindan konusmak bize yakismaz. Onun konu oldugu bir deney yapiliyor ama hicbir sekilde cite edemeyecegim o yuzden bana inanmaniz gerekiyor.

Bu adamin hayatini anlatan bir metni deneklere dagitiyorlar. Kontrol grubuna ve deney gurubuna dagitilan hayat hikayelerinde sadece bir nokta farkli: Rasputin'in dogum tarihi. Deney grubundaki denek hangi gun dogmussa ona verilen kagitta da Rasputin'i o gun dogurmuslar. Deneklere sorulan soru ise basit: 1'den 10 kadar bir derecelendirme yaparsaniz Rasputin'e kac verirsiniz? (1 gebersin, 10 hastasiyim) Hic de sasirtici olmayan bir sekilde Deney grubundaki garibanlar ona cok daha fazla not vermisler...

Bir insanla ayni gun dogmus oldugumuzu dusunmek bile degisik cagrisimlar sunabiliyor. Gorunurde yakinlik hissetmemizi gerektirecek bir sey yokken onu kendi hayatimizda bir yere oturtuyoruz. Dogal olarak dogum gunumuz oyle kotu veya siradan bir gun degil ne de olsa. Boyle olunca bu sacma salak kosutluk bile yanlis dusuncelere sevkedebiliyor.

Ben boyle seyleri sallamam, ben dinledigim muzikte, okudugum kitapta anlatilan seylerle kendi hayatimda benzerlikler bulmaya, kurmaya ve yakalamaya calistim sanirim. Sanirim hataliydim. Kendi hayatimi baska hayatlar uzerinden yasamaya calismak ne kadar mantiksiz bir sey aslinda??? Kendi filmimin rejisoru olacakken niye konuk yonetmenler cagirayim bunlari senaryoma davet edeyim sirf tarzlari farkli diye? Ne geregi var ki yok bilmem ne sarkisi duygularima soz oluyor, muzik oluyor? Existence and uniqeness teoremi niye sadece calculus'te olsun ki? Evet, biliyorum, her sey daha once yasandi, bitti, hissedildi vs. ama ben bu yolda kendi resmimi cizmek istiyorum. Sana soruyoum Michael Mann: Carsamba Miami Vice'la dortte dort yapacak misin?

Unutkanlik

Mesai saatleri disinda net imkanim yok. Bunun bir cok artisi var ama aklima gelen seylerin sadece yuzde birini not alabilen bir insan olarak bir cok seyi unutuyorum. Baglanti yokken Word'e yazmak garip geliyor. Odev ya da makale haziliyormusum gibi hissediyorum. Blogger'in bu arayuzunu seviyorum. Yaziyorsun ondan sonra "yolla" degil de yayinla (publish post) diyorsun. Muhim is tabi yazi yazmak. Soz'un gucu ne kadar fazlaysa 'yazi'nin gucu daha da fazla.

Dusunmek bir problem degilken dusunceleri aciklayinca bu suc olabiliyor, bunu yazili yaparsaniz sucun ayni sucu islemis olmaniza ragmen daha buyuk bir ceza bekleyebiliyor cunku onemli isler bunlar. Her gun yapiyor olmamiz yaniltmasin bizi.

Ben soz'un gucune inaniyorum. Kehanete de inaniyorum. Bir seyin olacagina dair soylenmis bir sozun onun olma olasiligini cok cok yukselttigine inaniyorum. Sonucta bir cok sey bir "fikir"le basliyor. Insani harekete gecirecek her sey bir fikir kivilcimindan basliyor. Bu fikir de cogu zaman soz olarak cikiyor agizdan...

Her ne kadar soyleceklerimin buyuk bir kismini unutmus olsam da (sorun degil, soyleyeceklerimin bitmesi gibi bir derdim yok) burada bir hafta icinde kendimle ilgili bir cok kehanette bulundum. Ozellikle cevremde olup bitenleri onemli ve onemsiz olmak uzere kiyaslayabilecegimle ilgili diyebilirim her ne kadar bu tam olarak dusundugum seyi karsilamasa da... Bir kac bir sey daha var ama NYNZ.... Uygun durumda takariz kasetcalara Fatboy Slim, dii mii?

Cuma, Ağustos 11, 2006

Beljik

Insanlik tarihi boyunca sanirim bir tek Belcikalilara nasip olmustur aydinlatilmis otobanlar. Sehirlerarasi yollari niye aydinlatma geregi duymuslar bilemiyorum. Uzaydan gorunen tek insanlik belirtisi olma azimleri mi acaba? Isik kirliligi o kadar buyuk boyutlardaki burada birak yildiz kaymasini, yildizin kendisini gorunce bile dilek tutuyor insanlar...

Tabi bi ton da para harcaniyor bu isiklandirmaya. Ne de olsa harcayan kisi kendi cebinden vermiyor, vergilerle odeniyor... Gecmis yillarda sivil toplum orgutleri bir organizasyon yapmislar "Karanligin Gecesi" adi altinda ve bu isiklari kapattirmislar. Yalniz elektrik sirketi bu islem icin ayrica para almis, kullanmadiginiz elektrik icin bile para odemeniz gerekebiliyor yani...

Uzaydan bu isiklar gozukuyormus haggaten, ben gitmedim, gidenin yalancisiyim. "Karanliktan korkacagina bir mum yak" demisler, Beljikler "yelkenleri atlastan, halatlari ibrisimden" filo yapmislar valla...

Bu arada bende acayip bir aliskanlik olustu: tuvaletin ya da banyonun kapisini obsesif kompulsif bir insanmisim gibi iki kere acip kapamam gerekiyor cikarken. Sebebi ise basit: salaklar elektrik dugmesini iceri koyuyorlar. Diyorum ya, salak!

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

Gent IV

Bu dort gunde en cok hissettigim sey bir basima oldugumdu. Hala oyle tabi. Degismedi. Yalniz degilim bunu biliyorum.

Bir basina olmak (en azindan bir sureligine) cok onemli. Donup dolasip kendime geliyor sira. Kendimi unutturacak kimse yok burada. Gittigim her yere goturdugum kisi kendim sadece. Simdi daha iyi anliyorum gurbette yasayan insanlari ozellikle de gurbette kendilerine yeni bir hayat kurup eskiyi bir sureligine rafa kaldirani. Saglikli bir seymis gibi geliyor bu. Orayi dusundukce dertler iki katina cikabiliyor. “Only one life at a time” diye bir slogan uydurayim hemen.

Burasi cok huzurlu bir yer. Kucucuk, sakin, yavas... Insanlar mutlular, sagliklilar. Hastaneye gidiyorum iste iki gundur, bir halkin hastalari bile mi bu kadar saglikli gorunur? Elbette onlarin da dertleri vardir, problemleri vardir, yetisemedikleri seyler, sinirlerine hakim olamadiklari zamanlar vs. ancak onlari yasamadan bilemem tabi, o yuzden onlarinki gibi bir hayat surmeyi istemekte bir sakinca yok.

Gerci kucuk yerlere gittigim zaman bunu hep dusunuyorum. Sanirim Istanbul gibi dunyanin en buyuk sehirlerinden birinde yasamis olmanin verdigi bir rahatsizlik bu. Omurden omur secer begenir ve yer o sehir. (Ne guzel ya ‘bu’ demiyorum) Gerci tilkinin donup dolasip gelecegi yer kurkcu dukkani misali seve seve donecegim Istanbul’a (tabi o zaman Istanbul’um olacak ya orasi) ama icimdeki “kucuk yerde yasamak” arzusu burayla percinlendi. Ne kadar cok vakit var burada. Sabah rahat rahat uyan, dusunu kahvaltini yap, isine git, oglen yemegi icin 1,5 saat ara ver, arkadaslarinla yemek ye, aksam 6’da cik, evine gel ve daha yatmak icin 5 saatin kalsin. Muzik dinle, kitap oku, yazi yaz... Sahane valla. Bir basina yasanabilcek en guzel yerlerden biri. Aksamlari cik nehrin kenarina git, gecen guzel kizlara bak, bisiklete bin...

Tabi her sey oyle toz pembe degil. Para ciddi bir problem burada. En kiytirik sey bile oldukca pahali ve bu pahalilik Turkiye standartlarinda degil Belcika standartlarinda bir pahalilik. Burada asgari ucret alan birisinin Turkiye’deki muadilinden yasam kosullari acisindan bir farki yok malesef. (daha iyi saglik kosullari haric tabi)

Bugun stipend problemi yasayabilecegim ortaya cikti. Yakinda belli olur ne olacagi. Varoki “benim bundan haberim yok” dedi. Ne olacak sabirsizlikla bekliyorum.

Gent III

7-8 Agustos Pazartesi-Sali

Pazartesi sabahi erkenden kalkip kahvaltimi ettim ve yola koyuldum. Okulun girisindeki guvenlik gorevlisine nereye niye nasil geldigimi Ingilizce olarak anlatmaya calisirken adam sozumu kesip “Turk musun?” diye sordu. Nerede s.cmistim acaba? Turkiye’deyken turist yerine konmaya alismistim ama nasil oldu da adam anladi acaba? Allahtan hizli dusunuyorum, Ockham’in Usturasi’ni cikarip bilemeye baslarken ismimin V. tarafindan kapiya yazdirilmis olabilecegi ve tum “Turkce biliyorum ben insanlari”nin kelime haznesinde olan ismimin nereli oldugumu belirttigini dusundum. (yazmasi daha uzun surdu valla)

Biraz aglayayim, sonra devam edecegim:

Koskoca B. Universinde Fizik Bolumu’yle ayni kati “paylasiyoruz”. Bizim hesaplamali kimya grubuna verilen ise sadece bir oda. 15 tane bilgisayar iki sira halinde dizilmis. Calisma alani bilgisayar basiyla sinirli. Oysa buradaki 20 kadar insan (2 prof 2 post doc ve geri kalanlar PhD ogrencileri) bir meslektaslariyla ayni odayi paylasiyorlar. Iki kata yerlesmis durumdalar. Sahane bir sey, alan sorunu cekmiyorlar. Teknik imkanlar acisindan da tabi oldukca ileriler. Bana kullanmam icin “idareten” gayet iyi bir dizustu verebiliyorlar.

Aglamam bitti. Benimle birlikte buraya gelen doktora ogrencisi (bizim okuldan) yoktu ortaliklarda. Onu bekledik bir sure. Bu arada oradakilerle tanisdim. Internet sitelerinden zaten kimin kim olduguna bakmistim, pek zorlanmadim. Beni Prof. Van N.’in odasina yerlestirdiler. Sonra irtiabatta oldugumuz Prof Varoki (boyle yazilmiyor) geldi ve beni burayi buldugum icin tebrik etti. Sonradan anladim ama niye boyle dedigini. Bir sure sonra da arkadasim geldi. Onun basina gelenler de pismis tavugun basina gelmemistir.

Arkadasim biletini AIR France’den almisti. Ben hic o firmayla ucmamis olsam da tanidiklarim vardi ve onlar ne kadar lanet bir firma olduklarini soyluyorlardi. Ancak sanirim onlarin basina gelmemistir bu anlatacagim. Paris aktarmali Bruksel’e gelecekti. Ben ona “ya o firmaya guven olmaz, ertesi gun anca varirsin Bruksel’e” dedim o kadar ama yapacak bir sey yoktu tabi, bileti coktan satin almisti. Neyse, gercekten de Paris aktarmali geldi ama Paris’ten trenle! Paris’ten tren 1-1,5 saat civarinda geliyor. “No big deal!” Yalniz bunu boyle musterilerin hic anlayamayacagi sekilde duzenlemek ne bicim istir? Bir insan kod numarasina bakip anlayamaz ki bunun bir ucus kodu mu yoksa tren mi oldugunu? Bu arada yanlis anlasilmalar zinciri basliyor. Ayrintilari buraya yazmiyorum arkadasim garda beklerken profesor havaalaninda bekliyor. Gecenin bir yarisi birbirlerine kavusabiliyorlar (polis devreye giriyor) Arkadasimi alip ayarladiklari yurt odasina birakiyor Varoki sonra da donup “yarin sabah 9-9.30 gibi buradan alirim seni” diyor. Nasil oluyorsa bu da yanlis anlasiliyor. Arkadasim yerini bilmedigi okulu ariyor 9da “orada” olabilmek icin oysa bu arada profesor de bizimkini ariyor okula goturebilmek icin. Talihsiz zamanlar netekim...

Ilk hafta ders olmaz zannediyordum (he he) ama yanilmisim. Avrupa.i bilimadamlari cok caliskanlar. Hemen ogretmeye basladilar. Hi-level is atmayi, Molden kullanmayi, Gaussian’i calistirmayi ogrenmeye basladim. Oldukca verimli gidiyor. Her ne kadar bu isin teorik kismi cok fazla olsa ve ben bunlarin cok azini anlasam da uygulama kismini ogrenmeye basladim iyice. Buradaki grup bir yandan kendi yaklasimlarini ogretirken de bizim orada neler yaptigimizi soruyorlar (tabi bu soruya ben degil arkadasim yanit veriyor) Iste gozunu sevdigimin bilimi boyle bir sey, isler boyle ilerliyor ve cok guzel bu.

Ogle yemeklerini 1 km otedeki Universite Hastenesinin yemekhanesinde yiyoruz. 14. katta yemekhane ve guzel yemek veriyorlar. 3.10 euro eger ogrenciyseniz. Degilseniz 6.10. Simdiye dek hep gruptakilerle gittigimiz icin indirimli yedik. Onlar bizim yerimize konustular kasiyerler. Yalniz gidince ne olur bilmiyorum. Aksam yemegi de veriliyor orada ama sanirim buradakilerin ana ogunu ogle olsa gerek. Az cesit oluyor aksamlari.

Pazartesi 7.30’a kadar calistim labda. Farkinda degildim saati. Van N. Haricinde herkes gitmisti, biz de farkinda degildik onlarin gittiklerinden. Tuvalete gidince aydim durumu. Eve gelip yemek yaptim yedim ve uyudum, sabah 8.30a kadar. Bugun de ayni tempoyla gittik ama bu sefer 6 olunca “i am off” dedim ve eve geldim. Erik’i gormuyordum iki gundur. 3 yasindaki kizi “Ninni” de evdeydi. Cok guzel bir kiz, “lovely”, bir sey almak icin odama ciktigimda gidip babasina “turkiyeden gelen adam nereye gitti” diye sormus hemen, o da bir GeorgeHousesever oldugundan merak etmis beni... Unutmadan, Ninni bir Berber ismi. Fas asigi Erik kizina bu ismi uygun gormus.

Gunler boyle geciyor iste. Olanlar bunlar. Neler hissediyorum peki?

Gent II

6 Agustos Pazar

Pazar burada tek basima oldugum gercegi ve mutluluguyla sabah yedide kalkip bisikletime atladim. Elimde ne harita var ne de bir plan. Eger kaybolursam tek umidim sehir sakinlerinin “Adalet Sarayi”nin yerini bana tarif edebilecek oluslarini dusunmemdi. Pek fazla insan gormeyi ummuyordum ama en azindan bir kac insan gormek iyi olurdu. Sokaklarin hepsi bombos, caddelerde ise bir, bilemedin iki yaya veya motorlu arac gorebildim. Pazar sabahi cikin disariya diye bagirdim ama yok, herkes uyuyor. Sonradan ogrendim ki uyumaya devam edeceklermis. Neredeyse tum dukkanlar kapali Pazar gunu. Bir tek kiliseler acik sanirim. Tabi bir de Mc Donalds. Kahvalti yapamayacagim gercegini kabul edince McDonalds’a gittim. Dunyanin en yavas calisan McDonald’s’i burasi olsa gerek. Kasada bir kisi var hamburgerleri yapan da bir kisi olsa gerek, iki kisi ceviriyorlar dukkani yavas da olsa. Bu arada kimse sikayetci degil, yavas servis edilince Fast Food olmadigini dusunduklerini zannetmiyorum.

“Ketcap ve mayonez ister misiniz?” sorusuna iyi ki mayanoz istedigimi soyleyerek yanit verdim zira kirk sentmis kici kirik mayanoz ve ketcabin tanesi. Yuh bee, hem yavassiniz hem de 80 kurus aluyorsunuz. Aslinda yemegin daha da sagliksizlasmamasi adina sevindirici bir sey de diyebiliriz buna.

Yakitimi aldiktan sonra pedal basmaya devam ettim, gerci bu sefer acik bir dukkan buldum ve oradan bir harita edinerek devam ettim. Arastirma grubunun oldugu sokagi haritada goremiyor olmanin tabi dusundurdukleri hic de hos degildi. Haritada olcek olmasa da super oriented bir insan olarak orienteering (ya da her ne haltsa) bilgilerimi kullanarak olcegin 1/15000 oldugunu hesapladim. Haritada goremesem de fazla uzaklasmis olamazdi o sokak. Sonra yorulup eve geldim ve aklima cin gibi bir fikir geldi. Ust komsum Lisa (6 harfle mi ne yaziliyor normalde) Gent Universitesinde ogrenci. Kesin onlara okulun kampuslerinin bulundugu yerleri gosteren planlardan verilmistir diye dusundum.En azindan bizim okulda oyle yapiliyor, buranin da bizden geri kalacak hali yok ya? Ustelik separate, disconnect efendime soyleyeyim bir okul bunu hayli hayli yapmistir dedim. Her zaman oldugu gibi gene hakli ciktim. Lisa’da vardi boyle bir harita. Haritanin en ucundaki cadde oldugunu gormek sok oldu. Bisikletle 25 dakika suruyor yolculuk. Bu arada en yokus denebilecek yer otobanin ustunden gecen kopru oluyor ki 10 metre bile degil oranin yuksekligi. Okul ne kadar uzak, kilometre cinsinden bilmiyorum, hesaplamak lazim ama 7,5-8 km olsa gerek.

Bisiklet ulasim masrafini sifira indiriyor ama tabi hava kosullari musaitse. Herkesin bisikleti var neredeyse. Keske Istanbul’da boyle duz olsa hepimiz cevre dostu bu ulasim araclarini kullanabilsek.

Trafik kurallarina herkes uyuyor, daha kural ihlali yapan birini hic gormedim. Eger gorursem bu kuvvetle muhtemel ben olacagim. Oncelik tramvayin sonra sirasiyla yaya, bisiklet ve motorlu araclar geliyor. Mesela bir yaya adimini yayayoluna attigi zaman uzak seritten gelen ve yaya oraya varana dek en az 50 defa gecebilecek olan sofor gecmeyip bekliyor. Kirmizi isik dur demek, kimse kirmizi da gecmiyor. Tabi yuksek cezalar ve az nufus, az araba sayisi bunda cok etken. Bruksel’de ya Antwerp’de durum boyle mi bilmiyorum.

Cok komik bir sey oluyor okula gidip gelirken. Bazi yerlede bisikletler icin yapilmis ozel trafik lambalari var. Ancak bazi yerlerde de yok bunlardan. Olmayan yerlerde diger motorlu tasitlar gibi beklemeli miyim bilemiyorum. O yuzden oyle yerlere gelince bisikletten inip lastikleri filan kontrol ediyorum. Sonra ne rastlantidir ki tam da arabalara yesil yandigi zaman isim bitmis oluyor. Cok enteresan he he )

Gent I

5 Agustos Cumartesi

Neler oluyor burada sorusuna aklimda kaldigi kadariyla cevap vereyim.

Cumartesi gunu ilk defa bir “ucak havaalani”na gittim. Yol bilmez yordam bilmez bir insanim ama bakinca ne yapilmasi gerektigi anlasiliyor genel hatlar itibariyle. Ben de bu gerekli seyleri cozmeye calistim ama siralamanin da onemli oldugu su goturmez bir gercek. Turkiye sinirlarindan ciktiktan sonra check-in yapamiyormusum mesela. Elimde bilet olmadan gittim hatta polis memuru da son anda aydi. “yahu piletin nerede lan senin” deyince ona e-biletimi gosterdim ama adam acidi resmen bana. “Bak oglum yavrum, okumaya gidiyormussun bi de, ulkenin kaynaklarinin bosa harcanmasi degil de nedir bu?” dedi, ben de pasa pasa dondum, brussels airlines’i buldum ve bagajlarimi verip biletimi aldim. Tabi bu sefer ayni memura gitmedim, sanki hicbir sey olmamis gibi baska bankoya gittim.

Ucak cok enteresan bir aletmis valla. Hep gorurdum ama binmek hic nasip olmamisti. Ici ayni otobus gibi ama daha dar... Fakir mahallelerdeki ilkokullardaki gibi ucerli oturmak zorunda insanlar. Gene otobuslerdeki gibi muavinler var. Daha guleryuzluler ve daha guzel yemek getiriyorlar. Muavinlerden biri Benicio Del Toro’ydu. Sanirim yuksek fiyata transfer olmus bu havayollarina. Digeri Fatih Urek’in sakalli ve kisa sacli haliydi. Onun bonservisi daha dusuk olsa gerek...
Koltugum pencere kenari ve acil cikis yaniydi. Del Toro yanima gelip bu sorumlulugu tasiyip tasiyamayacagimi sordu. Ben de ona 23 senedir bu ani bekledigimi soyledim. Adam guldu gecti, tipe bak! Sanki yalan borcum var ona...


Toroslari asarken bile alcak basinc (ki ne kadar alcak olabilir) oldukca zorluyor beni. O yuzden 10 000 metreye cikinca neler olup bitecegini ben de merakla bekliyordum. Ucak karada da hizli gidiyormus meger. Uygun yol yaparsak ucmalarina gerek kalmayabilir. Neyse, havalandik, biraz g yedik tabi, oyle kolay mi yercekimini yenmek? Tabi benim damarlarin hepsi (malesef) sisti. Allahtan yol kisa. 3 saat suruyor. Ses hizini asamiyoruz malesef. Onun icin pirpir sahibi olmak lazim.

Velhasil kelam, Bruksel’e geldik. Orada Erik’le bulustuk ve Gent’e geldik. (Bu arada Belcika’nin sadece tarlalardan olustugunu sanmistim yukaridan gorunce, sonradan yanilmadigimi anladim. Her tarafta tarla, inek, agac kayniyor. ) Trende biletleri kontrol eden adamlarin kibarliklarina inanamazsiniz. Adamlar oyle bir konusuyor, davraniyorlar ki ister istemez adamlara karsi “yaaa seni bu gunlere ben getirdim tabi, lafini bil” diyen bir konumda bulabiliyorsunuz kendinizi. Tabi bu dedigim biletiniz oldugu surece gecerli. Yoksa eminim ayni kibarlikla 150 euro’yu aninda tahsil edebilme gibi dogustan bir yetenege sahiptirler ya da sahiplerdir ya da en kotusu sahipmislerdir...

Eve geldik, 4 katli ev, 8 odasi ogrencilere kiralanmis durumda. Ben ikinci katta Guney’e bakan bir odaya yerlestim. Tavan cok yuksek 4-5 metre kadar olsa gerek. Ev oldukca eski (hatta sanirim tarihi eser statusunde, vergisi cok yuksek oldugu icin ogrencilere kiralaniyor, boylece vergiden muaf oluyor, cok cin canim bizimki) ama altyapi calismalari yapilmis. Her sey tam tikirinda.

Ilk gittigimiz yer iki adim otedeki sehir merkezi oldu. Ilk yedigim yemek ise Adana Kebab isimli ilginc Belcika yemegiydi. Haslanmis patates esliginde servis edilen bir yemek, enteresan valla.
Gercek Belcika yemegi ise cok pahali 70-100 euro arasi bir sey. Sacmalik! Neyse, Cumartesi boyle bir gundu iste…

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Bana Bana Gent Kacma Guzel

Su an kulladigim Dell marka bilgisayari yanima alip alamayacagim 1 saat icinde belli olacak. Eger goturmeme izin verirlerse o kadar cok sey yazabilirim ki kendimden korkmuyor degilim.

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Love Conquers All

"Brazil" diye bir film var. Tabi bu cümle "October Fest diye bir festival var Almanya'da" ile eşdeğer sayılabilir. Olsun, canımız sağolsun. Çok seneler önce izleyebilirdim, izleyemedim. Kısmet değilmiş. Bi kaç hafta önce izledim. En güzel hediye paketini gördüm. AŞK her şeyi affetmekle kalmaz HER ŞEYİ fethedermiş, bunu gördüm. Gördüm çünkü oradaydım. Hani böyle büyük olayların olduğu zamana şahitlik etmiş olan insanlar derler ya "ORADAYDIM" diye, gururla, ben de oradaydım, uykumun gelmiş olmasına, sıcaktan bunalmış olmama, ekrana 90 derece eğik kafayla bakmış olmama rağmen. Neden? Çünkü hala hissedip hissetmediğimi öğrenmek için canımı acıtmama ne gerek var ne de NIN dinlemeye...

Çarşamba, Ağustos 02, 2006

Ne Mutlu Bana!

Hani demin dedim ya "yalnız değiliz" diye. Niye dedim onu anlatayım.

Ben insanlara inanırım. Bana yalan söyleseler de inanırım. Salak olduğum için, aklım basmadığı için, uyanık olmadığım için değil. Akıllı olmama, kafamın çalışmasına ve kurnaz biri olmama rağmen inanıyorum.

İnanç önemli, ben inanmadıktan sonra ne yapayım karşımdaki insanı. Eski kafalı insanlara mı özgü acaba sadakat, dürüstlük, içtenlik... Bunlara sahip olmasını beklemek insanlardan çok büyük beklentiler mi?

Dün gerçekten mutlu oldum. Hem de beni mutlu edeceğini hiç beklemediğim birisinden. Geçmişten gelip günüme girdi birden. Bana dolaylı dolaysız bir çok övgülü söz söyledi. Bunun söylemek için söylemedi. Gönlümü okşamak için değildi. Çok basit bir sebebi vardı bunun. "Benim öyle biri olduğuma inandığı" için öyle konuştu. Bana inandığı için, benim onun hayatında hiç de düşündüğüm gibi azıcık yer kaplamadığım, 5 harfli bir isim olmadığım için. Dediklerinin gösterdiği şey ben değil onun bana olan inancıydı.

Halbuki elinde benim öyle olduğuma dair veriler yok. Ona hak etmediği şekilde davrandığım anlar olduğunu hatırlıyorum. Hatırlamadığım, farkına varmadığım daha başka bir çok şey de olmuştur kesin. Bunun tersi de söz konusu olabilir ama ben pek farkında değilim. Neyse dediğim gibi, parmağa değil de gösterdiği yere bakmak lazım... Ben baktım, çok sevindim...


Garajdaki Ejderha'ya bir tek ben inanıyorum sanıyordum. Yalnız değilmişim. Ne mutlu bana!

Salı, Ağustos 01, 2006

Eşsiz

İnsanoğlu kendini eşsiz hissetmek ister. Her bir kar tanesi birbirinden farklıyken insan da o kadar kendini orijinal hissetmek ister. Yalnız bu eşsizliği nerede aradığımız büyük bir sorun. Çok para kazanmak, çok başarılı olmak, ünlü olmak, birisine aşık olmak, birisinin ona aşık olması, bir sanat eseri meydana getirmek, dünyayı değiştirmek, bir icat ya da keşif yapmak... Bunların hepsi önemlidir elbette. Ancak insanlık tarihi boyunca bunların hepsi başkaları tarafından şimdi sayısını sallayamayacağım kadar çok yapıldı.

Peki bir insanı diğerlerinden ayıran nedir? Yaşam tecrübesi dediğimiz hiçbir şey yeni değil, başkaları yaşadı zaten bunu. Söylediğimiz sözler başkaları tarafından söylendi. Aşık olduğumuz zaman hissettiklerimiz farklı boyutlarda ve farklı kişilere karşı olsa da üç aşağı beş yukarı aynı şeyler...

Başkaları bunun cevabını veremez. Benim kim olduğumu, beni "ben" yapan şeyin ne olduğunu ancak ben söyleyebilirim. Başkaları sadece benden çıkan yansımaları değerlendirebilir ki hayatım boyunca hiçbir şekilde kendimi iyi ifade edemediğimin farkındayım.

Elbette hepimizin genetik kodu farklı. Kar tanelerinin dizilimi nasıl farklıysa bizim de 4 tane nükleotidimiz farklı farklı herkeste. (Tek yumurta ikizlerinin aynı olsa gerek, ancak orada çevresel faktörler devreye girip bir değişikliğe yol açıyor) Ancak bu bize yetmez. Farklı olduğumuzu göstermeliyiz herkese. Kitlesel delilik anları dışında zaten kimse başkasıyla aynı olmayı istemez...

Kimlik sorunu gerçekten büyük bir sorun. Bunu nasıl aşabiliriz bilmiyorum. "Ben" daha büyük bir sorun. Bunu hiç bilmiyorum. "Ben" deyip kendi üzerimizde başlayan hükümranlığımızı başkaları üzerine taşımak da bir sorun. Sorun mu yoksa bir soru mu bu onu da bilmiyorum. Ne kadar sınırlı aslında bildiklerim.

Tek gerçek "ölüm" bu evrende. O yüzden mi "ölümsüzlük" peşinde koşuyoruz. Bu dünyaya bir iz bırakmadan gitmeyi kim ister ki? Hele ki o iz mesela şimdi Louvre müzesinde duran Mona Lisa ya da şu an odamı aydınlatan tungsten ampül gibi bir şey olsun... Ama Leonardo'yu da Edison'unu da eşsiz yapan şey yaptıkları mıdır? Ortada başlı başına iki koskoca varlık dururken bir tablo ve bir ampül müdür onları ölümsüz kılan? Sanırım öyle.

Bir insanın gerçekte kim olduğunu yaptıkları belirler. Başka bir imkanımız yok sanırım. Bilim kanıt ister... Bir söz, bir düşünce ağızdan çıkmadan bir şey anlam ifade eder mi? Kabaca söylersek ormanda bir ağaç devrilse ve kimse bilmese o ağacın devrildiğini, gerçekte de ağaç devrilmiş midir?

Tüm bencilliğimle gene kendime bağlıyorum: Eğer amacım sadece yazarak içimdeki zehiri boşaltmak, kendimi sağaltmak ve rahatlatmaksa bir sorun yok. Ama amacım gerçekten de kendimi tanıtmak ve başka insanların da kendilerini tanıtması yolunda teşvik etmekse bunda pek başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim.
Pek karamsar biri olduğumu söyleyemeyeceğim. Kendimle ilgili konularda eğer sorunlarım varsa ya da bunlar beni üzüyorsa bir şekilde hayatımın rotasını değiştirebiliyorum hayatımın görünen kısımlarında...

Bir şey olmamışsa başka bir şey olur... Bir şey kötü gittiyse başka bir şey iyi gider... Benim başıma gelen kötü bir şey başkasına iyi bir şey olarak gidebilir veya tam tersi. Etrafta mutluluk dolaşıyor biz kendimize ve çevremizdekilere en fazlasını ayırmaya çalışıyoruz...

Çok okudum, çok öğrendim. Çok insanla tanıştım, çok sevdim. Çok dinledim, biraz izledim. Az baktım, çok düşündüm. Çok ağladım ama çok daha fazla güldüm...
Mutlu bir insanım, somurtkan değilim...

İkinci el bir mp3 cd çalıcı aldım geçen Cumartesi. 20 tane cd yazacağım. 13 gb yapıyor yaklaşık. Kaç dakika sürer bilmiyorum.
Eksik olan Fowles kitaplarını aldım bugün. 3 tane.. Fransız Teğmenin Kadını'nı da sipariş ettim, yoktu İmge'de. Okumuştum ama tekrardan okuyacağım. Hiçbir zaman kitaplık fetişisti olmadım. Ama O başka... Böylece Fowles'un 7 tane kitabı olacak bende.

13 gb müzik ve 7 kitapla 1 ay geçireceğim. Nerede olacağı belli değil Gent, Fethiye ya da İstanbul'da olacak. Nerede olduğumun pek bir önemi yok. Kendi içime doğru bir yolculuk olacak her hâlükârda...

Bilim ve edebiyat soruduğum sorulara cevap veriyorlar. Gerçeklik ve kurgu üzerine daha iyi iki yol olamaz. Müzik ise yoldaşım. Çok güzel bir arkadaş...

Hayatımı rölantiye almaya çalışıyorum. Tekdüzelik, sıkıcılık değil bu. Uyum'un ta kendisi!