Pazartesi, Temmuz 31, 2006

1946 senesi olsa gerek, tam emin değilim. Hesap yapmak zorunda kaldım çünkü kimse tam zamanını ve ayrıntılarını bilmiyor olayın. Doğu Anadolu'nun bir köyünde genç bir kadın kucağında bir bebekle köyünden ayrılıyor. Kocasını terkediyor. Başka bir köye başka bir kocaya kaçıyor. Geride bıraktıkları çok üzülüyorlar buna ama ne yaparsın? Gönül ferman dinlemiyor. Genç kadın başka birisine aşık. Aşkı ne kadar karşılıklı tam emin olamıyoruz. Görünenlere bakınca pek değilmiş gibi durabilir: İkinci kadın olarak gidiyor kocasına.

Bu genç kadın benim anneannem, kucağındaki ise annem. Ben bu hikayeyi çok geç öğreniyorum, Lise 1 sıralarında annemin gerçek babası öldüğü zaman. Akrabalık ilişkilerinin karışık olduğunu biliyordum hiç görmediğim teyzelerimden, dayılarımdan bahsedildiğini hatırlıyorum ama çocuk aklı mı diyeyim, hiç merak etmedim mi diyeyim bağlantıları kur(a)mamıştım.

Onlarca teyzemin ve dayımın en büyük kardeşleri annem. Ancak bu kadar çok kişiyle kardeş ama hiçbiriyle tam değil, bir yarısıyla farklı anneyi, diğer yarısıyla farklı babayı paylaşıyor. Çok çok kardeşi olunca doğal olarak da benim çok çok kuzenim oluyor. Hala bir çoğunun ismini bilmiyorum, görünce tanıyamıyorum.

Anneannem dünyadaki tüm anneanneler gibi çok tatlı, çok şeker bir insan. Yaşını tam bilmiyoruz. Hesap yapabiliyoruz gene. Sağlıklı doğan ve yaşayan 7 tane çocuğu var. Bundan kat kat daha fazla torunu ve sayıları hızla artmakta olan torun çocukları var. İlk torun çocuğunu 1993'te gördü. Adı Fırat. Benim yiğenim oluyor. Ben 10 yaşındayken 'Amca' oldum. Çok komik geliyor bana "Evren Amca" demesi. Anneannemin torununun torununu görmesini sağlayabilecek olan en kuvvetli aday Fırat. Şimdi 13 yaşında, 15 sene daha gerekiyor yaklaşık.

Anneannem'in yaşı dolayısıyla bir çok sağlık problemi oldu. Özellikle şeker hastalığı en büyük problem. Senelerdir bununla uğraşıyor. Ama hiçbir zaman elden ayaktan düşmedi. Kendi işlerini hep kendisi gördü. Yalnız son zamanlarda biraz yardıma ihtiyacı oldu. Tırnaklarını kesmekte zorlanıyormuş, teyzem kesiyormuş arada.

Ben Belçika'ya gideceğim diye annem İstanbul'a geldi geçen hafta. Beni gitmeden son bir kez görmek için. Ama neye niyet, neye kısmet. Gitmeden son kez göreceği insan ben değil annesi oldu.

Anneannem bugün öğlen 4 sularında uykuya daldı. Bir daha uyanmadı... Ben dayımlara gittiğimde beyaz çarşaf üstüne serilmiş ve bir bıçak konmuş şekilde görebildim en son. Sonra araba geldi ve onu götürdüler.

Anneanneciğim, seni çok seviyorum...

Logo



Evren inside E.N everywhere

Gri



Sadece siyah ve beyazlardan oluşan bir akıl gri görünebilir. (mi?)

Kırmızı



Görebildiğimiz renkler arasında en az enerjiye sahip olanın kırmızı oluşu onun gizil güçleri olmadığı manası gelir. (mi?)

Algıda Seçicilik



Sadece görmek istediklerimizi algılayabiliyorsa gözlerimiz aynı şeyi elektronik eşyalar da bazı renkler için yapabilir. (mi?)

Kuantum



Bir parçacık aynı anda farklı iki yerde olabiliyorsa iki göz kapağı da aynı anda hem açık hem de kapalı olabilir. (mi?)

Cumartesi, Temmuz 29, 2006

Merkür - Hermes


Resimde gördüğümüz yağız delikanlımız Hermes... Arkasındaki ise Merkür gezegeni. Aslında bu iki isim birbiri yerine kullanılabilir ama gezegen için Merkür ve Tanrı için Hermes'i tercih ediyorum.

Merkür çok hızlıdır. 88 günde Güneşin çevresini dolanır. Ayrıca çok sıcaktır. Merkür'e daha uzay gemisi yollayamadığımız için tam sıcaklığını bilemiyoruz ama akıl var mantık var değil mi? Güneşe en yakın o.

Hermes tüccarların ve dolandırıcıların tanrısı. Kendini ifade etme yeteneğini belirliyor. İkizler ve Başak burçlarının yöneticisi. Tabi İkizler'de Merkür etkileri çok daha baskın, Başaklarda da var ama ne bileyim, Merkür demek İkizler demek, çoğu insan şaşırır Başak'ın yönetici gezegeninin de Merkür olduğunu öğrenince.

Resimde Jovecan'ın dediği gibi Hermes bir yandan taşıyor gezegenini bir yandan da onun yüksek hızını düşürmeye çalışıyor. Elbette hızlı düşünmek, çabuk karar vermek iyi ama biraz yavaşlık kazandırabilsem şu gezegene diyor çok kral olacak bazı insanlar, tatlarından yenmeyecek diyor...

Çok sevdiğim can dostum, yakın arkadaşım Kundera'nın ( kendisi şu an Paris'te benim evin iki sokak ötesinde yaşıyor. Yahu Paris'teki ev dedim de aklıma geldi oranın bahçıvanının kulaklarını kesmiştim ben, burnunu kesecektim aslında ama o zaman gözlük takamaz diye burunda karar kılmıştım) YAVAŞLIK diye bir kitabı var. Yavaştan onu okumaya başlasam mı acep?

Perşembe, Temmuz 27, 2006

Vize

Ya nedir bu vize almanın zorlukları anlamıyorum. Hayvanlara bile bu kadar kötü davranılmıyordur. Keşke kuş olsam da istediğim yere gitsem, elalemin saçma salak isteklerini yerine getirmek zorunda kalmasam.

40 gün kadar sürecek bir Belçika seyahati hazırlığım var. Neden gittiğim çok açık Belçika'ya, bunu onlar da biliyor ben de.. Gidip yapacaklarım çok basit. Bir ay kadar Gent'te bir lab'da çalışacağım bi ton şey öğreneceğim. Bisiklete binip olabildiğince dolaşıcam, şatoları görüp, manitalara asılıp bir iki bira deneyip memlekete geri döneceğim. Bu kadar.

Zaten gelmişim 4. sınıfa, niye oralarda kalayım, kaçak işçi olacak bir şey mi gördüler acaba? Orada yanında kalacağım kişiyle nerede ne zaman ve ne şekilde tanıştığımı bile sordular. Size ne lan? Belki sevgilim? Çok düşüncesizler. Bir ton insan gelip dağda bayırda yatıp Türkiye'yi dolaşırken sorun olmuyor biz gidince problem. Orada üniversitenin misafir evinde de kalma imkanım var diyorum adam bana "ama ona karar vermeniz lazım buradayken" diyor. Sana ne lan? Gidip bakacağız, neresi rahatsa orada kalacağız. Masrafları nasıl karşılayacaksınız diyorlar? (Herhalde orada çalışacağımdan tırsıyorlar, lan düdük zaten haftada beş gün çalışıyor olacağım orada) üniversite karşılayacak diyorum. Belgeleyin diyorlar. Kendim karşılayacağım diyorum kıl tüy bir ton şey istiyorlar. Ulan sana ne benim evin tapusundan? Evimiz olmasa ne olacak? Almayacak mısınız? Sana ne benim banka hesabımdan? Nasıl benim hesap hareketlerimi görme hakkını görürsün kendinde? Belki kaçakçılık yapıyorum? Belki dolar milyoneriyim. Değil mi? Bugün zaten oradaki profesör attığı mailde şöyle diyordu "senin zaten normal bir turist olarak 3 ay boyunca burada kalma hakkın yok mu? niye böyle garip isteklerde bulunuyorlar" diyor. Tabi bu istekler ne kadar garipse de bir o kadar da "normal" bizim için. Bunların "doğal" olduğunu düşünenin alnını karışlarım :))

Başvuru formunun dibinde ufacık yazıyla şöyle diyor "vize schengen ülkelerine girmekte sadece önşartlardan biridir. article 5.1'e göre girmeniz engellenebilir vs." Gidip bakmadım 5.1 maddesine ama kuvvetle muhtemelen ' yetkili makamların sizi sebep göstermeden ülkeye girmenizi engelleme hakları vardır' diye bir şey yazıyordur. Rezalet...

Bakalım, salı günü belli olacak vizenin çıkıp çıkmayacağı. Artık öyle bir haldeyim ki çıkmasa da eyvallah. Zaten k.ç kadar ülke ne yapayım orayı :P

Pazar, Temmuz 23, 2006

1 Mayıs 2003

1 Mayıs 2003'te sevgilim bana uzunca bir yazı yazmış. Defterime yazmıştı. O zaman okumuştum. Sonra bir kenara kaldırmıştım. Varlığını unutmuştum. Demek zamanı değilmiş. Demin şans eseri o defteri buldum. 3 Mayıs 2001'de Kadıköy'den almışım defteri. Başlarında GEB'i okurken aldığım notlar var ama yarıda kalmışlar. Sonra şu geliyor:

Kimini sevgi
Kimini nefret
Kimini hasret alır ya,
Kimi aylarca
Kimi yıllarca
Biri yaşamca kalır ya...

Sonra ise 13 sayfalık yazı geliyor. 20 yaşındayım o zaman. İnternetle yeni tanışmışım. Zaten bilgisayarımı onunla akşamları da görüşebilmek için almıştım. İcq nedir o zaman öğrenmiştim. Hayatımın değişmeye başladığı zamanlar. İki kişilik ilişkilerin insanı olmak yerine ortamdan ortama akan, bilmekle yetinmeyip bildiğini belli eden, saflık ve temizlikten uzaklaşıp saçma salak düşünen bir insana dönüşmeye başlamıştım. Sanal ortamda kendime bir gerçeklik yaratıp o gerçekliği yaşamaya başladım. Fonda ne varsa onu yansıttım. Ben aslında olmadığım birine dönüştüm. O zamanlar uyarıyı almışım, ama insan bir şekilde yeni bir dünyanın sarhoşluğuna, başka hayatların, başka hayat tarzlarının, hiç yaşamadığın ilişkilerin sarhoşluğuna kapılınca elbette bunu algılaması zor. Hem de 20 yaşındayken. 20 yaş büyük gelebilir tabi, ama bana değil.
Uzun lafın kısası sanırım ben başkalarının hayatını yaşadım bir süre. Elbette bunu kendimce yaşadım ama benim istediğim, beni mutlu edecek hayat bu değildi. 3 senede 10 sene yaşlandım ama büyümedim.

Oysa demin duvara çarpmış gibi oldum. "Hass.ktir ya! Bu kadar açık bir şeyi görebilmem için bu eski defterdeki sayfaları mı okumam gerekiyormuş? Niye bu kadar aptal bir insana dönüştüm ben?"

"Kendini bil" çok klişe bir sözdür. Binyıllardır söyleniyor. Ama ben bilmek istemiyordum. Görmezden geliyordum. Gerçi bu 3-4 ay önce çok sağlam sarsılmıştı. Kendimi bildiğimi sanıyordum. Ama sonraki gelişmeler (benim aslında olmasına izin vermemem gereken gelişmeler) gene bir uykuya soktu beni. Bir şeyler yapmalıydım ama yapmadım. Çok güveniyordum çünkü kendime. Oysa güveneceğim kişi 3 sene önceki "Spiderman" olmalıydı.

22 Mayıs'ta bloga 2. aşamayı geçtiğimi yazmıştım. Demek 3.sü bugüne nasipmiş. Filtreleme işlemi de tamamlandı.

Lou Reed'e sesi ve Cale'e de viyolasından ötürü ne kadar teşekkür etsem azdır, Venus in Furs çalıyor sürekli. Shiny, shiny... Severin, severin...

We Are All Made of Stars (ek)

Yahu o kadar dalmışım ki yazmaya neden "yıldızlardan oluştuğumuzu" yazmayı unutmuşum. Uranyum'a (ki kendisi 92 numerolu elementtir) kadar olan elementler doğal yollardan oluşabiliyor. Daha büyük elementler ise labaratuvar koşullarında insan eliyle yapılıyorlar. Oldukça kararsızlar bunlar. Daha küçük elementlere ayrışıyorlar.

Evrende aslen iki tane element var. İlki Hidrojen. Sadece bir protonu var onun. İkincisi Helyum - iki proton ve iki nötrona sahip. Ayrıca bu iki elementin Evrende bulunma yüzdesi 99.9 yani her şey neredeyse. Diğerleri bu ikisinin birleşmesinden oluşuyorlar. Bunların birleşebilmeleri için çok yüksek sıcaklıklara ihtiyaç var. Neden diye soracak olursanız artı yüklü protonlar birbirlerini iteceklerdir. Doğal olarak, bu elektriksel bir güçten kaynaklanıyor. Yalnız doğadaki 4 temel güçten biri olan (ilk ikisi hepimizin malumu yerçekimi ve elektromanyetik kuvvet) çekirdek kuvveti (hatta bunlar iki tane aslında) daha güçlüdür. Eğer iki atom elektromanyetik kuvveti aşıp birbirlerine çok yaklaşabilirlerse yeni bir atom oluşturabilirler. Bunun için tabi enerji lazım, enerji demek yüksek sıcaklık demek. İşte başka yıldızların çocukları oluşumuz buradan kaynaklanıyor. Her ne kadar Güneş bize çok büyük gözükse de Güneşin enerjisi yeni element yapmaya yetmiyor malesef. Kütlesi eğer 1,5 kat daha fazla olsaydı yapacaktı büyük bir ihtimalle. Demek ki bu elementler bize başka yıldızlardan gelmiş olmalılar. Yani anamız Güneş Sistemi, babamız pek belli değil anlayacağınız...

Cumartesi, Temmuz 22, 2006

We Are All Made of Stars

Moby güzeldir. Moby hoştur. İyi müzik yapar. Bu şarkısı da güzel. Adam işi biliyor.

B. ile Cosmos'a sardık. Dünyaca ünlü çok yakın arkadaşım Carl'ın zamanında yazdığı bir kitap ve belgeseli. Kitap okumayı sevmediğim için belgeselini izliyoruz.

Sagan sevdiğimiz Amerikalılardan. New Jersey'de doğmuş büyümüş, yıldızlara, gökyüzüne, güneşe, aya takmış, çok da iyi etmiş. Şahane bir bilimadamı. Öldü ama. Allah rahmet eylesin, toprağı bol olsun.

13 bölümlük Cosmos belgeselinde "Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Arada neler oldu? Bilim nedir, ne değildir? Kuasar, takım yıldızı, süpernova, pulsar, evrim, güneş sistemi, gezegenler, uzay- zaman, zaman yolculuğu, diğer galaksilerde yaşam, büyük patlama, beyin, UFO gibi gündelik hayatımızda pek yer etmeyen (misal benim hayatımda ufolar ve beyine pek yer yok) konularda bizi aydınlatıyor.

Ya her şey bir yana, ne anlattığını boşverelim, nasıl böyle güzel anlatabiliyor insan inanamıyor. Bu konularla hiç alakası olmayan biri ancak böyle güzel bir anlatımla konuya yabancılaşmadan tavlanabilir. Konuyu biliyorsanız bile bunun bir önemi yok çünkü emin olun kendinize bile öyle güzel ve yeterli derece anlatmanız çok zor.

Sagan'ı izlerken aklıma Cevat Babuna geldi. O da sağolsun böyle konularda halkımızı bilgilendiriyordu. Her gün 6'da okula giden bir insanken saat beş bucuk gibi kalkar onun tegerete'deki programının tekrarını izlerdim. Gayet güzel anlatırdı. Elinde pointer, videyolarla bu konulardan bahsederdi. Yalnız anlamadığım bir nokta var, hala kafamı karıştırır bu. Doğanın mucizelerini bize anlattıktan sonra "İşte Allah'ın varlığının kanıtı"na bağlardı konuşmasını. Yahu ben Allah'a inanmak için kanıt mı istiyorum? Öyle saçma şey mi olur? Hem kayıtsız ve şartsız bir inanç söz konusu olmalı, hücrenin evrimini görüp biat edersem bu garip ve dine ters olmaz mı?

DVD setine şuradan ulaşabilirsiniz: (Cosmos by Carl Sagan)

Süper Şahane Albümler Listesi

Dün Süpermen'i izledik her şey tamamdı da benim anlamadığım nokta dünya niye hep Amerika'dan başlayarak yok olur? Niye meteor düşeceği zaman illa Amerika topraklarına düşer en büyük paça? Niye hep Arizona eyaleti büyüklüğünde olur? Neyse, ben süpermen olamadım (bu arada Türkçe çeviride Superman diye bırakmışlar, niye ki? Süpermen ulan işte!) bari listman olayım ve "kendi kişisel tarihimin" en iyi albümlerini yazayım. Onları dinleyeyim bu haftasonu yine yeni yeniden.

  • OK Computer
Böyle listelerin olmazsa olmaz albümüdür OK Computer. Nazar boncuğu gibidir. Onsuz bir liste yok olmaya mahkumdur. Onun hakkında bakın ne demişim önceden:

ok computer

1997 yılında bu albümü ilk dinlediğim zaman "işte" demiştim. işte gitarı ölümden kurtaracak albüm bu. beklenen mesihti radiohead; fukara piyanosunu direltecek iksirdi. her şey toz pembeydi, artık insanların gitardan kaçmayacağı, şarkılarında gitara daha çok yer verecekleri günler bizi bekliyordu.

elbet böyle olmadı..

nedendir bilinmez ok computer albümünün tarihteki asıl yerini 2004 yılında beşiktaş-kadıkoy vapurundayken farkettim, sandım, düşündüm veya.

radiohead'in bir çok insanca dünyanın en iyi albümü diye belirtilen ok computer baştan sona kadar bir saygı duruşuydu, artık son günlerini yaşayan, üvey evlat muamelesi gören, huzurevine bile konmaya değmeyecek gitara yapılmış bir saygı duruşu, bir veda..

insanın ölürken, ruhu bedenini terkederken çok parlak bir ışıkla, gözleri kamaştıran bir ışık huzmesiyle gittiği söylenir. rock tarihi için de ok computer'ı öyle değerlendiriyorum. büyük bir gazla bizi başlangıçta kandırmış olmasına rağmen...

(14.01.2004 21:02)

  • The Wall
Çoğunluk Dark Side of The Moon der ama ben The Wall derim. Bob Geldof oynamış olsa bile filmi de çok severim.

  • Misery is a Butterfly
2004 yılının en iyi albümü. Fake Can Be Just as Good'dan bile daha iyi bir Blonde Redhead Albümü. (not: asla kliplerini izlemeyin, beyne zarar, hayatımda gördüğüm en dayanılmaz klipler. 3-5 dakika olmalarına rağmen, çok güzel şarkılara çekilmiş olmasına rağmen sonunu getiremedim, getiremem, getirenin aklına şaşarım.

  • Everything Must Go
Bu da 1996 yılının Britanya'dan çıkmış en iyi albümü. Bunu ben değil onlar söylüyor. Her ne kadar Manics maceramız 1998'de This is My Truth Tell Me Yours'la başlamış olsa da bu albümün yeri bambaşkadır.

  • Revolver
The Beatles olmazsa olmaz di mi?

  • Turkuaz Patlıcan
Yüzlerce kez dinledim bu albümdeki 10 şarkıyı, daha da dinlerim. Hastasıyız E.K.A'nın.

  • If You're Feeling Sinister
Bel en sebastian. Albümün tek eksiği "The Boy With Arab Strab"

  • Ende Neu
Einstürzende Neubauten'den albüm seçmem zor oldu. Ama madem her gruptan bir albüm seçtik şimdiye kadar, buna uyalım. Fsol'ün de dediği gibi "beyin ön lobunu yalayıp geçen şarkılar" var orada.

  • ( )
İsimsiz Sigur Ros albümü. En sevdiğim şarkısı Untitled:-)

  • The Rise and The Fall Of Ziggy Stardust and The Spiders From Mars
İsim babamın sevdiğim tek albümü. Çok çöp iş yapmış zamanında ama başka.

  • Blufunk is a Fact!
Keziah Jones'a kulak verelim.

  • Murder Ballads
Nick Cave'in dünyaya açıldığı ve albüm boyunca 50den fazla insanın ve Biko isimli köpeğin öldürüldüğü konsept albüm. Konsept nedir diye sorulması ayıbolur.

  • Shine on Brightly
Rambling On şarkısı bu albümde olmayaydı o zaman bu albüm listede olur muydu bilmiyorum. Bilmeme de gerek yok. Başka türlü olamazdı.

  • Up
Herkes itin g.tune sokar bu REM albümünü ama bence şahane bir albüm. Evet REM böyle müzik yapmıyor ama adamlar denemişler bir kere, dünyaya kaç kere gelecekler?


Bir listenin daha sonuna geldik. Seviyorum bunları ne yapayım? Şimdi dalga geçersiniz "ahaha, çocuğa bak neler dinliyor? İnsan Bauhaus, Laibach, Devandra Banhard, Zak May, Yendri, Cat Power filan dinler" diye. Geçin geçin. Son gülen iyi gülermiş nihohahaha!

Cuma, Temmuz 21, 2006

Bach En Dub

Siyah ve Mavi





Gün doğmak üzereyken



Tersane ya da Bereket Tanrısı ve iki ayaklı zürafa

Perşembe, Temmuz 20, 2006

Asosyal

Geçen Samsun'dan (kim acep?) blogcu bir arkadaşımız gelmiş İstanbul'a. Benim haberim o döndükten sonra oldu. "Keşke haber vereydi, beraber cumaya giderdik diye düşündüm, he he.. Ama yok, haber vermedi. Bunun sebebini ise yıllarca düşünsem anlayamazdım. Neyse ki söyledi. Ben asosyal bir insanmışım ve beni rahatsız etmek istememiş. İlk tepkim "tebrikler, dünyada bir ilki gerçekleştirip bana asosyal dedin" oldu. Ama lanet olsun, Söz'ün gücü gerçekten çok etkili. Kaç gündür "yahu acaba ben aslında asosyal miyim" diye düşündüm. Eve kapanma istediğimin aslında şimdiye kadar bastırdığım bu hissin açığa çıkması mıydı acaba? Hemen en yakın iki arkadaşım Ö. ve A.'ya anlattım durumu. Onlar telaşa mahal olmadığını, hatta bunun normal olduğunu çünkü sürekli kendi halinde takılan bir insanmış gibi çok yazı yazdığımdan bahsettiler. Sürekli evinde oturan, bir iki arkadaşı olan ve bu yüzden kendini blog yazmaya adamış bir insan görünümü çizdiğimden bahsettiler. Elbette onlar zaten bunu düşündüklerinden değil S'nin lafından sonra yaptıkları akıl yürütmeler bunlar. Sürekli oturup kitap okuyan, belgesel izleyen, müzik dinleyen ve ikinci kişilere yer olmayan bir hayat yaşadığıma dair nasıl böyle bir tablo çizebilmişim anlamıyorum... Yahu bu sanal ortam bir garip.

2000 yılı (ya da biraz daha önce) Thom Yorke'un şu lafını okumuştum bir ropörtajda: "Hiçbir zaman dizüstü bsayarımı yanımdan ayırmam, her zaman dünya ile bağlantıda olurum, ondan kopmam" Tabi o zamanlar ben daha ICQ nedir onu bilmeyen bir kara cahilim. "Lan ne var .mınakyim, adam kafayı yemiş" diyordum. Oysa adam sadece benden 5 sene ilerdeymiş.
Eve döndüğümde hemen bsayarı açıp programları çalıştırıyorum, mail, msn, great news filan. Yahu deli miyim? Otur yerinde işte, ayaklarını uzat, ne acelem var Matrix'e bağlanmak için? Şu matriks işine bir çözüm bulmak lazım valla. Bir dizüstü bsayarımın olduğunu düşünemiyorum bile. Aynı duruma düşücem neredeyse.

Geçen M.'lerde Scrabble oynayacaktık (ki iki rakibime yüzer puan fark çakarak birinci oldum, he he) ama her zamanki gibi ben makinenin başına kuruldum. O da kızdı doğal olarak ve benim mazeret olarak öne sürdüğüm şey ise "olm 12 saattir mail bakmadım". Sanki bir işim var. Sanki insanlar bana çok önemli mailler atıyorlar. Şimdi bakayım gmail'de 1000 tane mail varsa anca 50 tanesi önemlidir. Oysa ben kendimi e-postalarımı sıklıkla kontrol etmem gerekiyormuş gibi görüyorum... Yook. Zaten e-posta'yı en sevdiğim haberleşme aracı yapan istediğin zaman cevap verebiliyor olman. Diğer türlü telefondan ya da çetten ne farkı olurdu ki? Di mi Şansal? Neyse çok konuştum.

Uykuuuuu, Biraz Uykuuuu

Dünün çok uzun olacağı belliydi. Sabah sigorta acentesine git, sonra okula sonra tekrar acenteye. Akabinde iki kişiyle buluş, o iki kişiyle yemek ye ve 3 kişilik başka bir guruba dahil ol. 6 kişi ellilik şişe efesin 3 milyon olduğu bir yere git ondan sonra oradan yanındaki Contact filmiyle ayrıl arkadaşına git. Bittikçe neskafe iç, filmi izle, dolan, filmi izle, film bitsin saat üçte. "Şimdi yatarsak sabaha kalkamayız" de, uyuma, bir ton abudik gubudik resim çek. Neskafe iç. Uyuma, gün doğsun. "Evren ben Çeşme'ye gidiyorum bugün hazırlanmam lazım" desin, sen o sıra kapa gözlerini. 5 dakika sonra uyandırıl. 20 dakika tuvalette aptal aptal otur ve hiçbir şey düşünme. Aptal ol. Kapıları kilitle. Tarlabaşı'nı yürümeye başla. Kasımpaşa'ya doğru inmeye başlarken üç kişi yolunu kessin. Tırs. Sonra adamlardan bir tanesi gönlünden kopan gayet şık bir tesbihi hediye etsin bana. Neşeyle yola devam. Havlayan köpekler kessin önünü. "Ulan ya bunlar 'havlayan köpek ısırmaz' atasözünü bilmiyorlarsa" deyip ortamı yumuşatmaya çalış ve s.ç. Sonra delikanlılığa (o ne demekse artık, küfür sanırım) b.k sürdürmemek amacıyla önden yürüyüp köpek barikatını aş. Kasımpaşa'ya in. 1 saat boş boş otur, güneşin yükselişini izle. Vapur bekle gelmesin. Kasımpaşa-Eminönü motorunu kapat, Haliç'te iki kişilik tur sadece 5 lira. Çok güzel bir havada motorla birlikte sallan yuvarlan. Tramvaya bin, Kabataş'ta in. Çiş yap. Yola devam, Rumelihisarı'na git. Kale'de kahvaltı et. Mayış. Taksiye bin, 2 dakikalık yolda sen ve şöfer dışındaki kişi uyuyakalsın ve uyurken şöföre yolu tarif etsin. Okula gel. Arkadaşı dersine bırak sonra da labına git. Doktora öğrencisini bekle ki sana Gaussian kullanmayı öğretsin. Job'larını at, sonra da zombi olmadan eve git Fikret Kızılok dinle kardeşim ver elini mavi mavi ince ince usul usul beraber eriyelim mavi mavi ince ince usul usul eriyelim eriyelim...

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

Bir haftadan bu yana İsrail füzeleri Lübnan'ı bombalıyor. 2 İsrailli askerin kaçırılmasından sonra baslayan bu şey (operasyon mu dersiniz, kendini savunma mı dersiniz, işgal mi dersiniz size kalmış) 250'den fazla insanın yaşamına mal oldu.

Önce elekrik ve su şebekeleri vuruldu. Savaş bu "tabi." Düşmanının yerden kalkmasına izin vermemek gerekiyor. Sonra da siviller...

Amerikalı bir diplomat açıklama yapıyor; İsrail'in kendini savunurken sivillerin ölmesi oldukça üzücü ama intihar bombacılarının yaptığı gibi alçakça değil diyor.

Yollanan füzelere çocuklar barış mesajları yazıyorlar kalemleriyle. Füzeler barışı getirebilirmiş gibi. Şu resimlere bakın, bunu yazdıran ve yazan bir düşünce sistemini anlayamıyorum. Hiçbir şeyi anlamıyorum zaten...

Dünya gene seyirci kalıyor. Birleşmiş Milletler'in amacı nedir? Saçmalık her şey.

Burada haklı haksız tartışmasına girmemize hiç gerek yok. İnsanlar öldürülüyor.
Yüzyıllardır o topraklar problemli. Herhalde başka bir yerde yoktur bu kadar kanla sulanan topraklar... "İşler çok karışık, iki tarafın da haklı sebepleri var" demek aslında iki tarafın da haklı sebepleri olmadığını ya da en azından o "haklı sebeplerine" dayanarak yaptıkları eylemlerin aslında haksız olduğunu gösteriyor. Barış niye bu kadar uzak?

----0----

Tabi insanlar Afrika'da açlıktan ölürken, Ortadoğu'da savaşlar yüzünden ölürken ben ne yapıyorum burada? Greenpeace'e mi katılıyorum? WFP'ye mi yardımcı oluyorum? Sivil toplum örgütlerine mi üye oluyorum? Dünyayı daha güzel bir yere haline getirebilmek için ne yapıyorum? Oy bile kullanmıyorum ben ya... Geçen hafta bombalama başladığımda evde poker oynuyorduk. Niye bu kadar edilgen herkes. Biliyorum belki de yapmam gereken kendi mutluluğumla birlikte çevremin mutluluğunu artırmaya çalışmak ama insanlık Ay'a giderken niye hala böyle şeyler oluyor? O kadar mı kusurlu, eksik ve yanlışız? O kadar mı doğamız bozuk? Bu kadar yaratıcı olup nasıl bu kadar yok edebiliyoruz her şeyi? Bir yaşam almak bu kadar kolay mı?

"Bu ilk değildi, sonuncusu da olmayacak." Bunu bilip içimi rahatlatabilseydim çok mutlu olurdum. Kendi içimde kabullenebilseydim ya da kendimi bir şekilde "işte hayat böyle bi şey m.nakoyim" diyebilseydim şu anda sanırım gözlerim dolu bunları yazmaz gidip keyif yapardım şurda burda. Oysa şimdi yaptığım da pek farklı değil aslında. Bir değişikliğe yol açmayacağım ne de olsa...

Salı, Temmuz 18, 2006

Glenn Gould

Karlı bir kış gününde dışarıda fırtına varken camdan dışarıyı seyretmek çok güzel bir duygu veriyor insana. Hava karanlık ama sitenin içindeki ışıkların aydınlattığı yerlerde bembeyaz karı görebiliyorsunuz. Havadaki kar taneleri garip hareketler yapıyor binaların kenarlarına geldiklerine, sanki dans ediyorlar. Dışarıda kıyamet koparken çift camlı pencerenin diğer tarafında kalan bizler için ses yok. Pencereyi açabiliriz ama üşürüz o zaman. Hem karın kendi sesine ihtiyacımız yok. Görüntüsü yeter. Her ne kadar hapsolsak da içeri aslında bir esaret söz konusu değil. Evde olmanın verdiği bir mutluluk var.

Geçen kış iki kere hapsoldum eve. Kendi evim değildi. Başkasına eşlik ediyordum. Ama o kapalı kaldığım zamanlarda orayı çok sevmiştim. Nereyi seversek zaten orasıdır evimiz. Birbirinin tamamıyla aynı geçen günleri yaşamak bir tekdüzelik riski taşısa da öyle olmuyor. Hapishaneye tıkılmak gibi bir şey değil. "Evren biliyor musun hani Alice Harikalar Diyarı'nda hep 5'i gösteren bir saat vardır. Hep çay saatidir ve sürekli çay içip bisküvi yerler. Şu an da böyle, hep Pazar gününü gösteriyor takvim" denmişti bana. Nasıl Küçük Prens istediği kadar gün batımını izleyebiliyorsa bir günde ben de toplam iki haftada 14 tane Pazar günü yaşadım. İşte bu Pazar günlerinden artakalan bir kaç şeyden biridir Glenn Gould. Elbette daha önce dinlemiştim. Hatta, [ h.ss.ktir ya şimdi hatırladım. Cd'nin iç kapağını çıkar, orada bir not bulacaksın 4 sene önce yazdığım. Sana diyorum sana, biliyorsun kim olduğunu! ] cdlerini almıştım. Ama Gould hiçbir zaman o zamanki kadar güzel gelmemişti. Gould çalıyor, dışarıda kar elimde çay, evde bir huzur, bir rahatlık, bir mutluluk var. Art arda geçiyor varyasyonlar, iki ve üç sesli envansiyonlar, süitler... Ama en güzeli Goldberg Beyfendi uyusun diye bestelenmiş olan Goldberg Varyasyonları. Şimdi de onlar çalıyor. Oysa şimdi şunu farkediyorum (hep bir şeyleri zamanından geç farkettiğimi düşünüyorum) 300 seneye dayanmış bu eser 6 aya mı dayanamayacak? Şimdi de çok güzel geliyor bu yaz gecesi. Dışarıda hafif bir esinti varken... Demek ki havadan, sudan değilmiş etkisi. Ruh halimle alakadar sanırım. Bu huzurlu halimle Stravinsky dinleyecek değilim ya!

Yazının başlığı Glenn Gould ama pek ondan bahsetmedim. Gould belki de gelmiş geçmiş en iyi Bach yorumcusu. 82'de 50 yaşındayken öldü. Son 20 senesinde hiç konser vermedi. Hep kayıt yaptı. Yeni kayıt teknikleri üzerine de çalışmalar yapmış. Çalarken hep sesini duyabiliyoruz. Söylüyor bir yandan. Kanadalı olan Gould İkinci Dünya Savaşı'indan sonra SSCB'de konser veren ilk batılı oldu. Kundera'nın bir kitabından hatırladığım kadarıyla o zamanki yönetimin kara listeye aldığı Schönberg ve Berg'in eserlerini çaldıktan sonra dinliyicilere şöyle demiş: "Herhalde bu müziğe yapılması gereken en önemli şey onun yeni bir şey olmadığını ve köklerinin 300 sene öncesine dayandığını göstermektir". Ondan sonra piyanosunun başına geçip Bach'ın üç sesli 14 envansiyonunu çalmış.

Bu arada Sony'nin özel bir toplaması var. "The Glenn Gould Edition" diye. 10 tane cd'den oluşuyor. Eğer ona sahipseniz ve cd'lerin bozulmasına karşı bir güvenlik kopyasını oluşturmak istiyorsanız (-ki bu cd kullanıcıların kanuni hakkı) ben sizin yerinize o kopyaları çıkarıp evdeki kasamda saklayabilirim :-)

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

At Yalanı Seveyim İnananı

Geçen gün Taksim'e gidicem. Bindim 4. Levent'ten metroya. Kafam da bozuk. 2 saattir yoldaydım. Metro bir de yavaş mı yavaş gidiyor, sanki trafik varmış gibi. Daha insanlar inmeden metroya binmeya çalışanlar mı dersin, tepemde öpüşen çiftler mi dersin, neler neler. İyice tepem attı. Ama neyse ki kondüsyonum iyi, sinirlerim çelik gibi. Kimseye bulaşmıyorum. "Taksim bu yöndeki son istasyondur" lafını duyunca rahatladım. İndim metrodan yürümeye başladım. İşte o sıra burnuma kötü kokular gelmeye başladı. Adamın biri ben yürürken geliyor bana çarpıp geçiyor. Sonra yürüyen merdivenlerde benim onun önüne geçmemi bekliyor akabinde gene takip edip çarpıyor. 3. seferde adama "sen ne yaptığını zannediyorsun a.ınoğlu" dedim. O da eşdeğer bir cevap verdi ve şiddet uygulayacağını el kol ve sıfatsız yüzüyle belli etti. Allahtan çok sakin gözüküyorum. Yavaşça dedim ki ona "bak birader, benim dışarıda dövüşmem yasak, o yüzden işi uzatma, çek git yoluna" dedim. Adama "heyyyyyyt gelmeyin ulan, aikidocuyum" da diyebilirdim ama o zaman bana inanmazdı, fiks yalan bu tabi. Adam önce bir durdu sonra aikido nedir diye düşünmeye başladı sanırım. Sonra sağ eliyle bana bir yumruk savurdu. Tabi oldukça yavaştı kolu tuttum bileğinden. Bu arada metrodaki müzisyenler de dahil olmak üzere millet bize bakıyor. Normalde onlarca olan güvenlik görevlilerin hiçbiri de yok ortalıkta. Adama ikinci kez dedim "bak birader, benim kavga etmem yasak, lütfen, rica ediyorum, kapatalım mevzuyu" Adam iyice köpürdü çünkü hiçbir şey yapmıyordum, sinirinden ağlayacağını düşündüm, sonra bu adam gider çocuk katili filan olur diye düşündüm. Ama adam pek düşünmedi sanırım. Boşta kalan eliyle yakamdan tutup (bak aptala diğer elini de kullanamayacağı pozisyona soktu) tam kafa atacakken birden vazgeçti (sanırım) çünkü o sıra bileğini ters yönde büktüm. "Çıt" sesini duyması lazımmış demek ki. Sonra aldık başımıza belayı. Adamı durduk yere dövmüş oldum, yerde yatıyor, ağlıyor. Tüm bakışlar bana döndü. Hay s.çayım dedim. Anlatsan kimse de inanmaz. Neyse adamı kaldırdım, Taksim İlkyardımda çalışan arkadaşımı aradım, oradaymış, çocuğu oraya taşıdık bir de iyi mi? Bileğini alçıya aldılar. Sonra bi de adama bira ısmarladım. Bu arada adamın yanımdan geçerken bana vurduğu çubukla birlikte güneş gözlüklerini kaybettik. Ulan insan hiç metroda güneş gözlüğü takar mı yahu? O işte bir iş vardı ama nedir çözemedim...

Bilim II

Not: Önceden dediklerimle farklı şeyler söylüyormuşum gibi gözükecek ama bence aynı şeyi söylüyorum.

Bugün bilim dediğimiz kavramın ilk temelleri şimdiki Yunanistan topraklarında bundan 24-25 yy önce atıldı. O zamana kadar cevaplar Tanrı temelliyken Thales sağolsun bize "ya arkadaşlar siz Zeus filan diyorsunuz ama bu olayları açıklamak için Zeus'a gerek yok" dedi. Sonra yeni bir şey çıktı ortaya: "deney". Deney bilimin en önemli unsuru belki de. Yeniden uygulanabilir, sınanabilir vs. Sorularımıza yanıtlar verme konusunda şahane bir yardımcı.

Burada ismini sayamayacağım kadar çok bilimadamı yetişmiş antik yunanda. Dünyanın Evrenin merkezi olmadığını ve yuvarlak olduğunu, maddelerin atomlardan oluştuğunu, Ayın dünyanın bir uydusu olduğunu bulmuşlar. Çok büyük başarılar bunlar. Ama sonra bir kaç şey oluyor. Öyle bir şey oluyor ki bilim yaklaşık 1500 sene kadar uykuya dalıyor.

Olan şey Platon. Platon o kadar etkileyici ki çağında çağının düşünüşünü sarsıyor. Bir mağara ve orada yaşayanlar hakkında bir alegori yazıyor (Okumak için buraya tıklayınız) Ona göre gerçekliğe bilim yoluyla varamayız. Boşuna deneyler yapıyorsunuz. Boşuna yıldızları gözlemliyorsunuz. Gerçeğe anca "onun hakkında düşünerek" varabiliriz. Sonra zaten başlasınlar bilimadamlarının yakılması. Hırıstiyanlik zaten şahane, ortaçağ bilimin ve bu yüzden uygarlığın karanlık çağı... Bir atın kaç dişi olduğunu öğrenmek için onun ağzını açıp saymak bile günah. Aristo ne diyorsa, Kitap ne diyorsa odur doğru olan.


İşte böyle, kim ne kadar güçlüyse diğerini o kadar eziyor. Yeniden doğuşla birlikte eskiye dönüp bilimi canlandırdılar. Kopernik'in, Galileo'nun yaptıkları şeyler antik yunandaki meslektaşlarından pek fazla değildi, ama onlar bunu canlandırdılar, tekrardan hayatın içine soktular.

Gelmek istediğim nokta şudur, varlığın kendisi üzerine artık düşünmüyoruz. Yüzyıllarca insanlar bunu düşündüler ama tatmin edici bir yanıt yok. Yalnız şu sıra o kadar çok şey biliyoruz ki bu bilgilerin ışığında bu konuda bir şeyler yapılmalı belki de yapıyorlardır.

Biri bizim okuldan diğeri Koç Üniversitesi'nden iki hoca şu sıralar yaşam dediğimiz, canlılık dediğimiz şeyin ne olduguna dair bir şeyler araştırıyorlar. Çok büyük, çok kapsamlı ve bir o kadar da çok zor bir konu. Onlar bulamasalar da o bilgileri kullanacak başkaları olacak. Kümülatif ilerliyor bilim...

Not: III.sü çok geç gelcek. Yeni koydum, demleniyor.

Cumartesi, Temmuz 15, 2006

Sınırsız Bir Hesabım Olsa

Demin Fok'la konuşurken aklıma geldi bu "Sınırsız bir hesabım olsa alacaklarım" listesi. Hemen akla geliş sırasıyla yazalım:

  1. Bang & Olufsen marka bir müzik seti.
  2. Loewe marka bir televizyon.
  3. Pembe Cadillac.
  4. Moda'da bir ev.
  5. Civ 4 ve The Sims 2'yi kaldırabilecek bir bilgisayar.
  6. Bir elektrogitar.
  7. Bir kukla.
  8. Bir piyano.
  9. Cross Trainer.
  10. Bisiklet.
  11. Çeşit çeşit hokkabazlık aletleri.
  12. Hafızası en az 1 gb olan taşınabilir mp3 çalar.
  13. Güneş gözlüğü.
  14. Fethiye'de bir arsa.
  15. 20-30 E.N tişörtü
  16. Binlerce cd, kitap, dvd
  17. Kaliteli poker fişleri ve bir çuha
  18. Bir Miro tablosu.
  19. Bir Koman heykeli.
  20. Valla 19 tane anca yazabildim, gözü gönlü çok tok bir insanmışım demek.

Bilim I

Küçükten beri bilim denen nane ile yakınım. Ben onu çok sevmiyorum ama ilgimi çekiyor, tavırları hoşuma gitmiyor ama beni heyecanlandırıyor.

Bilimin en büyük derdi soruduğumuz sorulara yanıt vermek. Bilim derdi doğru nedir, yanlış nedir, gerçeklik nedir değildir. O merak eder, sorularını sorar ve kendi yöntemleriyle bunu yanıtlamaya çalışır. eğer yönteminiz farklıysa sizi sallamaz ancak belki bir zaman sonra ona kabul ettirebilirsiniz. Reddettiği şeyi kabul ettikten sonra onu kendi tekeline almak elbette bilimin işidir ;-)

4 senedir bir okulda Kimya bilimi üzerine eğitim veriyorlar bana. Ne kadarını alabildiğim muallakta ama illa bir şeyler bulaşmıştır diye tahmin ediyorum, her şey birbirinin içinde çözünüyor ne de olsa (çok çok az da olsa). Bu 4 senede çok şey öğrendim. Ama bunları öğrenirken neleri kaçırdım acaba? Bu öğrendiklerim beni ne kadar sınırladı acaba? Bilginin uşağı mı oluyorum öğrendikçe yoksa efendisi mi?

Eskiden eğitim hayatı çok daha kısaydı. Şimdi oldukça uzun. yaklaşık 20 sene eğitimle geçiyor anaokulunu da sayarsak. Koskoca yirmi sene ve bunun son 5 senesi teorik olarak daha serbest olduğumuz zamanlar. Teorik diyorum çünkü pratikte gene yaptığımız iş değişmiyor. Aynı motor farklı kaporta. Bizi oyalıyorlar sanırım. Biz dediğim de dünyayı değiştiremeyecek, onu yönlendirmeyecek insanlar. Onlar zaten başka bir dünya.

Bilimadamları 20. yy'dan itibaren oldukça yüksek bir yerdeler. Bir ton para harcanıyor onların araştırmalarına. Yakılmıyorlar, asılmıyor (tabi yakılmaları lazım aslında demiyorum :)) . Yeni keşiflere yelken açıyorlar. Kilise bile evrim teorisi'ni kabul etmiş durumunda (ne kadar kabul edebilecekse o kadarını ediyor tabi. Dedikleri kanun, kabul ediyoruz. Zaten anlamadığımız işlerle uğraşanlara ya deli gözüyle bakarız ya da hayran oluruz. Tabi dediklerine inanmamak çok zor. Güneş Tutulması şu vakit olacak diyorlar, oluyor. Şu deterjanı kullanın, yağlardan kurtulun diyorlar, dediklerini yapıyoruz gerçekten temizliyor. Şu ilacı al oğlun iyileşecek diyorlar gerçekten de iyileşiyor. Sagan demiş zaten zamanında "Anlıyorum periler cinler, paronarmal olaylar çok heyecanlandırıyor sizi ama şu tepenizdeki ampule bakar mısınız? Ondaki de bir mucize gibi değil mi"

Nasıl eskinin büyücüleri kralların yanındaysa günümüzün bilimadamları da devletlerin yanında. Öyle oluyor çünkü bilim pahalı bir zevk. Araştırma, deney vs. çok para gerektiriyor. Tabi bilimin dostu devletler de ellerinden gelen yardımı yapıyorlar. Çünkü bilimadamları sordukları sorulara yanıt bulurken ortaya "uygulanabilir" yöntemler ve buluşlar çıkıyor. Daha önce anlatmıştım IR detektörleri akıllı füzelerde kullanılıyor, hastalıkları engellemek için yapılan çalışmalar biyolojik silah olarak geri geliyor. Einstein enerji ile kütle arasındaki ilişkiyi buluyor ve akabinde atom bombası yapılabiliyor. Örnekler çoğaltılabilir.

Benim sorunum ne aslında? Benim sorunum bilimin gittiği yolun gitmesi gerektiği yol olup olmadığı. Çok basit bir soru ile bu ilk yazıyı bitireyim. Nasıl görüyoruz? (ipucu 1: bu yanıltmacalı bir soru. ipucu 2: atom atomu algılamaz, atom atoma çarpar.) Bol şans!

Cuma, Temmuz 14, 2006

Lilian Thuram

Lilian Thuram Fransa Milli Takımı'nda da oynayan bir futbolcu. Son zamanlarda iyice (yeniden) yükselişte olan ırkçılık ve başka konularda dediklerine kulak verelim:

  • Önyargılar herkesi zehirliyor. Küçük oğlumla aramızdaki bir konuşmayı hatırlıyorum. Yemesi için bir muz vermiştim. "Muz yemeyeceğim çünkü ben maymun değilim" dedi. Zihninin gerisinde neler olduğunu öğrenmek için biraz konuşturdum: "Baban ve annen beyaz olsaydı daha mı iyi olurdu?" "Evet, tabii, beyaz olmak çok daha iyi" dedi. Kızmadım sinirlenmedim. Konuştuk. Hepimiz geçmişin tutsaklarıyız. Eğer bundan çıkmak istiyorsa onunla yüzleşmemiz gerekiyor.
  • Milan'la oynadığımız bir maçta bizim taraftarlar 90 dakika aynı tezahüratı yaptı: "Ibrahim Ba, Weah'ın kulubesinde muz ye!" Ba ve Weah, rakip takımın Afrikalı oyuncularıydı... Ertesi gün antrenmanda taraftarların yanına gittim. Siyahların maymun olduğunu mu düşündüklerini sordum. Bir sonraki maçta bana hitaben dev bir pankart açtılar: "Thuram bize saygı göster"
  • Futbolu çok seviyorum ama gençlerin çoğunluğunun Zidane ya da Thuram olmayı hayal ettiği bir toplum da çok endişe verici.
  • Kölecilik iktisadi bir meseleydi. Ama milyonlarca Afrikalının köleleştirilmesinin haklı gösterilmesi gerekiyordu. Onun için de Kilise, "vahşilerin" ruhlarının kurtarıldığını öne sürdü ve bilimadamları bu vahşilerin aşağı ırktan oldukları tezini geliştirdiler. Gandhi'nin dediği gibi, köleci olmak, köle olmaktan daha utanç verici.
Thuram bir yandan bunları derken Barcelonalı Eto'a'ya muz yağmaya devam ediyor. Evet, adam oldukça çirkef bir futbolcu hele dünya kupasına katılamadıkları için penaltı kaçıran takım arkadaşını hedef göstermesi rezelet bir olaydı. Başkalarına verdiği bu kozu en iğrenç şekilde kullanması düşündürücü olan. Beşiktaşlılar "We are all Eto'o" diye pankart açtılar ama bu da sınırlı bir tepkiydi.

Bundan üç beş sene önce İlhan Cavcav şunları demişti "Neden hep Afrika'dan futbolcu getiriyorsunuz" sorusuna: "Hızlı koşuyorlar, ucuz oluyorlar"

Atletico Madrid'in başkanı (hala o mu bilmiyorum) Jesus Gil de zamanında oynadıkları Ajax Amsterdam maçı sonrasında "Kim hangi oyuncu anlayamıyorum maçı izlerken. Hepsi simsiyah" demişti.

En son Zidane olayı patlak verdi. 98'de kazandıkları kupayı tüm Fransa ve Cezayir halkına armağan etmiş olan Cezayir asıllı Zidane'a olmadıklar laflar etti. Zidane da bence yapılabilecek en iyi hareketi yaptı. Varsın profesyonelce olmasın. Varsın Fransa kupayı kazanmasın.

Yıllarca NBA'de siyah koç yoktu. Zira siyahlar oynayabilir ama düşünemez diye buna müsade etmiyorlardı. Koç olarak yetişme, yetişseler bile sıyrılma ve sivrilme şansları yoktu.

Kötüye doğru gidiyor Dünya. Uygarlık delirmek üzere.


(Not: Thuram'ın sözleri Express'in Temmuz sayısından alıntıdır.)

Tiger Lillies

İşte sonunda beni eşleniğimle çarpıp karekökümden kurtaracak bir konsere gittim. Bilet bulunur dedim bir çok kişiye ama konserin başlamasına daha yarım saat varken bile biletler bitmişti ki hiç reklamı yapılmayan bu konser için oldukça sevindirici bir şeydi bu.

Konser biraz geç başladı. 20 dakikadan sonra ıslıklamaya başladım, allahtan bana katılanlar oldu da tek başıma kalmadım. Bir 20 dakika da ıslıkla geçti ama sonunda sahneye çıktılar. Martyn Jacques her zamanki "memnuniyetsiz" hali ve maskesiyle çıktı. (ortadaki). Adam sanki şöyle diyordu "Ulan bu yaşıma geldim hala bana şarkı söyletiyorsunuz, utanın utanın. Konseri tam Martyn'in tabiri caizse tam da şeyinin önünden izledim en önde. Konserde aylardır görmediğim Uğur'a rastladım. İkimiz de üç tane şarkı istiyorduk ben 2-0 kazandım.
Ya o kadar çok ayrıntı vardı ki konserde anlatılacak nereden başlayacağımı bilmiyorum ve onda birini anca aktarabileceğim malesef İkizler olmama rağmen. Adamlar tam bir şov yaptılar. Saatime ilk baktığım anda 1 saat 20 dakika olmuştu - zaten 1 saat 40 dakika sürdü konser. Alkışlamaktan, zıplamaktan, ıslık çalmaktan öldüm. Yaptıkları espriler de şahaneydi. Davulcunun(Arian Huge - pek davul denmez aslında - davul şeklinde dizilmiş bir dizi alet) davulunu dağıttığı ve Wake Up şarkısında öldüğü kısımlarda herkes gülmekten öldü. Basçı ve melodik testereci (E.N'yi hatırlatıyor tabi öyle bir enstruman) ise sürekli "bu adamlar ne yapıyorlar böyle" diye anlamsız bakışlar atıyordu (oldukça anlamlı bir şekilde).

Çaldıkları müzikten bahsetmeye pek de gerek yok. Çok çok iyiydiler. Çaldıkları parçalardan hatırladıklarımı yazayım: Terrible, Smell, In Her Room, Gin, Heroin & Cocaine, Autumn Leaves ve daha önce de dediğim Wake Up...

Not: Davulcu öldükten sonra yerine geçecek birisini aradılar ve kızın biri ben davulcuyum deyip sahneye çıktı ama malesef davulcu değil sahne meraklısıymış, şovun o kısmının içine etti. Tebrikler! Gerçi ben de ona bonibon fırlattım ama olsun, ben Zidane gibi cesur, direkt ve atılgan değilim...

Perşembe, Temmuz 13, 2006

Bina Kapaniyooooooorr

Saatlerdir labda duruyorum. Birazdan binayi kilitleyecekler ve benim manyetik kartim olmadigi icin binadan cikabilmek icin birilerini bulmam gerekecek. Su calistigim makine o kadar yavas ki sanirim ben elle daha cabuk hesaplardim. Bulacagin bir ts, verecegin sadece bir ve bir tek negatif frekans. Saatlerdir beni tutuyorsun. Ayip degil mi? Oysa simdi Taksim'de olmak vardi. Gerci lab sahane, klimamiz var disarida gavur sicaklari varken burada rahat rahat takilabiliyorum. Hem bu saatlerde kimse olmadigi icin gayet sakin geciyor ve istedigim seyleri yapabiliyorum (misal bu satirlari yazmak gibi) Ayrica burada Ingilizce klavye var, Turkce karakterleri gostermese de oldukca hizli yazmami sagliyor. Kulagimda Minton'um var. Patti Smith caliyor... Nature'da cikmis bir sentez makalesini basiyorum (adamlar parayi super kiracaklar ya da kirdilar) Daha ne isteyeyim. Civ 4 yukleyebilirim maksimum, yuklesem mi yoksa :)))

You Make Me Feel Like I Am Home Again

Dediğim gibi ev önemli bir kavram benim için. Ama onu sadece 4 duvar olarak sınırlamamak gerekiyor. (Bazen) İnsanlar da bir evin yerine geçiyor belki de daha fazlası oluyorlar(dır).

Bazı zamanlar birileri bir şekilde hayatımıza giriyorlar ya da biz onların. Kimine saygı duyuyoruz, kiminden nefret ediyoruz, kimini sevip bazısını kovuyoruz. Birilerine aşık olup birilerine kazık atıyoruz. Bazılarıyla kavga ediyoruz bazılarına ise yardım ediyoruz. Ölüyor veya öldürüyoruz diğerleri için. Çok çeşitli canım bu insanoğlu, biri diğerine uymuyor.

Ama öyleleri var ki bizi ev'imizde hissettiriyorlar. Bu his bir başkasından alabileceğimiz en büyük haz. [Tabi yaşadığımız bu haz çağında (her şeyden zevk almalıyım) bu biraz yanlış yönlendirilmeye müsait bir şey aslında] Çok büyük bir mutluluktur. Çok yorucu geçen bir günden sonra insan kendini evine atınca nasıl hisseder? Peki yorucu geçen sadece gün değil hayatın kendisiyse ne olacak? Onu silip süpürecek birileri olabilir mi hayatımızda? Her şeyden kaçıp ona sığınabileceğimiz birinin özlemini elbette bunu yaşamayan çekmez. Var ama böyle bir şey. Her gün "aa hayatta bu da varmış" (her gün olmasada haftada bir diyelim:)) dediğimiz bir çok olay, his, insan ya da düşünce çıkıyor karşımızda. Birileri rastlantıyla bulmuş olsa gerek zamanında. Ama biz biliyoruz artık, en azından güveniyoruz (ben doğruyu söylediğime inanıyorum o yüzden kendime de güveniyorum) böyle bir yaşamın, böyle bir ev'in, insanın olabileceğini.

Elbette her ev yıkılır ya da tadilat yapılır vs. Şart değil kalıcılık. Gittiği yere kadar gitsin, çok mühim değil. Bir ev gider, yenisi gelir. Ama gelen ev olsun, "interim" bir şey olmasın. Çadır kurmayalım.

Benim bir kaç ev'im oldu. Herhalde (umuyorum) bir kaç kişiye de ev olmuşumdur. O yüzden kendimi çok mutlu hissediyorum.

Prologue To History ya da Miss American Pie ya da Me and Bobby McGee ya da Total Eclipse of Heart ya da Asleep ya da Famous Blue Raincoat ya da Into My Arms dinleyeyim ben. Ama şimdi değil. Sonra.
Evim evim güzel evim.
Hâlâ doğduğum evde yaşıyorum.
Her geçen gün orayı daha çok seviyorum.
Başkasının yatağı zor gelmeye başlıyor yavaş yavaş, usul usul.
Kırmızı bir battaniyem var. İki sene önce yanımda taşırdım, başkasının evinde kalacak olduğum zamanlarda. Linus gibiydim.
Ama o artık ev'de, dışarı çıkarmıyorum. Ait olduğu yer orası.
Belçika'da bir odam olacak. Ama orası benim evim değil. Ev'imi özleyeceğim.
Gerçek yolculuğa çıkacağım, yani ev'ime döneceğim.

Evren ev'in içinde, ev Evren'in. Nereye gidiyorum!

Salı, Temmuz 11, 2006

S.

Efendim benim S. isimli bir arkadaşım var. Şimdi burada isim vermeyelim. Bilen bilir, bilmeyene selam olsun...
S. ile hiçbir zaman yıldızımız barışmadı. Nedendir bilinmez sürekli birbirimize laf sokup itlik yapıyoruz resmen. Kimin başlattığı meçhul, büyük ihtimalle o başlatmıştır ben de abartınca işler çığrından çıktı. Bir kaç örnek vereyim:

S.'nin ve diğer iki arkadaşımın kaldığı eve gidiyorum. Diyafondan soruyorlar "kim o?" ben de cevaplıyorum: "Evren". Sonra eve çıkıyorum tam kapıdan içeri gireceğim, odadan bir ses (kimin sesi olduğunu söylememe gerek yok sanırım) : "snıf snıf, o. kokusu alıyorum!" Şimdi ben delirmeyeyim de kim delirsin? Misafir gidilen evde böyle karşılanmak hoş değil tabi. Tabi altta kalmak olmaz. İntikam soğuk yenen bir yemektir. Uygun zamanı beklemek lazım. Ben de öyle yaptım.

Bir gün Ö. ve A'yla Kuzey çimlerde takılırken uzaktan S.'yi gördüm. Selam vermeden gidiyordu yoldan. Aramızda 20-30 metre filan var. Yattığım yerden seslendim: "Hey! S.! gelsene bir şey söyleyeceğim" Tabi benim ne kadar tehlikeli olduğumdan habersiz yavaş yavaş o 20 metreyi yürüdü, geldi yanıma. "Hadi şimdi s. git!" deyince adam Rafael'in bir heykeli oldu resmen. Ne diyeceğini bilemiyor tabi. Yanımda iki kız var, küfür de edemedi... Biz de aylarca güldük.

Böyle onlarca olay var tabi. Ama en komik olayı bundan 2 sene önce filan yaşamıştık. Ben pek içki içmiyorum. Yalnız bazen çok sarhoş oluyorum alışkanlığım olmadığından. 5 duble rakı sonrası onların eve dönerken ölmek üzereydim. 10 kilo başına 1 duble haggaten çok etkiliyormuş insanı. Neyse o kadar kötüydüm ki eve kendimi atar atmaz tuvalete koştum. S.'ciğim de o sıra banyodan çıkmış belinde havlusu saçlarını kuruluyor. S.'ye baktım, o da bana baktı, sonra klozetin kapağını açıp içimdekileri boşalttım. Tabi benim sarhoş olduğumdan habersiz S. de bizimkilere şöyle diyordu: "Abi o kadar mı iğrenç bir vücudum var, adam görür görmez kusmaya başladı!"

Şimdi nerden esti bu S. muhabbeti hatırlayamıyorum. Bir şeye bağlayacaktım ama unuttum. Şimdi uyduralım bir şey: "İnsanın dostlarının olması çok güzel bir şey. Hastalıkta sağlıkta, itlikte güzellikte hep onlar var, olmasaydı hayat ne olurdu" (anca bu kadar sıkabildim)

Pazartesi, Temmuz 10, 2006

Bürokrasi

"The bureaucracy is expanding to meet the needs of the expanding bureaucracy" - Unknown

Civ 4'ün hayatımıza kattığı bu söz ne kadar şahane, ne kadar manidardır ki benim için anlatamam. Şato'daki Kadastrocu K. kadar olmasa da hepimiz onunla savaş içindeyiz. Ben bu savaşa sanırım daha yeni başladım. Bu bürokrasi denen şey siz ondan bir şey talep etmediğiniz sürece ilişmiyor. İçki ruhsatı almaya çalışmıyorum, silahım yok zaten, evlenmeyeceğim, şirket kurmayacağım vs. Sadece bir iki memleket göreceğim. Öğrendim ki Türkiye topraklarının dışına çıkmak istediğimiz zaman pasaport denen belgeyi almam gerekiyormuş. Emniyet amirliği veriyormuş ayrıca bu pasaportu (tabibler birliği verecek değil ya) . Gittik başvurduk. (Kaşındık yani bir manada) Formu doldurdum, gerekli paraları ödedim vesaire. "Yarın gel al" dediler. "Yuh" dedim. Ne kadar hızlanmış işler. Sonra denline günde gidince şöyle dediler "Senin T.C kimlik numaran yanlış!" Nasıl yanlış? Evet, internettekiyle uyumsuz olduğunu biliyorum ama belki de nufus cüzdanındaki doğru, ne biliin? Damgalı mühürlü kapı gibim kafa kağıdım var. 5 senedir onu kullanıyorum. Bu beş sene boyunca ben bir hiçmişim aslında. Giriyorsun 11 haneli numaranı bilgisayara sana resmen "böyle bir insan yok" diyor. Allahtan Komser ve Memur Abla'lar çok yardımcı oldular teselli etmek konusunda. "Yanlışlık olmuş işte. Nufus memuresi 11 hanenin sadece ilk üç basamağını yanlış girmiş, sen yaşıyorsun Evrencim, biz sana inanıyoruz" dediler. Neler yapmam gerektiğini anlattılar. Şimdi ben bana bu yanlış kafa kağıdını veren şubeye gidip "kardeşim bu ne biçim iştir, iki sayıyı düzgün yazamamışsınız" diyemiyormuşum mesela. Önce muhtardan bir kağıt almalıymışım. Böyle bir numaraya sahip kimse yoktur diyor makina ama oturduğum yer önemliymiş. Yahu benim ikametgahım taa 30 km ötede bir yerde. (Bu da ayrı bir yazının konusu aslında) şimdi git oraya. Sonra tee nufus müdürlüğüne git. Ayrıca okuldan aldığım belgeler de eski numaraya göre olduğu için onları yenilemem gerekecek. Neyse Komser Abla söz verdi öğleden önce ona belgeleri götürürsem akşama bana pasaportumu verecek bir daha uğraştırmayacak. Bu arada tabi her gün okula gittiğim ve gitmek zorunda olduğumu da hesaba kat. Şimdi ben bu işleri nasıl halledeceğim. Stajım ne olacak? Proje yavaş ilerleyecek... Of ki ne of... Ya ben ne güzel yarın konsolosluğa gidecektim... Neye niyet neye kısmet diyelim o zaman, MFÖ'den... gelsin şarkı da...

Pazar, Temmuz 09, 2006

Yol

Hayat uzun ince bir yol. Yokluktan geliyoruz ve yokluğa gidiyoruz. Pek doğrusal bir şey değil, belki de bir çember çiziyoruzdur. Belki en kıvrımlısı en makbülü. Bilmiyorum tabi. Hayat yolunda ilerlemek belki de "zone"'a doğru yaptığımız bir yolculuk. Ama doğrudan değil hiçbir şey. Başka uğrak noktalarımız var bu yolda. Oralara gidip cebimize koyduğumuz şeyler var. Oralara gidip yaşadıklarımız, hissediklerimiz var. Bunlar zaten tekdüzelikten kurtaran, yaşamı yaşanmaya kılan şeyler. Her zaman iyi şeyler olmasa da olur. En nihayetinde kendimizi kandırıp cebimize koyduğumuz bu şeylere "tecrübe" deyip işin içinden çıkabiliyoruz.

Geçenlerde çok değerli bir şey buldum zone'a giderken. Aldım onu yerden, inceledim, nedir ne değildir diye. Farklıydı, güzeldi... Bir çok giz saklıyordu içinde. Bugünlerde ise onu cebime koymak üzereyim. Cebime atınca mola vermeyi bırakıp devam edeceğim yoluma. Hem de çok çok mutlu bir insan olarak çünkü farkettim ki bu süre boyunca, çok az insanın sahip olabileceği bir şeymiş bu. Artık Doğa daha anlaşılır çünkü sırlarını anlamama izin verdi bir nebze olsa da... Zone yolunda böyle uğrak yerleri de varmış, onu da öğrendim.

Ben artık daha iyi anlıyorum. Gerçekten anladığımı bile düşünüyorum.

Cumartesi, Temmuz 08, 2006

Evcil



..."Benim yaşamım çok tekdüze" diye anlatmaya başladı. "Ben tavuk avlıyorum, insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da... Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim. Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlasını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de sevececeğim..."
Tilki uzun bir süre küçük prense baktı.



"Lütfen... Evcilleştir beni!" dedi.
"Çok isterim," dedi küçük prens, "ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
"İnsan ancak evcilleştirirse anlar" ded tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlarından her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkan olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."
"Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
"Çok sabırlı olmalısı" dedi tilki. "Önce karşıma, şöyle çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
"Aynı saatte gelmen daha iyi olur" dedi tilki. "Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez...


.......küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki "Ağlayacağım" dedi.

"Benim bunda bir suçum yok" dedi küçük prens, "Seni üzmek istememiştim ama evcilleştirilmeyi sen istedin..."
"Evet, orası öyle" dedi tilki.
"Ama ağlayacağını söylüyorsun."
"Evet, öyle" dedi tilki.
"O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!"
"Çok iyi oldu!" dedi tilki. "Buğdayların rengini düşün."
Sonra da, "Gidip güllere bak şimdi" diye ekledi. "Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin. Sonra da gel vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim."

......tilkinin yanına döndü sonra.
"Hoşçakal" dedi.
"Hoşçakal" dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
"Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez" diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu
"Gülünü senin için önemli kılan onun için harcadığın zamandır."
"Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
"İnsanlar unuttular bunu" dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
"Ben gülümden sorumluyum" diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı.

Cuma, Temmuz 07, 2006

Koyun

....Okyanusun ortasında salıyla kalakalmış bir denizciden bile çok daha yalnızdım. Bu yüzden gün doğarken incecik bir sesle uyandırıldığımda nasıl şaşırdığımı tahmin edersiniz sanırım. İnce ses, "Lütfen" diyordu. "Bana bir koyun çizin!"
"Ne?.."
"Bir koyun çizin!"
Yattığım yerden ayağa fırladım. Beynimden vurulmuş gibiydim. Gözlerimi açıp açıp kapadım. Çevreme baktım. Küçücük, olağandışı biri ciddi bakışlarla beni süzüyordu. Sonradan resmini yapmaya çalıştım ama kendisi resminden çok daha sevimli tabi.




Ama bu benim suçum değil. Daha altı yaşındayken büyükler resim yapma konusunda hevesimi kırdıklarından, boa yılanının dıştan ve içten görünümleri dışında başka bir şey çizmeyi öğrenemedim.
Şaşkın şaşkın, karşımda duran bu kişiye bakıyordum. En yakın yerleşim merkezinden tam bin kilometre uzakta olduğumu söylemiştim. Ama bu küçük kişinin hiç de çölde kaybolmuş, yorgunluktan, açlık ya da susuzluktan perişan olmuş veya korkmuş bir görünüşü yoktu. Kendimi toplayıp konuşmaya çalıştım:
"Ama sen... Sen burada ne arıyorsun?"
Alçak bir sesle, çok önemli bir şey söylüyormuşçasına yineledi: "Lütfen... Bir koyun çizin bana..."
Kafanız allak bullak olunca söyleneni yapmamazlık edemiyorsunuz. Size saçma ya da gülünç gelebilir ama en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta ölüm tehlikesiyle yüz yüze bir halde oluşuma bakmaksızın cebimden dolmakalemimle bir kağıt çıkardım. Ama birden aklıma yıllarımı coğrafyaya, tarihe, artimetik ve dilbilgisine verdiğim geldi. Resim yapmayı bilmiyordum ki. Biraz üzülerek bunu söylediğimde, "Ne olacak canım" dedi küçük çocuk. "Bir koyun çiziverin işte..."
Daha önce hiç koyun çizmemiştim. Bu nedenle ona koyun yerine, çizmeyi becerebildiğim iki resimden birincisini çizdim. Şu boa yılanının dıştan görünüşünü. Resmi gösterince çocuğun söyledikleri beni çok şaşırttı:
"Hayır, hayır! Fili yutmuş olan boa yılanının resmini istemiyorum ben. Boa yılanı çok tehlikeli, fil ise çok büyük. Benim yaşadığım yerde öyle küçüktür ki her şey. Bütün istediğim bir koyun. Bir koyun çizin bana."

Sonunda bir koyun resmi yaptım. Dikkatle inceledi. Sonra da, hayırdedi. "Bu koyun çok zayıf, hasta gibi. Başka bir koyun çizin."
Başka bir koyun çizdim. Bu kez tatlı ve hoşgörülü bir gülümsemeyle, "Siz de görüyorsunuz ki" dedi, "koyun değil bu, koç. Boynuzları var baksanıza."

Bir koyun daha çizdim. O da ötekiler gibi beğenilmedi. "Bu da çok yaşlı" dedi. "Uzun süre yaşayacak bir koyun istiyorum ben."
Ama artık sabır filan kalmamıştı bende çünkü motoru bir an önce sökmek istiyordum. Bu yüzden de aşağıdaki resmi çizip bir de açıklama yaptım: "Bu senin koyunun kutusu. Koyun kutunun içinde."
Genç eleştirmenimin yüzü aydınlanıverdi birden. "Evet!" dedi. "Tam istediğim gibi oldu işte. Sizce bu koyun çok ot ister mi?"
"Niye sordun?"
"Çünkü yaşadığım yerde her şey o kadar küçük ki..."
"Canım artık bir koyun için biraz ot bulunur herhalde. Hem sana çizdiğim koyun çok küçük zaten."
Resme bakarak boynunu büktü. "Bana pek küçük gibi gelmedi. Hey! Bak sen şuna, uyudu."

Voiture En Rouge

"Voiture En Rouge" Fransızca "kırmızı araba" ya da buna benzer bir şey demek.

The Black Heart Procession ve Solbakken (bhp'yi "It's A Crime I Never Told You About The Diamonds In Your Eyes" isimli şarkılarından ötürü bağrıma basmıştım zaten) söylüyor Voiture En Rouge isimli şarkıyı. İlk duyduğum zamanı hatırlamıyorum, cim sürekli çalıyordu bunu. Yalnız dün Fransa - Portekiz maçını beklerken Peyote'de çaldığında bu sefer çok farklı tınladı her şey kulağımda. Sözlerini anlamıyorum yabancı dilim olmadığı için. Ama azmettim şarkının sözlerini buldum ve vatana millete hayırlı bir iş yapıp buraya yapıştırayım. Sonra belki Fransızca bilen biri çevirir, şarkının sözlerinin enteresan çıkacağına dair içimde garip bir his var, belki de çıkmaz, kim bilir?

Not: Uzatmalarda 4-0 bitebilecek maçı 2-0'da tutan Almanya'ya tebriklerimi sunuyorum.
Not 2: Zizou Kaptan, Fransa Şampiyon



Te fire, le long d’une route sinueuse
Le rocher devant l’océan , une voiture rouge
Nos sens sans livrent et chaque secondes nous fîmes de vivre
Nos traces noires, nos barrières cassées
Mais qui lature un nuage de poussière
Mes comme toi, le soleil n’était qu’une lune grise…



Les vagues me cèdent sur mes lèvres et enfin la joie m’envahie
Et le soleil sous moi avec moi
Et mes souvenirs s’effacent
je te retrouve enfin
Je me venge de l’homme qui tiens mon cœur
Mais il n’y a plus personne que des feuilles soufflées par le vent...

Pazartesi, Temmuz 03, 2006

Ahlak ve Zamansal Sıralanış

Aşağıdaki metni Theodor Adorno yazmış. Önceden dediğim şeylerle alakadar olduğu için sevinçliyim. Bunu zamanında (yani ben de üzerinde düşündükten sonra) okuduğum için daha da sevinçliyim.


"Erotik çatışmanın bütün psikolojik yönleri edebiyatta işlendiği halde, çatışmanın en basit dışsal kaynağı sırf aşikarlığından ötürü dikkatlerden kaçmıştır. Daha önce başka birine bağlanmış olma durumundan söz ediyorum: Sevilen kişi, bazı içsel çatışkı ve ketlenmeler yüzünden değil, fazla soğuk olduğu ya da sıcak duygularını bastırdığı için değil, daha önceden başka bir bağlantısı olduğu için, üçüncü bir kişiye yer bırakmayan bir ilişkisi olduğu için reddediyordur bizi. Kişinin aslında bir duygular hiyerarşisine vereceği rolü soyut zamansal sıralanış kapar hep. Daha önce sözlenmiş olmakta, seçme ve karar verme özgürlüğünün yanı sıra, özgürlüğünün iddialarıyla açıkça çelişen bir rastlantı öğesi de vardır. Meta üretiminin anarşisinden kurtarılmış bir toplumda bile, hatta asıl o toplumda, kişinin başkalarıyla tanışma sırasını belirleyen kurallar olamaz - böyle bir düzenleme, kişi özgürlüğüne yapılmış en dayanılmaz müdahale anlamına gelir. Öyleyse rastlansal olanın önceliğini destekleyen güçlü savlar da var demektir: Yeni gelen biri tarafından yerinden edilen kişi her zaman harcanmış, geçmişte paylaşılan bir yaşam iptal edilmiş ve deneyimin kendisi silinmiştir. Zamanı geriye döndürmenin imkansızlığı, nesnel bir ahlak ölçütü de oluşturur. Ama tıpkı soyut zamanın kendisi gibi, bu ölçüt de mit'le sıkıca ilişkilidir. Zamanın bir boyutu olan dışlayıcılık, kendi içkin yasası gereğince, kapılarını dışarıya sımsıkı kapamış grupların ve sonunda büyük sermayenin tekelci egemenliğine yol açar. Yaşadığı aşk ve şefkati yeni gelen birine kaptırma korkusu içinde yaşayan bir aşıktan daha dokunaklı bir şey yoktur: En değerli mülkü olan çünkü aslında mülk edinilemeyen sevgiyi yeni birine sırf yeni olduğu için bırakmak zorunda kalacaktır ve rakibine bu yeniliği veren de kendisinin daha eski olmasından başka bir şey değildir. Ama işte bu dokunaklı duygu -üstelik bu yoksa her türlü sıcaklık ve korunma da ortadan kalkar- bir kez başladığında gere dönülmesi imkansız gibi duran bir yolun da çıkış noktasıdır: Küçük erkek çocuğun kendisinden küçük kardeşine yüz vermemesi ve yatılı okul öğrencisinin "efemine" arkadaşını horlamasıyla başlayıp Ari ırktan olmayan insanları Sosyal Demokrat Avusturya'nın dışında bırakan göç yasalarına ve Faşist yönetimlerin de ırksal azınlıkları her türlü sıcaklık ve korunma duygularıyla birlikte imha etmelerine kadar uzanan bir yol. Nietzsche sadece bütün iyi şeylerin bir zamanlar kötü şeyler olduklarını biliyordu: Ama en iyi, en yumuşak şeyler de bir kez kendi ağırlıklarıyla yol almaya başladıktan sonra, akıllara sığmaz bir hunharlıkla sonuçlanma eğilimindedirler.

Bu dolantıdan bir çıkış yolu bulmaya çalışmanın kimseye pek yararı olmaz. Ama bütün diyalektiğin işlemeye başladığı o ölümcül ânı elbette tanımlayabiliriz. Önce gelenin dışlayıcı niteliğidir her şeyi başlatan. İlk ilişki, basit dolayımsızlığı içinde, soyut zamansal ardışıklığı çoktan varsayıyordur. Tarihsel olarak, zaman kavramının kendisi de bir şeyin mülk ediniliş sıralaması temelinde oluşmuştur. Ama sahip olma arzısı, zamanı bir yitirme korkusu olarak, geri alınamayacak her şey karşısında duyulan bir korku olarak yansıtır. Varolan her şey, olası yokluğu açısından görülür ve yaşanır. Onun tam olarak mülk edinilmesini ve böylece dondurulduktan sonra başka eşdeğerli mülklerle değişilebilecek işlevsel bir şey olmasını sağlayan da sadece budur. Tam bir mülk haline geldikten sonra sevilen kişinin artık yüzüne bakılmaz. Aşkta soyutlama, dışlayıcılığın tamamlayıcısıdır; bu dışlayıcılık da aldatıcı biçimde, soyutun karşıtı olarak, bu tek ve eşsiz varlığa bağlılık olarak gösterir kendini. Ama işte böyle bir sahiplenme, sırf onu bir nesne haline getirdiği için nesnesine olan bağlılığını da yitirir ve "benim" durumuna düşürdüğü kişiyi yarı yolda bırakır. Eğer insanlar mülk olmasaydı, başkalarıyla değiştirilmeleri de mümkün olmazdı. Sahici aşk özgül olarak ötekine seslenir ve sahipliğin yansımış imgesi olan kişilik putuna değil, sadece sevilen çizgi ve özelliklere bağlanır. Özgüllük çözülmez bir biçimde bağlantılı olan deneyim, kişilerin değiştirilmesini yasaklamasa da ilişkinin özü böyle bir şeyi imkansızlaştırır. Somut ve özgül olanı koruyan şey onun yinelenemez oluşudur; farklı olanı hoşgörmesinin nedeni de budur. İnsanlarla mülk ilişkileri kurulmasının ve önce gelenin dışlama hakkı kazanmasının temelinde şu pek derin bilgelik yatıyordur aslında: Hepsi de nihayet insandır ve hangisi olacağı önemli değildir. Böyle bilgeliklere gönül indirmeyen bir sevginin sadakatsizlikten korkmasına da gerek kalmaz çünkü vefasızlığa karşı güvencesi yine kendisidir. "

Minima Moralia S:81-82, Metis Yayınları - Çeviri: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan