Pazartesi, Haziran 26, 2006

Stella Maris

Stella Maris Latince "Denizin Yıldızı" demek. Aynı zamanda Ende Neu isimli E.N. albümünün de ikinci şarkısı. Bunlara ek olarak Stella Maris 'Meryem Ana'nın isimlerinden biri.

Ben bu şarkıyı çok severim. Huzurlu bir keşişin Meryem Ana'ya duyduğu bir sevgi gibi...

Bu şarkıyla uykuya dalmak çok güzel...

Sözleri de çok güzel...

O kadar çok konuştum ki son zamanlarda, duyduğum tek şey kendi sesim, biraz geriye çekilmek lazım, kafamı toparlamam gerekiyor.

Rüya görmeye ihtiyacım var, lütfen kimse uyandırmaya çalışmasın, kendim uyanayım ya da uyanmayayım...

Neyse, ben uykuma dalayım, belki bir iki ay sonra uyanırım...

O zamana dek 'görüşmek üzere'...

Sözleri için buraya, kendisi için buraya tıklayın...

Pazar, Haziran 25, 2006

Garajımdaki Ejderha

Carl Sagan'ın kısa bir hikayesi (hikaye denmez de başka bir şey bulamadım) [ingilizce orijinali için buraya tıklayınız, çeviriyi elimden geldiğince ben yaptım da ]


"Ateş püskürten bir ejderham var garajımda! "

Varsayın size hayatınızın fırsatlarından birini sunuyorum. Size hakkında binlerce hikaye yazılmış ama asla kimsenin görmediği ejderhalardan bir tanesini gösterebileceğimi söylüyorum. Yaşadıklarına dair hiçbir kanıtın olmadığı bu ejderhalardan birini görmek şahane olur diyorum.

"Göster hadi" diyorsunuz, ben de sizi garajıma kadar götürüyorum. Yalnız içeride bir merdiven, boş boya tenekeleri ve eski bir üç tekerli bisikletten başka bir şey yok, en önemlisi ejderha yok ortada.

"E nerede bu ejderha?" diyorsunuz doğal olarak.

"İşte orada deyip" odayı gösteriyorum. Size onun görünmez olduğunu söylemeyi ihmal etmişim.

Siz de garajın tabanına un serpip ayak izlerini görmemizi teklif ediyorsunuz.

"İyi fikir" diyorum, "ama bizim ejderha uçuyor".

Sonra siz bir kızılötesi sensörü getirerek görünmez ejderhayı görmek istiyorsunuz.

"Güzel fikir ama bu ejderha ısı yaymıyor" diyorum.

Sprey boyayla odayı boyamaya çalışıyorsunuz.

"Mükemmel! Ama o cisimsiz bir ejderha ve boya tutmaz"

Böyle devam ediyorum. Öne sürdüğünüz her fiziksel teste karşı özel bir açıklama getirip neden bu dediklerinizin işe yaramayacağını anlatıyorum.

________________________________

Şinciiii, var mı ejderha orada? Orada olmadığını hiçbir şekilde kanıtlayamıyorsak bu onun olduğunu gösterir mi? Evet, bir olasılık öyle bir ejderha olabilir. Ama zor tabi, ben inanmam, hele Sagan söylüyorsa hiç inanır mıyım?
________________________________

Bazen öyle anlar gelir ki hayatta tutunacak bir dal arar insan. Ejderhanın orada olduğunu bilir ama kanıt ister, ejderha şöyle kadim lisanda bir konuşsun, onu kanatlarının üstüne çıkarıp biraz uçursun ister. Yani ben isterim. Hem de çok. Bilsem de olduğunu gene de isterim. İnanmadığımdan değil, çok isterim sadece...


Tatil Bitiyor

Tatilim bitiyor. 8 Hazirandan bu yana iki haftadan fazla olmuş. Yarın Hocamla görüşmem var. Bu yaz ne yapacağımızı konuşacağız. Bu sefer işler biraz ilerlemiş durumda. Deneysel çalışmalar yapan bir hocanın projesinin hesaplamalı kısmına yardımcı olacağım (ya da ben yapacağım, bakalım)

Mezun olabileceğim herhalde gelecek sene. Kredilerin tam 3/4'ünü bitirmişim. (Çok şaşırtıcı, sayılı kredi çabuk bitiyor sanırım) 60 iş günü de staj yapmam gerekiyor. Bu yaz 40 gün çalışmalıyım, sonra bizim okulun klasiği olan 6 haftalık yarıyıl tatilinde de kalan yirmi günü bitireceğim. Böylece olur da bir kaza olmazsa (cümlemi seveyim) gelecek sene bu zamanlar "ulan kep, ilişik kesme, kütüphaneye borcum mu kalmış, üzgünüz ama hödö dersinizi almamışsınız sizi mezun edemeyiz, gibi endişeler ve kuruntular bekliyor beni.


Yapılacak hiçbir işim yokken o kadar "aman boşluktayım, mal mal oturuyorum günlerdir bilgisayarın başında" derken yarından itibaren: "hay .çayım böyle işin içine, sabah erken kalk okula git, klimanın altında hasta ol, günde bin beş yüz çay iç, trafikte deli ol, ts'leri bulamadım hoca beni öldürecek, yahu bu KB amma dandik bina ya, sıcak, çok sıcak, pasaport çıkarmak lazım, vize lazım, bu gavurlar beni almazlar, davetiye lazım, Erik'e yazmak lazım, Veronique acaba fikrini değiştirdi mi, aylık akbil mi alsam, gene kaçırdım vapuru bekle yarım saat, dur uyuyor numarası yapayım belki vazgeçer, millet havuzda ben KB de, ne güzel evde kendi yemeğimi kendim yapıyordum şimdi gidip dandik yerlerde yiyeceğim, allahım okulu Quasimodo'lar basmış, evet ya bu bölüme insanların 'seçmece' alındığı çok belli başka şekilde toplaşmış olamayız, gene gitti 125, İbrahim Abi ya şu müziğin sesini kısabilir miyim, gene üç tane kutsi atıp kaçtı biri, mezun oldun mu? yok olmadım, senin bir sene uzadı değil mi? evet bir sene uzadı, neyse ya hayırlısıyla bitirirsin, bitiririm inşallah sen olduktan sonra" tarzı cümleler beni bekliyor malesef...

Ya işte hayat bu garip, hayat demeyeyim de çünkü benim hayatım çok güzel. Yalnız ben pek fazla bir iş yapmıyorum sanırım. Ne iş yaptın şimdiye kadar diye sorsalar "s.çar gibi yazıyorum" diyebilirim...

Durdu Zaman Durdu Dünya

İki gündür zaman çok yavaş ilerliyor. Ne kadar yavaş ilerliyorsa zaman, kendisini de bir o kadar güçlü hissettiriyor.
Hapishanede olsam acaba, bir hücrede. Çok zor. Yaptığın tek şey beklemek. Beklerken kitap okuyabilirsin belki izin verirlerse ya da yazı yazabilirsin. Ancak yaptığın asıl iş beklemek. Gökyüzünü görebileceğin zamanı beklemek, özgürce...

Bilimadamları zamanın ileri doğru aktığını kanıtlamışlar. Nasıl yapmışlar bilmiyorum. Entropiden yola çıkmış olmalılar. Termodinamiğin ikinci yasası der ki "kapalı her sistemin düzensizliği artar" Allahtan dünya kapalı bir sistem değil. Güneş var sağolsun, bize enerji veriyor ve ortalığı toplamamıza yardımcı oluyor. Ayakta tutuyor.

Peki Evren ne yapsın? Onun yapabilecek hiçbir şeyi yok. Toplam entropi hep artıyor ve her zaman artacak. Kendisinin dışında hiçbir şey yok ki onu derlesin toparlasın... Hepimiz öleceğiz bu belki de tek gerçek, organize hiçbir şey kalmayacak bu Evrende sonlu bir zamanda, her şey tekdüze olacak eğer fizikötesi bir varlık harekete geçmezse...

Birazcık yardım...

Cumartesi, Haziran 24, 2006

Kendime Hakim Olamıyorum

- Ya Cem çok tatlı, sence de öyle değil mi?
- Hangi Cem?
- Pearl Jam!

ÜAL'den Artakalanlar

Lise yıllığımı buldum. Yıllığa son anlarda ve istemeyerek girdiğim için pek fazla yazı yok. Gözlerim yaşardı. Sürekli dalga geçtiğim insanlar benim hakkımda olumlu şeyler yazmışlar. Tabi yıllıkta kötü şey olmaz, olsa yayınlanmaz zaten değil mi? Yazılardan çıkardıklarımı ve hatırladıklarımı paylaşayım:

  • Fizik Olimpiyatları'na katılıp önelemeyi geçememişim
  • Manitamın babasından çok korkuyormuşum
  • Sıkı bir Villeneuve takipçisiymişim (5 senedir formula izlemiyorum)
  • Tolga'ların boğaza karşı olan 3 katlı fakirhanelerinde Boston Tea Party'ler yaparmışız.
  • Ayşe benden daha iyi yazabileceğini düşünüyormuş. (keh keh)
  • Beni tanımadan önce hakkımda "salak" diye düşünenlerin sayısı haggaten çokmuş.
  • Bu iğrenç sesimle Atilla Taş da dahil olmak üzere bir çok şarkıcının şarkılarını seslendiriyormuşum. (tabi bunun sebebi öğle tenefüsünde sınıfı boşaltmak olabilir! (he he)
  • 4 parmak kalınlığında kitapları bir haftada okurmuşum
  • Hocanın laflarından sonra yanımdakine dönüp gerekli gereksiz açıklamalarda bulunurmuşum.
  • Bowie ve Pink Floyd kasetleri taşır başkalarında gördüklerimi hacılarmışım. (gerçi en başarılı hacılamam OK Computer'dı)
  • Sezen çalar ben Nirvana şarkıları söylermişim (yani ciddi olarak)
  • Her şeye muhalefetmişim (4-5 ayrı yazıda bu tastiklenmiş)
  • Sürekli insanları kandırırmışım.
  • Çok şey öğretmişim.
  • Satranç oynarmışım (4 senedir onu da oynamıyorum)
  • 18 yaşımızı doldurunca Uğur'la beraber bir yere gidecekmişiz. (Nasıl yalan olmuş ama)
  • Bu dünyanın benim gibi insanlara ihtiyacı varmış.
  • Her sene sadece bir defter alırmışım. (takipçisiyim hala)
  • Boş adam değilmişim
  • Güzel gülüyormuşum.
  • Davul çalıyormuşum. (5 senedir o da yok)
  • Mükemmelmişim.
  • Hızlı düşünür, hemen yorum yapar, çabuk cevap verirmişim.
  • Yere bakıp yürek yakarmışım.
  • Önder'den sonra en karizmatik kişiymişim. (ver gazı çoştur lazı değil mi Ergin?)
  • Beni hep dövmek isterlermiş. (Alper Şimşek ve Şurekası)
  • Gıcık edermişim.
  • Polemik insanıymışım. (Bak bu doğru)
  • İnsanların arasına girmezmişim. (aslında incecik olduğum için farkedilmiyorum)
  • Çok tembelmişim.
  • Sürekli oyun oynarmışım.
  • Kızıl saçlıymışım. (bu çok enteresan bir şey çünkü artık öyle olmadığım halde Ayşe birilerine beni hatırlatmak istediği zaman ya "kızıl saçlı çocuk var ya, işte o" der)
  • Casper diye dalga geçerlermiş.
  • Çok gülermişim.
  • Kavga eder, dayak yermişim. Arada bir iki tane vurduğum da olurmuş.
  • Doktor olmak istiyormuşum.
Olumlu gördükleriniz yalan, olumsuz gördükleriniz ise 'az bile'dir. Bu da benden söylemesi...

Tabi genel olarak bunların çoğu lise yıllarından kalma. Ortaokuldan hatırladıklarım, kitap okumak, müzik dinlemek ve Beyin Olimpiyatları sorularını çözmekti. Sonra bir baktım ne göreyim? Ülen başka insanlar da var dünyada. Entegrasyon pek sağlanamadı ya neyse...

Psikoterapi

Adalet mülkün temelidir.

The country was founded on the principle that the primary role of government is to protect property from the majority, and so it remains. -Chomsky

Sahip olduğumuz çok şey var, onları korumamız gerekiyor. Adalet kavramı ya da devlet gibi kurumlar bunu sağlamaya çalışıyor... Eğer başkasının malını "çalar"sanız bu ikisinin ortak ürünü hapishaneler bekliyor sizi... Garip konular bunlar. Çok da mühim değil zaten benim için şu sıralar Merkür'e yeni geldim, burası çok rahat...biraz hızlı dönüyoruz gerçi..

Sahiplenme enteresan bir şey. Mesela şu an kullandığım klavye benim, ekran, bilgisayar, oturduğum ev benim değil ama babamın olduğu için kullanabiliyorum. Geyik yapıyorum çok malım var diye ama aslında çok azlar. Geçen sene "unwort des jahres" seçilen "Habseligkeiten" misketlerim için kullanılabiliyor tabi Bill Gates için liste birazcık daha kabarık.

'Benim' diyorum, 'benim' diyoruz ama neden? Bir restorana gidiyoruz yemek yiyeceğiz para istiyorlar bizden. Birisine matematik anlatacağız para alıyoruz. Açlıktan ölmek üzere olan insanlardan toplanan vergilerle okutuluyorum ya da açlardan alınan paralarla okul parasını ödüyor. Bu para, mal, mülkiyet sistemini anlayamıyorum. Gündüz Vassaf anlatmıştı bir kitabında. Çocuk evinde üşüyor ve annesine sobayı yakabilir mi diye soruyor. Annesi 'kömürümüz yok 'deyince çocuk 'alalım' diyor. Anne içini çekiyor, "paramız yok evladım", "Niye yok anne?", "Çünkü baban işten atıldı". "Niye ki?" diye soruyor çocuk anlamaz bir şekilde. Annesi de "çünkü çok fazla kömür var".

Dünya kaynakları belki yetersiz belki de yeter. Ama bunun dağıtımını yapamıyoruz. Adil bir dağıtım olması çok zor. Hem ben neden Eto'ya muz atan adamlarla aynı payı alayım ki? Daha fazla muz mu atsın o?

Kölelik kaldırıldı artık. Sağolsun Amerikalılar kendi içlerinde savaştılar kölelerin hakları (!) için, artık bedenler özgür. Elbette böyle değil tabi. Lincoln iyi adam hoş adam, siyahların haklarına da önem gösteriyor. Köleliliğin yaygın olduğu Güney'in birlikten ayrılmasına izin vermiyor ama ne için? Köleliğin yapısını değiştirip herkesi köle yapmak için mi? Bugün gene Bush Irak'a demokrasi, İran'a da dünya barışını götürmeye çalışıyor. Ne kadar ulvi amaçlar bunlar değil mi? Nereye gidiyoruz acaba. Sahip olma arzumuz bizi nereye götürecek. Allahtan yakın yerlerde yaşam yok, öyle olsaydı oralara da barış, özgürlük götürürdü insanlık.

Kanada'da şu anda en çok gelişmekte olan endüstrilerden biri depoculuk. (adı herneyse artık) Depo satan insanlar var her tarafta. Zira Kanadalılar o kadar çok mala sahipler ki "72 çeşit kayak takımı, kanolar, mobilya vs" onların hepsini evlerinde tutamıyorlar tabi. Ne kadar devam edecek bu... Hepimiz Smith miyiz? "More!" deyip daha çok ediniyoruz.

Gethen'deki araçlar saatte 25 kilometre hızdan daha fazla gitmezmiş bunun sebebi daha hızlı gidecek araçlar yapamamaları değil. Nasıl bir dünyalıya "neden arabalarınız bu kadar hızlı gidiyor" diye sorduğunuzda "neden olmasın?" cevabını alacaksan orada da "neden arabalarınız daha hızlı gitmiyor" sorusuna "neden hızlı gitsin ki?" cevabıyla karşılaşıyoruz.

Cansız bir eşyaya sahip olmak bile problemliyken insanlara sahip olmak, efendi olmak nedir öyle?
Bir ilişkiyi yaşıyor olmak da sahiplik gerektiriyor çoğu zaman. Ben sahip olmaktan korkuyorum, kötü bir insana dönüşme riski var. Korkuyorum çünkü sahip olduğum şeyleri yitirme gibi bir master derecem var. Paylaşamamaktan korkuyorum.

Cuma, Haziran 23, 2006

Beckham'ın Halası


Geçen Pazar Ölüdeniz'den tekne turuna katıldık. Aslında niyetimiz yoktu A'yla ama T. ve K. gidince biz de katıldık. Pazar günü tekne turlarının en kalabalık, en civcivli, en efendime söyleyeyim 'hot' zamanları. Tabi öyle olunca 'bazı' kişilerde bir heyecan başgösterdi.

Yalnız evdeki hesap çarşıya uymuyor tabi. En erken biz gittik ve gölge yeri kaptık, gelecekleri beklemeye başladık. Teknenin kalkmasına 10 dakika kala her yer dolmuştu. Yalnızzz...

Yalnız, tura katılanlardan bizi çıkarırsak yaş ortalaması 72.2 yaparken biz dahilken anca 71'e düşüyordu. Ne kadar 70 yaş üstü İngiliz kadın varsa hepsi bizim tekneye doluştu. Elbette bir hayal kırıklığı söz konusuydu 'kimi'leri için. Tabi ben rahatım, açtım kitabımı okuyorum, denizi seyrediyorum, keza A. da öyle... Ama gariptir ki aramızda 'hoşnutsuz' olanlar da vardı. Şansına lanet edenler vs...

Dönüş yolculuğunda (5 koya uğradık) K. ve T. biraz güneşlenmek istediklerinden ortalarda bir yerlere geçtiler. 1 saat sonra geldiklerinde ise gülüyorlardı. Ben o sırada sıcaktan pişmiş olduğum için uyuyordum, konuşmalarını duyamadım. Size K.t'nin ağzından anlatayım:

"abi işte uzanıyordum, birden ayağımda bir şey hissettim, ben ayağımdan gıdıklanmam zaten, T.'nin ayağıdır diye de sallamadım. Sonra birden birisinin eliyle gıdıklamaya çalıştığını anladım, kafamı kaldırdığımda teyzenin biri "ooo, you like it?" diye sordu. Sonra arkadaşlarından biri "you toe-sucker" dedi ona, o da "i'm not a toe-sucker" diye cevap verdi. Kadınlar manyamış. Bize yandaki küçük tekneyi gösterip "biz yanlış yere gelmişiz, dokuzumuza siz ikiniz yeterdiniz o teknede" dediler. Kadınlar çok geyik. Şey dediler "bizde para çok, mesela ben Beckham'ın halasıyım, o Ronaldo'nun annesi, şu gördüğün Vieri'nin anneannesi, siz yeter ki isteyin, kraliçenin paralarına sahip olabilirsiniz"

Tabi bizimkiler hemen oradan uzaklaşıp bizim arkamıza sığındılar ama eminim akıllarda kelle başı 1000 pound'dan 9000 pound hayalleri de vardı :-)

Not: "abi ne bin poundu ben 250'ye de razıyım" - T.

Çarşamba, Haziran 21, 2006

21 Haziran

Bugün Güneş İkizler Burcundan çıkıyor, Yengeç'e geçiyor. Artık bahar yok, yaz başlıyor... Kavurucu sıcaklar var sırada...
Bugün Kuzey Yarımkürede en uzun gün yaşanıyor. Güneş olabildiğine geç batacak ve erken doğacak... Oysa Güneyde tam tersi... Güneyde, yani reddedilmiş mümkünlerin en az olduğu yerde en uzun gece... Gece çok güzel... Ya 21 Aralığı beklemek lazım ya da Arjantine veya Güney Afrikaya gitmek lazım. İkincisini yapmak isterdim ama ilkini seçiyorum (decide) ve Arjantin - Güney Afrika'yı öldürüyorum (de-cide)...

The Magus

Aylardır beklediğim kitap geldi sonunda. Hem de ayağıma kadar, hediye... Fowles'un ilk yazdığı -ama sanırım üçüncü basılan, yıllar sonra da yeniden gözden geçirilip oldukça değiştirdiği kitabı Büyücü 'den (The Magus) bahsediyorum. Türkçe'sini arayıp da bulamamıştım sonra gidip oku(ya)mayacağımı bile bile orijinalini almıştım. Hatta o kadar emindim ki kitabı kendime bile almamıştım, hediye niyetine.

Neyse, o günler geride kaldı. Şu an elimde ederi 40 lira, 79 bölümden oluşan ve 681 sayfalık kocaman bir kitap var. Kitabı okumaya başlamadım hala. Neyi beklediğimi bilmiyorum sanırım bunu okuduktan sonra başka romanları beğenmemekten korkuyorum. Zor beğenen biri olmak istemiyorum kitaplar konusunda. Belki de beklemenin verdiği mutluluğu ve heyecanı yaşamaktır peşinde koştuğum. Stefan Zweig'ın 'Satranç' isimli uzun öyküsünde kahraman aylarca kimseyle konuşamaz, dış dünya ile ilişkisi kesilmiştir, ne gazete ne en ufak bir haber. Ama sorguya götürüldüğü bir gün bir kitap aşırma fırsatı yakalar. Kitabı çalar, sonra odasına döndüğü vakit hemen açıp okumaya başlamaz. Heyecanını yaşar...

Büyücü'nün bir de filmi var Michael Caine ve Anthony Quinn oynuyorlar... Hani kitap çok kalın, filmi izleyeyim diyenleriniz varsa... (Bu arada o filmin inmesi 12 ay sürmüştü, keh keh)

Sandalet

Mal varlığım futursuzca, passeistçe büyüyor, durduramıyorum. En son bir sandalet edindim ki sormayın. İlk defa kendime ait bir sandaletim var. Eskiden abimin sandaletini çalardım ama o evden ayrılınca sandaletlerini de götürdü.

Sandalet şahane bir şey. Hermes'in bile sandaletleri var. Hoş, onunkiler aynı zamanda kanatlı... Gerçi baktım kanatlı sandalet biraz pahalı, yoksa ondan alacaktım.

Bir sandaletin mi var? Senden kralı yok bu sıcaklarda. Ohhh, mis gibi valla. Çorap derdi yok, ayakların terlemiyor. Ayrıca üstün yol tutuş özelliği de var bu meretin.

Hem de ucuzlar. Gerçi Kürşat gidip Nike'tan aldı sandaletini, mis gibi Kinetix varken iki katı para verdi. Sonuç: Vurulmadık, yara bere olmayan yeri kalmadı garibanın, he he...

Pazartesi, Haziran 19, 2006

Halil Cibran

Halil Cibran diye bir adam çıktı karşıma 23. doğumgünümde. 33'te de çıkabilirdi, o zaman 'biraz' geç kalmış olabilirdi. Geç olsun da güç olmasın tabi ama 22. doğumgünümde olsaydı işte o zaman çok kötüydü. İlk on sayfayı okuyup rafa kaldırırdım kesin.

Ne değişti pek bende? Ne anlatıyor bu adam? (Şimdi sadece 10 dakikam var, İstanbul'a yolculuk var birazdan)

Cibran kelimenin tam anlamıyla bir "aşk" adamı. Evreni, dünyayı, geceyi, gündüzü, ağaçları, insanları, varlığı ve varolmayı seviyor. Sadece sevmiyor ona aşkla bağlı. Güçlüyü güçsüzü, ezeni ezileni, kötüyü iyiyi, nefreti aşkı... Her şeyi seviyor.

O bir doğulu, yüzünü tüm insanlığa yöneltmiş bir doğulu.
Çok tehlikeli satırların yazarı, şiirlerinin insanın gönlündeki telleri titretmemesi çok zor. Sadece ona biraz yardımcı olmak lazım. Sevmek lazım. Çok sevmek lazım. Teslimiyet lazım, güven lazım... İçinde "şüphe" olmayan aşk, "gölge"lenmemiş bir kalp, "saf" bir ruh lazım.

Ben onun hissettiklerinin, dediklerinin belki de sadece yüzde ikisini anlıyorum. Yüzünü batıya dönmüş bir doğuluyum ne de olsa. Ama büyüyorum...

Pazar, Haziran 18, 2006

Hırslı Menekşe - Cibran

Bir hikayeden akılda kalanlar ve alıntılar...

Menekşe kendini çok şanssız görüyordu. Toprağa çok yakın yaşayan, başını gökyüzüne yükseltemeyen, yüzünü güneşe dönemeyen bir çiçek olduğu için. Menekşe Gül'e özenir. Çünkü başını gururla yükseltmeyi arzular, kaderinin ne olacağını düşünmez.
Menekşe'nin sesini duyan Tabiat Ana onu bir güle çevirir. Ama öncesinde uyarır "Bak ne istediğinin farkında mısın? Bu bir felaketi gizliyor olabilir. Pişman olacaksın!" Ama Menekşe onu dikkate almaz çünkü o her şeyi göze almıştır.

Menekşe bahçenin en uzun, en güzel gülü olmuştur. Ancak o mutlu günün akşamına bir fırtına çıkar, uzun boylu gül bundan oldukça zarar görür, yaprakları kopar, dalları kırılır. Oysa menekşelere bir şey olmamıştır çünkü onlar yere yakınlardır.

Ertesi sabah menekşeler güle dönüşen Menekşe hakkında konuşurlar. "Bak işte nedamet göstermeyen Menekşe'nin başına neler geldi" diye. Kraliçe Menekşe der ki: "Kızlarım, bakın ve hırsın, bir saatliğine, gururlu bir gül haline gelen Menekşe'yi ne hale soktuğunu görün. Bu sahnenin anısı, sizin iyi talihinizin anımsatıcısı olsun"

Öte yandan, ölmek üzere olan Gül son gücüyle şunları söyler:

"Siz memnunsunuz, ben fırtınadan hiç korkmadım. Bu memnuniyet, varlığım ve hayat fırtınası arasında, beni hastalıklı bir huzur ve kafa rahatlığına mahkum eden bir engeldi. Şu anda yaşadığınız gibi, korkuyla toprağa sarılan bir yaşam sürebilirdim. Tüm menekşelere olacağı gibi kışı bekleyip beni karla sarıp ölüme teslim etmesini bekleyebilirdim... Şimdi mutluyum. Zira kendi ufak dünyam dışına uzandım., evrenin sıralarına doğru. Sizin şimdiye dek yapmadığınız benim yaradılışımın üstündeki hırsı göz ardı etmiş olabilirim ama gecenin sessizliğine gömüldüğümde gökyüzünün toprağa söylediklerini duydum: 'Varoluşun ötesindeki hırs, yaşamımızın temel amacıdır.' O anda ruhum isyan etti ve kalbim kısıtlı varlığımdan daha yüksek bir konumu arzuladı. Farkına vardım ki yıldızların şarkısını işitmez ve o anda ufak olmama, benim olmayan sahip olmak için duyduğum isteğe isyanımı büyük bir güle dönüştürerek savaşmaya başladım. Hepimizin en derin rüyalarının teması tabiat ana dileğimi yerine getirip, sihirli parmaklarıyla beni bir güle dönüştürdü...
... "Bir saatliğine gururlu bir gül gibi yaşadım. Bir zaman kraliçe gibi yaşadım; evrene, bir gül yapraklarıyla dokundum. Burada buna naiz olan bir başkası var mı?"
... "Ruhum amacına ulaştı, artık ölebilirim. Nihayet, yaradılışımın ötesindeki bir dünya bilgisine ulaştım. Bu hayatın amacıdır... Varoluşun sırrıdır."

Çarşamba, Haziran 14, 2006

Bugün Benim Doğum Günüm

Bugün saat 11.35 itibariyle Dünya benim doğduğum anki yerinden tam 23 kez geçmiş olacak.

Salı, Haziran 13, 2006

Sigara II

Şu dünyadaki en kötü şeylerden biri sigara. Gerçek kötü diyebilirim onun için. Zaman zaman yollarımız kesişti ve ayrıldı onunla ama bir türlü yakamı bırakmayan eski sevgili gibi davranıyor bana... "Evren, bana bir şans ver, bak mutlu mesut günler bizi bekliyor, beni ne kadar sevdiğini biliyorum. Lütfen yapma bunu" diyor ta ki ben yeniden sigara içmeye başlayana kadar.

Sigara içmemizin en büyük sebebi başka sigara içenler. Bu saadet(!) zinciri nasıl başlamış bilmiyorum. Sigarayı sürdürmemizin en büyük sebebi nikotin ve sigarayı bırakmamamızın en büyük sebebi kendimiz.

Kimse durduk yere sigara içmeye başlamıyor. Sigarayı görür görmez içmiyor. Hatta sigaralı ortamlara ilk girdiğinde bile bir süre içmiyor ama sonunda başlıyor. Sigaranın zevk verdiği yalanına inanarak. Oysa sigaradan zevk almak başka bir şey.

Nikotin bir uyuşturucu. Eroin ve kokain gibi "in" ile bitiyor. Aynı kimyasal gruptalar. Bir alkoloid olarak direkt sinir sistemini uyaran bir yapısı var. Ayrıca bağımlılık yapıyor. Sigara içmek bir alışkanlık değil malesef bir bağımlılık. Ya bu bağımlılıkla barışık yaşayıp sigarayı seveceksiniz size zarar vermesine rağmen ya da bırakacaksınız. Ama uyuşturucu bağımlılığı olduğunu unutmamak lazım!

Sigarayı bırakamıyoruz. Bunun sebebi çoğunlukla psikolojik etkenler. Nikotin yoksunluğu diğerleri gibi o kadar belirgin bir şekilde hissedilmez. Herhalde dünyada Kadın'a olduğu kadar çok anlam Sigara'ya da yüklenmiştir. O yüzden herhangi bir anda herhangi bir şekilde sigaranın hayatımıza tekrardan girmesi çok kolay. Desteğe ihtiyacımız olduğunda, mutlu olduğumuzda, üzgün olduğumuzda, problemlerimiz olduğunda vs. 85 mm'lik arkadaş hep yanımızda olacak;-)

Hükümetlerin de sigaraya yaklaşımı çok adice. Çok yüksek vergilerle sigara içenler cezalandırılıyor. Herkese savaşta sigara dağıtsınlar, tüm dünya bağımlı olsun, ondan sonra da vergi alsınlar bundan.

Quitomzilla'm bana 1 saat 59 dakika geçti diyor, 1.66 sigara içmiş olcaktım, 0.35 lira harcayıp...

Pazartesi, Haziran 12, 2006

Gece ve Deli


"Evet, biz ikiz kardeşiz, ey gece, çünkü sen evreni görünür kılarsın, ben ruhumu."
Halil Cibran 1918

300. Yazı

Eylül'den bu yana 300 yazı yazmışım buraya. Dile kolay!
Word'e kopyaladım demin yazdıklarımı, ne olur ne olmaz diye. (aslında adobe siteyi kaydedebiliyor ama Türkçe karakter sorunu var onda da) 136 sayfa tutuyor. 40.423 sözcük, 239.499 karakter var (boşluklar hariç) Her gün yaklaşık 150 sözcük yazmışım. "Nulla dies sine linea" demişler, ben de buna biraz uydum. Ne de iyi etmişim, dönüp okuyorum nereden gelip nereye gittiğimi... Nerelere uğrayıp nelerden kaçtığımı... Benden alanları, bana verenleri...

Doğum Günü

İki gün sonra benim doğum günüm. Jandarma Günü'nde doğmuş biri olarak "Jandarma Biz Sosyalistiz" eşliğinde kutlayacağım. Bu benim 23. doğum günüm. Artık eşşek kadar adam oldum. Yaptığım hareketlerin sorumluluğunu daha çok hisseder oldum.

Hiç eğlenceli bir doğum günü yaşadığımı hatırlamıyorum. Ya sevgi doluydu ya da sıkıcı. Doğum günü partisi nedir, nasıl yapılır bilmiyorum. Çok hediye alan biri de değilim. Gidip oturuyoruz bir yerde, her zamanki muhabbetler bir de "lan bugün Evren'in doğum günü değil mi kutlayalım ipneyi" lafları.

Bu doğum gününde ise ne yapacağım belli değil. Büyük ihtimalle İstanbul'dan ayrılacağım. 4 kişi önceden planını yaptığımız mini tatili gerçekleştireceğiz.

Bundan tam 23 sene önce TRT1'de 21.00-23.00 arası Süt Kardeşler yayınlanmış. O da benim doğum filmim :)

Not: Herkes 14'ünde davetli... Taksim'e de, Fethiye'ye de...

Cuma, Haziran 09, 2006

Var

En önemli şey var olmak. Sen önce varsın, sonra başka bir şeysin. Ama bazen kanıt gerekiyor "acaba ben var mıyım?" sorusuna...

Mesela acı çekmek insana varolduğunu hissettirir. Ancak böyle bir kanıt hoş değil.
Mesela bir koyunu düşlemek o insanın varlığının kanıtıdır. (bkzn: Küçük Prens) Bu güzel, ayrıca naif...

ya da

Aşık olmak.

Öyle birisine aşık olmak ki sadece onun varlığının, onun yaşamasının bile yetmesi... Görmesen de, duymasan da, koklamasan da onu içinde hissetmek, bavula koyup yanında götürmek, sıkıcı bir işi yaparken arada 30 saniye molası alıp onu düşlemek. Beklenti değil ortak amaçlar taşımak... Birbirini tamamlamak, ilerletmek... Mutlu olmak. Jamais ve deja kardeşliği...
Varlığını hissetmek, hissettirmek...











Somalili E.

Perşembe, Haziran 08, 2006

Jamais vu

Jamais vu, deja vu'nun kardeşidir. İkisi de görmeyele alakadar, birincisi önünde "asla" alırken diğeri "önceden" alıyor.

Deja vu (before seen) önceden yaşadığımız bir şeyi tekrardan yaşamamız ya da şu an yaşadığımız bir şeyin daha önce de yaşanmış olduğuna dair hissiyatımıza denirken Jamais vu (never seen) o şeyi daha önce yaşamadığımız, hatta yaşamış olsak bile onu hatırlamadığımız durumlar için kullanılıyor. (En azından ben öyle kullanıyorum) Jamais vu'ya sebep olan olay ya hafıza kaybımızdan kaynaklanır ya da gerçekten de ilk defa yaşarız. Ama başka bir şekli daha var. O an içinde olduğumuz olay o kadar baskın gelirki önceden yaşadıklarımıza, her şeyi siler süpürüz, salt kendisi kalır.

Deja vu'nun en büyük örneği mutlulukken, Jamais vu'nun en büyük örneği aşktır. Daha önce bu duyguyu tatmıştım diyorsanız aşık değilsiniz, demek önceden yaşadıklarım aşk değilmiş diyorsanız (yanlış yere belki de) işte o zaman işler biraz karışık ya da sade, nebileyim ben aşk pörüfüsörü müyük...

Dünya Kupası Almanya '06



İşte 4 sene aradan sonra Dünya Kupası tekrardan başlıyor. 32 ülkeden milli futbol takımları ve taraftarlarıyla tam 1 aylık bir şölen bizi bekliyor.

Dünya Kupası maceram (herkesin vardır tabi) 90'daki İtalya ile başladı, ilk hatırladığım o. Sonra zaten gece yarıları izlediğimiz '94 Amerika, 98 Fransa (64 maçın 60'ını izlemiştim), 2002 Kore-Japonya ve şimdi ise dünyanın belki de en iğrenç futbolunu oynayan ama çok sevdiğim Alman Milli Takımının evinde yani Almanya 2006...

Hemen programı bulup renkli lazer yazıcıda bastım (Siz de buradan ulaşabilirsiniz) Kaçırılmaması gereken grup maçlarını da not aldım kendimce. Her maçı izleyebilecekseniz şahane zaten ama 01-03-06-09-10-11-15-21-35-37-39-41 numaralı maçlar kaçmaz. Tabi tüm İlk 16, çeyrek final, yarı final ve final maçları da...

Dünya Kupası o kadar bambaşka bir olaydır ki... Bu seferkini de anca uzaktan izliyorum (bu kadar yakına gelmiş olmasına rağmen, bir sonraki Güney Afrika'da olacak) ama olsun, oradaki coşku, heyecan televizyon karşısında bile inanılmaz.

Fildişi Sahili'nin de olduğu bu Dünya Kupası'nda orada olmayan ve orada olmayı zaten haketmeyen bir Türkiye var (ya da yok) Zaten bir mucize olup gitseydik bile Fransa ve Kore arasından sıyrılamazdık sanırım.

Kupanın favorisi (lanet olsun) tartışmasız Brezilya. O kadar iyi oyuncuları var ki birazcık takım oyunuyla kollarını sallaya sallaya alabilirler kupayı. Ama benim gönlümden Brezilya geçmiyor. Almanya dışında bir Avrupa takımı kazansın istiyorum çünkü onların futbolu daha düşünce dolu. İsveç, Hollanda, Çek Cumhuriyeti veya Ukrayna kazansın istiyorum. İlk 4'te bu takımlar olsun, Dünya Kupası daha şahane olsun istiyorum. Şevçenko gol kralı olsun istiyorum.

98'deki gibi bol gollü ve güzel maçlar olsun istiyorum. Evet evet, 4 senede bir yapılıyor bu. 98'den bu yana 8 senenin geçmiş olmasına inanamıyorum. Umarım aklımda kalan en iyi Dünya Kupası gene o olmaz, 2012'de gene Fransa'yı hatırlamak istemiyorum. Almanya 2006 hafızalarımıza kazınsın istiyorum.

Simon Kuper'in "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" kitabının başında bir gazeteciyle bir Haitili'nin arasında geçen şu diyalog var.

- Sizce Dünya Kupası mı daha önemli yoksa Amerika'nın Haiti'yi işgali mi?
- Elbette Dünya Kupası daha önemli, Amerika her gün işgal edeceğini söylüyor oysa Dünya Kupası dört senede bir yapılıyor!

Pazar, Haziran 04, 2006

Retronim

Şimdi retronim denen bir dalga var. Mesela eskiden siyah-beyaz televizyona "siyah-beyaz televizyon" demiyorlar çünkü renklisi yok ya da 1. Dünya Savaşına başta birinci dünya savaşı demiyorlar çünkü 2.'sinin olmasına daha 30 sene var. Böyle sonradan geriye dönük verilen isimlere retronim deniyor.

Şimdi benim aklıma dün Mete'yle konuşurken şu geldi. Uçak icat edilmeden önce şu insanlık denen meret elbette kağıttan uçağı daha önce bulmuş olmalılar. Yani en azından kağıttan ejdarha yapan Japonlar uçağı da yapmışlardır. Şimdi eskiden ne diyorlardı peki ona? Biri buna cevap versin. Evren'e sordum ama ipne bilmiyormuş...

Polisiye

En sevdiğim edebiyat türü romandır. Yeni dünyalara gider, yeni ufuklara yelken açar, evlere davetsiz misafir oluruz. Hiçbir yerde karşımıza çıkmayacak insanlarla tanışır, onların erdemlerini ve zayıflıklarını görürüz.
Eskiden sadece polisiye ve bilim kurgu okurdum. Çok da severdim. Şu sıralar bilim kurguyu tamamen bıraktım. Sanırım LeGuin etkisi yüzünden. Aylarca Karanlığın Sol Eli ve Mülksüzler ekseninde gidip gelmiştim. Sonrasında ise K. Dick okudum ve kapattım defteri, sanırım daha iyileri de yok. (elbet vardır da ben denk gelmem)

Polisiye ise ilkokuldan beri favorim. İlk Arséne Lupin'leri okumuştum. Lupin hakkaten de çok etkileyici bir karakter. Hatta sanırım önce TRT 1'de dizisini izlemiştim de sonradan kitaplara el atmıştım. Sonra tabi Agatha Christie ve Conan Doyle geldi. (günün gereksiz bilgisi: Doyle, Sherlock Holmes'leri yazdığı için değil Güney Afrika'da doktor olarak çok emeği geçtiği için Sir ünvanını kazanmış) Sonra zaten bi bakmışım Grangé'lar, Brown'lar pırtlamış. Polisye artık "sürükleyicilik"ten ilerleyen bir dal olmuş. Nerde edebiyat, peh...

Meltem sağolsun Leo Malet'yle tanıştırdı. (bkzn: leo malet kulubü) Bambaşka bir şey yazıyordu bu adam. Sonra Block, Simenon girdi hayatıma...

Ben çok seviyorum polisiyeyi... Şu sıralar sevgilim metafiction olsa da o da beni seviyorum biliyorum. :o) Ufacık tefecik içi dolu bir tuşucukken şöyle yazmışım:

polisiye sevmek

ağzıma doladığım tekerlemelerden biri olan polisiye ve bilim-kurgu'nun hayatımıza yön verebilcek iki tür olduğu saplantısından yola çıkarak anlatmaya çalışayım. polisiye özellikle belirsizlik demektir, kesinlikten uzaktır, yalan söyler, yanlış yönlendirir, hesap-kitap olduğu kadar sadece öyle olması gerektiği için öyle olan durumları içinde barındırmakla kalmaz bunun yanında iliğinize kadar bunları hissetmeniz sağlanır. sadece bu saydıklarım bile hayatla ne kadar iç içe olduğunu kanıtlar (hani kesinlik yoktu), polisiye yerine ölesiye koyun, ölesiye sevilen ise bir kadın ya da bir erkek olsun. işte o zaman taşlar yerlerine daha iyi oturacaktır.

çok sevilen bir kişinin aynı duyguları paylaştığını düşünülebilinir elbet, ama bundan emin olmaya imkan var mıdır? genellikle hayır, çünkü insan daha kendi duygularından emin olmazken karşısındakinden emin olmaya çalışması bir beyhudeliktir. işte bu yüzdendir sadece ucuz polisiyelerde detektifler olayı kendilerini suçlunun yerine koyarak çözer. halbuki doktor moriaty'den kaçan sherlock holmes'in hangi istasyonda ineceği kararını cebindeki bozuk parası belirler.

es muss sein önemlidir polisiyede, aşık olmak için, ölesiye sevmek için bir sebep olur mu? sadece öyle olması gerektiği için öyledir. roger ackyord cinayetinde katilin kim olduğu kanıtlanmaz, sadece itiraf edilir, ama o olmalıdır, öyle olması gerekir. sebebi ise { }. ancak grangé gibi yazarlarda görülür müdahaleci bir yaklaşım, kuantum dinamiğini bile saçma hale getirecek taklalar atar roman.. kendiliğindenliği* olmayan bir aşk ise ancak exchange of goodsdur.

peki peki polisiyecinin (detektif, hırsız vb.) aşkı nasıl olur, polisiyeci nasıl ölesiye sever?

arséne lupin gibi çok kişiyi sever, sevgisini ortak pazarda çoğaltır, ya da holmes gibi * sadece ulaşamayacağı, ve ulaşamadığı için hiç bir zaman etkisini yitirmeyecek olan irene adler'e adar.

eğer sevgide bazı boşluklar varsa ve bunların dolmasını sağlayabilecek olan tek şey karşı tarafsa, karşı taraf üzerinden yapılan kurgular da polisiye sevmek ana başlığının altında toplanabilir.

saçma sapan kod çözümlemeye , yalan yanlış bilgilerle iz sürmeye, sadece bir fikirden veya bir bakıştan yola çıkarak inşa edilen roman iskeletine benzer polisiye sevmek..

(09.01.2004 14:14)

Cuma, Haziran 02, 2006

Hayatın Anlamı III

Eski Yunanda eskiden insanların Androjin oldukları inancı varmış. Androgynos'lar (andro = erkek, gyn=kadın) İki başlı, 4 kollu ve 4 bacaklılarmış. Mükemmel bir varlık olduğuna inanılırmış androjin'in. O kadar mutlu o kadar mükemmel o kadar güzelmişler ki birileri onlardan rahatsız olmuş. Bir ölümlü bu kadar güzel bu kadar mutlu olamaz diye Tanrılar onları ayırmış. Tanrıları gazabı onları sadece ayırmakla kalmamış birbirlerini de yitirmişler.

O gün bugün insanlık zaten "öteki" yarısını arar durur(muş) Bulanlar var, bulduğunu zannedenler var, buldum diye kendini kandıranlar, bulup da yitirenler, bulmayıp aramaya devam edenler var, bir kere yanlışını buldu diye aramayı kesenler var, hiçbir zaman bulamayacağına inananlar, elbet bir gün bulabileceğine inanlar var.

Tabi Androjin'lere inanmayanlar da var. Onları Güneye, yani 'mümkün'ün reddedilmediği topraklara davet etmek istiyorum.

*

Hayatın Anlamı II

Procol Harum adında bir müzik grubu var(dı). Onların 18 dakikalık "In Held Twas In I" isimli şarkılarının başında uzun bir monolog var. Bir kısmını kopyala-yapıştır yöntemiyle yazayım.

Let me remind you of the pilgrim who asked for an audience with the Dalai Lama.
He was told he must first spend five years in contemplation. After the five years, he was ushered into the Dalai Lama's presence, who said, 'Well, my son, what do you wish to know?' So the pilgrim said, 'I wish to know the meaning of life, father.'
and the Dalai Lama smiled and said, 'Well my son, life is like a beanstalk, isn't it?'

Dalay Lama hayatı bir fasulye gövdesine benzetiyor. Bence fasulye sırığı daha uygun. Çünkü ben bu şarkıyı ilk dinlediğimden beri beanstalk'u fasulye sırığı zannediyordum ve buna göre düşündüm hep. Ama hiçbir şey ifade etmiyordu gene. Sonra aradan en azından 1 sene geçtikten sonra bu bahar tatilinde Faralya'dayken Patrick'le konuşurken, o yaptığı işi anlatırken farkettim aslında Dalay Lama'nın ne demek istemiş olabileceğini. Fasulye sırığı ne yapar, yaprakların ve fasulyelerin dik durmasını sağlayarak onların gelişmesini, büyümesini ve güzelleşmesini sağlar. Yerde yatan bir fasulye sırığı ile toprağa çakılmış ve çevresinde hayatın geliştiği bir sırık arasından hangisi daha anlamlıdır? Koyunları gütmek için kullanılan bir sırıkla fasulyeleri Güneşe doğru yükseltecek olan sırıktan hangisi daha anlamlıdır?

Bizim hayatımız da başka hayatlara yapacağımız yardımlarla anlam bulabilir. Belki...

Hayatın Anlamı I

Hayatın anlamı var mı yok mu belli değil. Zaten "anlam" başlı başına belirsiz bir konu. En basitinden "kelimeleri" düşünelim. Dünya üstündeki bilmem kaç bin dilden hiçbirinde kendi anlamını içeren bir kelime yok. (Yansıma kelimeler akla gelebilir ama onları saymayabiliriz -en azından ben saymıyorum) O yüzden bir kelimenin anlamının kendinden gelmediğini, anlamın ona "yüklendiğini" söyleyebilirim.

Hayatın bir anlamı olduğunu düşünmek biraz zor aslında. Bizim hayat dediğimiz şey karbon bazlı kimyasal ve biyolojik süreçler içeriyor. Yalnız Evrende hayatın olduğu yerlerin yüzölçümü tamamıyla kıyaslandığında 0 (sıfırdır). Ayrıca ne kadar senedir yaşam varsa bu Evrende Büyük Patlamadan bu yana geçen zamanla kıyasladığımızda o da sıfırdır.

Yani anlayacağınız, yokluktan gelip yokluğa doğru gidiyoruz. Arada enteresan bir şeyler var. Küçük de olsa bazı olaylar oluyor ama biz de küçük olduğumuz için bunlar için oldukça büyük olaylar...

Hayatın bir anlamı var mı? Sanırım biz nasıl dersek öyle olur. İki tane güzel anlamı hayatın biri fasulyelerle ilgili olanı diğeri ise birbirlerini arayanlarla ilgili....


Geç gelen edit: Nasıl oldu da unuttum, eskiler ne demiş: "Yaşam da anlam aramak 'yaş am'da anlam aramaya benzer."

Perşembe, Haziran 01, 2006