Çarşamba, Mayıs 31, 2006

Kırmak

Okula gitmeyi pek seven bir insan olarak pek kırdığım olmamıştır. Geriye doğru gidersek üniversitede okulu kırmak "derslere girmemek" başlığı altında incelendiği için onu geçiyorum. Lise hayatım boyunca toplamda 5 kere filan gitmemişimdir. Ortaokulda ise ikinci sınıfta baya bir kırmıştım, sonra eve yazı yollamışlardı "sizin velet okula gelmiyor haberiniz olsun" diye. İlkokulda zaten kırmak gibi bir seçenek yok el mahkum eşşek gibi gidiyordum okula. Tabi bunu anlatmayacağım. Başlık "okulu kırmak" değil. Ben ilkokuldayken dershaneyi kırıyordum hep. Evet sadece abimin ve eski karısının bildiği bu gerçeği artık onlarca insan biliyor.

Eskiden ortalıkta 8 yıllık eğitim geyikleri dönmeden önce ilkokuldan sonra yani 11 yaşımızdayken giriyorduk sınavlara. Ben de 4. sınıfta başladım dershaneye gitmeye. (Niyeyse?) Maltepe'de bir yere gidiyordum. Sonra 5. sınıf gelince ise Maltepe'den sıkılıp Kadıköy'e Dörtler Dershanesi'ne transfer olmuştum. Tabi o zaman cin gibiyim, parlak çocuğum (insanların yüzde 90'nı gibi) almışlar beni en iyi sınıfa, ben de takılıyorum haftasonları. İşte ilk dönem geçti ben hala dershaneye devam ediyorum düzenli bir şekilde. Sonra (Kadıköy'ü bilenler için) Eskiden As Sineması olan şu anda ise gerizekalı bir spor salonuna dönüşmüş olan yerde bir Atari salonu keşfettim. Allaaahhhhh, nasıl bir mutluluktur. Önceleri karnımı doyurmak için verilen parayla orada oynuyordum. Öğleden sonraları dershane olduğu için erkenden gidiyordum, zaten bizimkiler bir şey sormuyorlardı. Sanırım sadece 3 jeton almaya yetiyordu param. Ders vaktine kadar orada takılıp sonra paşa paşa Yoğurtçu Parkı'nın oradaki dershaneme gidiyordum. İlk bir iki haftadan sonra ise dershaneye gitmemeye başladım. Okuyup ne yapacaktım ki, bizim buradaki mahalle mektebine devam ederim. ( Aynı duyguları Lise 1'de de üniversite için yaşıyordum ya, bakalım ilerde başka nerede patlayacak bu?) Tabi 3 jetonla 5 saatin geçmesi gibi bir olasılık yok. Sonra başka para kaynakları aradım, abimden filan para istiyordum. Pek para istemediğim için normal zamanlarda (hatta neredeyse hiç para istemediğim için) onlar da bana veriyorlardı. Sanırım kitap filan aldığımı düşünüyorlardı, bana bayramlarda verilen harçlıklarla mal gibi Robinson Cruseo, Tom Sawyer vb kitaplar aldığım için olsa gerek. İlk zamanlar acemiyken bir süre sonra oldukça profesyonel olmuştum. Tek jetonla 1 saate yakın oynayabiliyordum. Oyun oynayanları izliyordum filan. Sonra bir baktım 2 aydan fazla dershaneye gitmiyorum. Allahtan dershane taksitini bana veriyorlardı ben de gidip ödüyordum, ailevi problemler var filan izlenimi veriyordum Meseret Hoca'ya filan (ya bu arada o kadını tanıyan varsa haber versin) Mayıs ayına geldiğimizde ise bir felaket başgösterdi...

Abimin Üsküdar'daki evinde kalacaktım bir gün. Plan basit, dershane çıkış saatinde eve dönen otobüse değil de Üsküdar'a giden otobüse bineceğim. Yalnız beklenmeyen bir şey oldu onların evine gidince. Ortamda bir gerginlik var ve bana karşı olduğu çok belli. "Sen dershaneye gitmiyor musun?" diye sorması yeterli oldu, zaten yalan söyleyemem, kızarınca her şey belli oldu. Bir yere davet edilmişler ve tabi o zamanlar cep telefonu olmadığı için abim dershaneye gelmiş bugün evde olmayacaklarını söylemek için. Tabi ben o sırada "insert coin" yazısıyla meşgul olduğum için göremedim. Onlar da doğal olarak davet edildikleri yere gitmeyip beni beklemişler evde.

Bu olaydan sonra kelimenin tam anlamıyla "eşşek gibi" dershaneye gittim. Abimin "dershaneye git bundan sonra" demesine bile gerek kalmadan. Ama iş işten geçmişti tabi. Son iki hafta hızlandırılmış kursa ancak yetiştim o da ne kadar faydalı olabilmiştir bilmiyorum. Benden Galatasaray'a girmemi filan beklemiyordu kimse neyse ki.

Sonra sınava girdim ve tahmin edilebileceği gibi hiçbir yeri kazanamadım. Herkes sağlık olsun diyordu. Süper Lise filan çıkacak ona girersin diye teselli ediyorlardı halbuki ben gayet Kasımpaşa modundaydım.

Kaç ay sonra hatırlamıyorum "yedek" diye bir şey çıktı. Kontenjan açığı olan yerlere yeniden başvurmak mümkünmüş. O günü unutmam babam gelip bana "Evren senin başvuru kağıdın nerede yedekten girebilirsin belki Kadıköy ya da Üsküdar Anadolu'ya" demişti. Ben de kağıdı aramak yerine dışarı çıkıp top oynamak istediğim için sallamamıştım. "Boşver baba ya, ne yedeği" demem "Çabuk bu şunu" demesiyle yarıda kesildi. Yalnız sıçtığımın kağıdı yok evde. Kaybetmişim, uçak mı ne yaptıysam artık. Sonra okula gidip okuldaki muadil evrağın fotokopisini filan çekip onaylattık. Kayıt yapıldı, sonradan ÜAL'ye girdim. Ne kadar aptal olduğumun bir başka kanıtını daha sunuyorum: Ben okula kayıt yaptırdıktan sonra öğrendim okulun Almanca eğitim verdiğini.

Ya işte, bu kadar embesil bir insan olduğum taa o zamandan belli. Şimdi bunun elbet çocuk olmakla alakası olduğunu söylenebilir ama ben pek öyle düşünmüyorum. Şu yaşta yaptığım salaklıkları anlatmak için henüz erken ama gelir elbet bir gün vakti...

Ayşe Liebt Franz


Bu yanda gördüğümüz adam Franz Liszt. (resmin kendisi ise okulun logosu) Kendisi Macar bir müzisyen. Çok güzel piyano çalarmış zamanında. Ben hiç görmedim şahsen. Kadınlar onun konserlerinden sonra "Fıranttzzz bu gecee bizim eve geeeeel" diye bağırırlarmış. Ciddi diyorum, çok çapkınmış kerata.

Liszt'in çok büyük elleri varmış. (pek şaşırtıcı değil öyle çapkın biri için) O yüzden sadece kendisinin çalabileceği eserler de vermiş. (Hoş şimdi herkes çatır çutur çalıyor, aradan 150 sene geçtikten sonra) Yeni teknikler kazandırmış piyanoya, Beethoven'la başlayan piyano aşkı onunla iyice yükselmiş.

Bu adamın benim hayatıma iki büyük katkısı var. Birincisi Beethoven'in 9 senfonisinin piyano transkripsiyonunu yapmış (bu arada bu traskripsiyonların ilk kaydını yapan insanın İdil Biret olduğunu biliyor muydunuz?) İkincisi ise Paganini'nin La Campanella transkripsiyonu. (Bunu bana çalacak olanın kırk yıl kölesi olurum bu arada) İlkinin Glenn Gould yorumu var bende, neredeyse günde bir kere dinliyorum. İkincisi ise Shine filminde karşıma çıkmıştı, David ve Hocası çalıyorlar birlikte, David sol, hocası sağ eli çalıyor...

Şimdi artık Liszt'in üçüncü bir anlamı var. Ayşeciğim Weimar'da Liszt'in adını taşıyan Musik Hochschule'ye kabul edildi. Yılların çalışması karşılığını aldı. Kendisine tebriklerimi iletir, gözlerinden öperim. Her ne kadar ona aylık 400 euro gönderecek olsam da (burs veriyorum) önemli değil. San'at her şeyden önce gelir...

Bilmemek Ayıp Değil

Geçen gün Darwin'le tetiklenen olay hakkında bir kaç şey diyeyim.

Efenim, Hegel der ki "başka türlüsü mümkün olan şey zorunluluk değildir." Burdan yola çıkarak kimsenin hiçbir şeyi bilmesi zorunlu değil zira bilmediğimiz sayısız şey var. Kimse ne Darwin'i bilmek zorunda ne Mossad'ı ne de Şekerpare'yi...

Ancak bir yerlerde bi terslik olmalı. Bazı şeyleri bilmemiz gerekiyor. Daha doğrusu "bilsek iyi olur" aslında.

Mesela Matematik okuyan biri Gödel'i, Bilgisayar Mühendisliğindeki biri Turing'i, Tarih'teki biri Hobsbawm'ı bilse fena olmaz.

Dünyanın en yüksek noktasının Everest olduğu, Türkiye'nin en büyük gölünün Van Gölü olduğu, Hollanda'nın deniz seviyesinin altında olduğu ya da Belçika'nın bir İskandinavya ülkesi olmadığını bilsek güzel olur.

Ülkede neden 3 tane darbe olduğunu, Menderes'in neden asıldığını, İstiklal Mahkemelerinin ne olduğunu bilsek güzel olur.

Da Vinci'nin sadece bir şifre olmadığını, Michelangelo'nun kaplumbağa olmadığını, Liszt'in 2 numaralı macar rapsodisinin "Tom ve Jerry"nin film müziği olmadığını bilsek güzel olur.

Güzel olur diyorum ama güzel olur mu gerçekten de? Bilmediğimiz ya da unuttuğumuz başka bir çok şey varken:

İnsan olmak, affetmek, merhamet etmek, güzellikler oluşturmak, sevmek, korumak, hissetmek, sabırlı ve sakin olmak, yardımsever olmak, güvenmek, güvenilir biri olmak...

Diyorum ya bir terslik var. İlk başta saydıklarımın hepsini biliyorum ben ama son yazdıklarım için aynı şeyi gönül rahatlığıyla söyleyemeyeceğim. O yüzden varsın Kafka bir Rus edebiyatçısı olsun, dünyada 25 milyar insan yaşasın...

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

Einmal Ist Keinmal

Piramiti tırmandıkça peşinden koştuklarımız değişiyor. Önce yemek ve barınak ararken sonra mutluluk, başarı bekliyoruz. Modern tıp yaşamımızı 35 yıldan çok daha üst seviyelere çıkardığı için soyumuzu devam ettirmeyi (her ne kadar bu genlerin hoşuna gitmese de ) erteletebiliyoruz.

"Haz" da peşinden koştuklarımız arasında. Kimi hazzın yerine "keyif", "mutluluk" veya "neşe"yi koyuyor, kimi ise saf hazzı kovalıyor.

İnsanların haz duydukları şeyler ise bambaşka, para kazanmak, mevki sahibi olmak, oyun oynamak sevişmek. Biri veya hepsi birden... Baba veya dede olmak nasıl bir şeydir bilemiyorum. Onların yerleri benim için şuan belirsiz. Ancak bana en çok hazzı veren şey (hadi şeylerden biri diyelim) kitap okumak. Hele ki sevdiğim bir kitapsa neler hissettiğimi anlatamam...

Lise 2 veya 3'te Ayşe'lerde "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"ni görmüştüm. Kitabın adı herhalde kendisinden daha çok sevildiğinden ve olur olmaz yerlerde varyasyonları kullanıldığından olsa gerek kitabı biliyordum. Kitabı aldım ve okumaya başladım. İlk bir iki sayfadan sonra kapattım. Biliyordum elimde harika bir kitabı tuttuğumu... Daha zamanı değildi. Ayrıca gavurların delay of gratification dedikleri zımbırtı da aklımdaydı. O kadar mutluydum ki dünya umrumda değildi...

Çok param olsa istediğim kitapları alabilsem, çok vaktim olsa istediğim kitapları okuyabilsem ve çok yetenekli olsam istediğim kitapları yazabilsem herhalde bu dünyanın en mutlu insanı ben olurum. Dünyayı da dolaşmak istiyorum ama bunun sebebi daha önce yapmış olmamam... Oysa kitap okumak öyle mi?

Başlıktaki Almanca söz "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"nden. Kitabı okuyanlar hatırlarlar, zaten Kundera'da uzun uzun anlatıyor bu sözü. "Bir kere yaşanmış bir şey hiçbir şeydir" diye çevirebiliriz. Burada yazar (bknz: alo sair burada ne demek istemis hatti ) hayatlarımızdan bahsediyor ve "bengi dönüş" yoksa hayatlarımızın aslında hiç yaşanmamış olduğunu söylüyor. Tabi ben o kadar uzağa gitmeyeceğim. Çok daha özel konuşacağım. Hayatımızda sadece bir kereye mahsus yaptığımız hatalar aslında hata değiller. O "bir kereye mahsus" şeyleri yaşanmamış sayabiliriz. Ancak eğer bu ikinci kez oluyorsa (ki yanlış hatırlamıyorsam Aristo Bey'in öyle bir beyanatı vardı: "bir kez 'olan' bir şey ikinci kez mutlaka olur) o zaman bu gerçektir. Zaten ikinci kez olan bir şeyin üçüncüsünün yaşanması Heisenberg tarafından bile kesinlikle hesaplanabilir olarak kabul edilmiştir. O yüzden bir kereye mahsus hata diye bir şey yok benim için. Kimse için de olmasın zaten...

*

Bir Çalgıcının Seyahati

Çocukluğumda okuduğum en iyi kitaptı "Bir Çalgıcının Seyahati". Alfred ve Friedrich isimli iki Alman gencinin başlarından geçen maceralar anlatılıyor. En iyi kitap olmasının yanı sıra süper bir macera ve komedi kitabıydı.

"Küçük Prens var!" diyeceksiniz doğal olarak. Küçük Prens çocuklar için ahım şahım bir kitap değil bence. Bir "yetişkin" kitabı o. Oysa "Bir Çalgıcının Seyahati" tam çocuklar için yazılmış bir kitap.

Ben bu kitabı tek geçerim kendi türünde. Kimin yazdığı belli değil, anonim bir şey olsa gerek.

Bundan bir sene kadar önce de Osmanlıca öğrenen Meltem o kitabın Osmanlıca baskısına denk gelmiş. Çok sevinmiştik. Okuyamasam da, ne dediğini anlamasam da o kitabı ellerimde tutmak çok güzeldi. Şimdi ise zamanında benden birisinin çaldığı bu kitabı tekrardan okuma zevkine eriştim.




Dün özel derse gittiğim öğrencimin evinde buldum bu kitabı. Çok sevindim. Ondan ödünç alıp tekrardan okumaya başladım. Hala Alfred "coğrafya bilgim dünyada beş kıta olduğu ve dünyanın 2/3'ünün suyla kaplı olduğudur" veya "benim ne yaman bir delikanlı olduğumu anlayan arabacı" dediğinde gözlerimden yaş getirecek kadar güldürmesi çok hoşuma gitti.

Neyse, eğer bir yerde bir şekilde bu kitaba rastlarsanız mutlaka okuyun ve çocuklarınıza okutun. Ben öyle yapacağım...

*

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

İhanet

Şu sıralar çok sıkıcı olduğumu biliyorum ama ne yapayım. Ben sıkıldığım için doğal olarak böyle gelişiyor. Bugün ihanetten bahsetmek istiyorum biraz. İhanet toplumun neredeyse tüm kesimleri tarafından reddedilen bir konu. İnsanların hemfikir olduğu nadir konulardan. İhanet reddedildiği için doğal olarak bunu yapan kişi -ki ona hain diyebiliriz, çok da yanlış olmaz- de doğal olarak bundan nasibini alıyor.

İhanete uğramanın olmazsa olmaz şartı "sevmek" ve "güvenmek"tir. Sevmediğiniz, güvenmediğiniz kişi ihanet edemez. Bu yüzden bir manada elimizde bu. Kimseyi sevme, kimseye güvenme böylece ihanete uğrama!

Çok mantıklı değil tabi. Ama er ya da geç birileri tarafından ihanete uğrayacağı kesin herkesin. Sevmenin getirdiği ihanet insandan bir çok şeyi alıp götürebiliyor. Ayrıca bunun ilerisi de var, artık o eski insan olarak durmak da zor olabilir. İhanetle birlikte gözlerde bir intikam ateşi çıkabilir -haine karşı ya da onunla özdeşleştirilen herhangi bir gruba karşı...

Peki neden insanlar ihanet ediyorlar? Bununla ilgili bir çok görüş vardır elbette. Bence birisine ihanet etmenin kişiye en büyük faydası ona kendi varlığını kanıtlaması için çok uygun bir fırsat tanıması. Varoluşunun özünü bunda bulmak... Kendini özgür hissetmek. Kendini bağımsızlaştırmak, etrafındaki fondan ayrılmak, sıyrılmak. Başkalarına ve kendine her şeyi yapabileceğini göstermek. Oyunbozanlık etmek. Kuralları kendi lehinde değiştirmek. Oyunun adını değiştirmek. Kendini avantajlı bir duruma sokmak...

Bunun bedelini her ne kadar karşılarındaki ödüyor gözükse de uzun vadede bundan en çok zararı görenler kendileri oluyor. Varolmak öyle kolay bir şey değil. Başkalarının acı çekerek ödedikleri bedeli onlar kendileriyle cebelleşerek ödüyorlar, fark etseler de fark etmeseler de...

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Kan Yüzüğü

Ortaokuldaydım sanırım. Evde Aziz Nesin'in "70 Yaşım Merhaba" kitabını bulmuştum. 70. yaşını kutlayan Aziz Nesin'in seçtiklerinden oluşan bir hikaye ve şiir kitabıydı. O kitapta beni en çok etkileyen hikaye "Kan Yüzüğü" olmuştu. (Bu arada o zamandan bu yana tekrardan okumadım bu hikayeyi, yanlış hatıladığım kısımlar olursa affola.)

Kan Yüzüğü'nde iki karakter var. Biri 'Simyacı' öteki ise 'Genç Kız'. Tahmin edebileceğimiz gibi simyacı biraz daha yaşlı. İkisinin aşkı anlatılıyor.

'Genç Kız' uzakta okuyor. Fotoğrafçı. Uzun aralıkla görüşebiliyorlar simyacıyla. Simyacı görüşmedikleri zaman da kızı taşırken (bknz: İki Rahip) 'Genç Kız' ise başka bir hayat yaşıyor.

Simyacı yaşadıkları büyük aşk için 'Genç Kız' a bir doğumgünü hediyesi vermek istiyor. Aylarca düşünüyor ne alabilirim veya yapabilirim diye. En sonunda canından çok sevdiği sevgilisi için Kan'ından bir hediye yapmaya karar veriyor. Kanındaki demiri ayrıştırıp 'Genç Kız' için bir yüzük yapmayı kafasına koyuyor.

Elbette çok kolay bir iş değil bu. Bir insanın kanındaki demir miktarı çok fazla değil. Ancak simyacı uygun aralıklarla kendi kanını alıp onları soğuk bir ortamda bekletiyor. Sonra ayrıştırma işlemini yapıyor. Elbette sadece az miktarda demir tozu elde ediyor her seferinde.

Aradan yıllar geçiyor. Yılda neredeyse bir kaç kez görüşüyor 'Genç Kız'la. Birbirlerini her gördüklerinde çok mutlu oluyorlar ve yaşadıkları bu aşk için seviniyorlar. Tabi simyacı her yıl zayıflıyor, benzi soluyor, iyice sağlıksız bir insana dönüşüyor. Kız tüm sevimliliğiyle ona kendisine dikkat etmesi gerektiğini söylüyor ve geri dönüyor.

En sonunda simyacı yüzük yapmasına yetecek kadar demiri ayrıştırmayı başarıyor. Zaten 'Genç Kız'ın parmakları da ufacık. 'Genç Kız' ise simyacıdan uzak olduğu zamanlarda bir fotoğraf albümünün başka bir sayfasını açmışçasına başka hayatlar yaşıyor. Neler yaptığını bilemiyoruz malesef, yazar söylemiyor bunları.

Son buluşmalarında simyacı yıllarını, kanını, canını harcadığı, kendisinden yaptığı yüzüğü hediye ediyor. İnanıyor ki 'Genç Kız' bunu görünce onu nasıl deliler gibi sevdiğini, 'Genç Kız'ın onun canı, her şeyi olduğunu anlayacaktır.

Oysa böyle olmuyor...

Hayat işte...

'Genç Kız' yüzüğe bakıyor ama hiç önemsemiyor, basit bir demir parçasıymışçasına onu bırakıyor. Başka bir hayatı olduğunu söylüyor simyacıya. Yüzük yuvarlanıp yere düşüyor.

---------------------------------------------------

Hayat berbat.

---------------------------------------------------

Burada 'Genç Kız'a kızılacak bir şey yok aslında. Herkes kendi hayatını başka şekilde yaşıyor. Hepimiz farklıyız, farklılıklarından ötürü onlara kızmak yanlış. O gerçekten de simyacıyla beraberken çok mutlu. Yalnız, beraber değilken onu yanında taşımıyor, götürmüyordu...
Oysa simyacı naif. Zaten naif olmasa, hiçbir yere varamayacığını, kurşunu altına çeviremeyeceğini bile bile simyayla uğraşır mıydı?

---------------------------------------------------

Herkesin 'hamur'u farklı. O yüzden bence herkes hamuruna uygun kişiler bulmalı. Bundan iki sene önce Duygu 'senin hamurun farklı be güzelim' dediğinde ya da bir sene önce Koray 'siz farklı liglerin oyuncularısınız' dediğinde anlamamıştım. Anlamak istememiştim. Ne yapalım, kader. Kader diyorum ama aslında öyle değil. Daha uygununu hak ediyorumdur eminim ama nasip değilmiş.

---------------------------------------------------

Biliyorum, ne olursa olsun ben taşımaya devam edeceğim. Bunu reddetmek kendimi reddetmek demek. Her gün 'nasıl bir insan olduğumu' reddederek yaşıyorum zaten. Bunları buraya yazıyorum ki eğer bir gün şüpheye düşersem kendimden, bunlar burada yani hiçbir zaman kaybolmayacak bir yerde olsunlar. Kendimi unutmayayım.

----------------------------------------------------

Ben yandım. Ben çözündüm. Artık kim olduğumu unutmayacak kadar ağladım.

Cuma, Mayıs 19, 2006

Simya II

Ana hatlarıyla 7 aşamayı yazayım. Boşlukları başkaları doldursun.

  1. Yakma (calcination)
  2. Çözme (dissolution)
  3. Ayırmak (separation)
  4. Birleştirmek (conjunction)
  5. Fermantasyon (fermentation)
  6. Damıtma (distillation)
  7. Koagülasyon (coagulation)

Yakma

Herkes hatalıdır. Ego'nun direnciyle yüzleşmeliyiz bunun için kül olana dek yanmalıyız. Derin bir depresyonu, umutsuzluğu ya da yenilgiyi yaşamalıyız. Ölüyor gibi hissetmeliyiz ki geride tutunacak bir şey kalmasın.

Çözme

Yakma aşamasından ötürü ego'nun boşalması. Ağlamak. Bilinmeyenden, duygulardan, hislerden, gerçekte kim olduğumuzdan korkmak. Korkmak çünkü diğer türlü reddedileceğimizi, zarar göreceğimizi, aşağılanacağımızı düşünmek.

Külleri suda çözmek. Demir oksit ve sülfürik asit elde etmek.

Ayırmak

Bilincin farkında olmak. Önemli olan ve olmayanın ayrımına varmak. İlk iki aşamadan ötürü ego oldukça sessizdir, müdahale etmez. Entelektüel keşif zamanı. Özün yeniden keşfi. Nefes almak. Kendi gerçekliğimizi sınırlayacak böylece parıldayabileceğiz.

Filtre etmek.

Birleştirmek

Bilincin en yüksek aşaması. İlk üç aşamanın birleşmesi : Kalp. Başkasını ve dünyayı kendinle ilişkilendirmek. Doğan bir çocuk gibi. Vücudun seksüel enerjisini kişisel dönüşüm için dönüştürmek.

Asidin çökmesi.

Fermantasyon

Egonun baskınlık karşısında ısrarı. Ancak başka bir güç yardım eder. Bakılır, desteklenir, büyürüz. Kişiliğin yıkılması. Saykadelik ilaçlar veya derin meditasyon.

Mayanın bir organik çözeltide büyümesi.

Damıtma

Çöküş yaşanmadan ruhani ve duygusal olgunlaşma, kollektif bir bilinç ve bilinçsizlikle birleşir. Kâmil insan.

Saflığın artırılması.

Koagülasyon

Tüm alt seviyeleri geçen kutsal insan. Gerçek bütünlüğün ve ululuğun ortaya çıkışı. Her şeyin mükemmel oluşu.

Çökme veya süblimleşme.

Simya I

Vatana millete hayırlı bir iş yapayım, öğrendiklerimi paylaşayım ve bugün simya anlatayım.

Simya (İngilizlerin alchemy dediği) "spiritüel kimya"dır. Gizli saklı yapılır. Herkes bilmez, bilenler de başkalarına anlatmak için yanıp tutuşmazlar. Kitaplar yazarlar ancak bu kitapların içinde bilmeceler, sembolik gizlemeler ve mecaz oldukça fazla yer kaplar. Bu yüzden günümüzün modern insanı bu kaynakları anlamakta zorluk çeker -kitapların yazıldığı dönemlerdeki bir çok insan gibi.

Simyacıların kimyacıların öncüleri olduğu doğrultusunda yaygın ve bir o kadar da yanlış bir görüş vardır. Halbuki bugünkü kimyacıların ilkçağdaki atalarına "spajerik" (latince spaoagerio) denir. Spao-agareio "ayırmak ve yeniden birleştirmek" demektir ve bu da kimyacıların yaptığı işin temelini oluşturur.

Ortaçağ'da (simyanın en güçlü olduğu zamanlarda) kimya yapan kişilere "archemist" deniyor. Bunlara örnek olarak ressamları, boyacıları, damıtıcıları, kuyumcuları sayabiliriz. Archemistler ekzoteriktir. Simya gibi hermetik değiller. Kimyanın gerçek kurucuları archemistlerdir.

Simyacıların ise derdi başkadır. Onların amacı en değersiz metal olan kurşunu en değerli metal olan altına çevirmektir görünürde. (bu arada Roma’da su yollarını ucuz diye kurşundan yapmışlar, sonuç ise belli, herkes kurşun zehirlenmesi geçirmiş) Yalnız bu altına çevirme metaforiktir aslında. Amaç ruhani olarak büyümek, gelişmek kısacası “kâmil insan” olabilmektir.

Simya yoluyla kâmil insan olmak 7 aşamada gerçekleşir. Bunun kimyasal kısmına girmeyeyim. Neleri simgelediğini anlatalım.

İsimsiz Hokkabaz Fotoğrafı



Aylar önce bu resmi Mete'de görünce çok şaşırmıştım. Ben top çevirirken çekilmiş. Ne zaman ve nerede olduğunu hatırlamıyorum. Çok güzel resim diye sevinmiştim.

Yalnız ufak bir problem var. Dikkatlice bakınca toplardaki çizgileri görebiliyoruz. Adidas'ın çizgileri gibi. Bizde kimse böyle toplara sahip değil. Ayrıca Mete bu resmi Ece'nin internetten bulduğunu söyledi. Tabi resmi o kadar sevdim ki bunu kabullenmek istemiyordum. Dosyanın adını aradım her tarafta ama buna benzer bir resim bulamadım. Onlarda nerede gördüklerini hatırlamıyorlar. Sonra ben cinim ya hemen resmin özelliklerine baktım ve 2002 yılında çekilmiş olduğunu gördüm. Sanırım resmi çeken kişinin fotoğraf makinesinin tarihi bozuktu. Resimdeki benim ve başkası olduğunu kabullenmek istemiyorum :-)

Salı, Mayıs 16, 2006

Albert Einstein

Was ist ist şarkısında Blixa Bargeld bağırıyor: "Zwei Dinge sind unendlich: die Dummheit und das All" yani diyor ki; iki şey sonsuzdur, aptallık ve evren. Bu iki şeyi bir arada bulunduran bir insan olarak bu laf çok hoşuma gidiyor...

Geçen gün aslında bu sözü söyleyenin Albert Einstein olduğunu öğrendim.

İlkokuldayken okuduğum hatta bazı maddelerini kağıtlara yazdığım bir "bilimler ansiklopedisi"ne sahiptim. Onda ünlü bir çok bilimadamının hayat hikayesi ve yaptığı işler vardı. Edison (her ne kadar pek bilim adamı olmasa da) Newton, Faraday, Arşimed vs. Orada bir de einsıtein diye bir adam vardı ama hic sallmazdım onu. Zaten ne yazdığını da anlamıyordum. Ben tanımıyorsam boktandır diyordum. Sonraları abim bana onun Aynşıtayn olduğunu söyleyince çok şaşırmıştım. O zamana kadar başkaları tarafından hep "dünyanın en zeki insanı" olarak duyduğum aynşıtayn hiçbir şey yapmamıştı. Ne yerçekimini bulmuştu ne suyun kaldırma kuvvetini ne de ampulu. Hayal kırıklığı tabi bende...

Sonraları ise bu adamın ne kadar muhteşem bir fizikçi olduğunu öğrendim, okudum, dinledim...

Einstein o kadar "basit" düşünen bir insanmış ki bir çok şeyi çerez yer gibi çözmüş. Yemek yerken çözdüğü rivayet edilen kimya ile ilgili bir çok sorun, problem varmış. Her şeyi en basit haliyle gören bu adamın dünyayı bizden ne kadar farklı gördüğünü hayal bile edemiyorum.

Lisede gerizekalı diye okuldan atılan Einstein 1905 yılında (ki bu da Galatasaray'ımızın kuruluş yılıdır, ehehe) 5 tane makale yazıyor. Bu makaleler tahmin de edilebileceği gibi Fizik dünyasına bomba gibi düşüyor. Özel Görelilik Kuramı'nı açıklıyor Einstein. (bu makalelerin yayınlandığı dergilerin o sayılarını artık kütüphanelerde bulmak zor. Aslında dergiler var ama o sayfaların hepsi yırtılmış. Benim yırtacak halim olmadığına göre bunu yapan fizikçiler:))

Einstein'ın bu yaptığı şey aslında fizikçilerin belki de motivasyonlarını yitirmelerine yol açmıştır. Zira zamanının o kadar ötesinde bir şey söylüyor ki geriye yapılacak şey oraya giden yolu açmak, temizlemek. Varılacak yer belli belki de...

Onun şimdiye kadar tek yamuğunu gördük o da Hesinberg'e inanmayıp "evrensel sabit" diye bir şey uydurmasıdır. Gerçi sonra onun üstünü karaladığının da fotoğrafını çekmişler. Sanki Napolyon'a yazdığı senfoninin üstünü çizen Beethoven gibi.

Uzun lafın kısası çok popüler olmasının yanı sıra (İsrail kurulacağı zaman ona Cumhurbaşkanlığı teklif edilmiş) duyarlılığıyla da önce çıkanEinstein'ın artı puanı çoktur. Yani tam evlenilcek adamdır. Hoş dalgınlıkları filan oluyormuş ama belki de ona göre biz daha saçma işler yapıyoruzdur, mesela savaşmak gibi...

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

Cim Bom Bom



Ali Sami Yen stadinda macin 88. dakikasi oynanirken birden Denizli'den gol haberi geliyor. O sirada oynanmakta olan Galatasaray - Kayseri maci duruyor. Hayat duruyor. Sonra aglamaya basliyor futbolcular, taraftarlar...

Cim Bom 16. sampiyonlugunu kazaniyor hem de butun zorluklara ragmen... Fenerbahce'ye karsi iki maci kaybetmis olmasina 83 puan topladi, bileginin hakkiyla kazandi... Bu belki de Galatasaray'in en basarili sezonuydu eldeki imkanlarin fenerle kiyaslanmayacak olmasi ise cabasi....

Pazar, Mayıs 14, 2006

Patrick

Kabuk ne kadar sertse içindeki o kadar yumuşak oluyor sanırım...
Biraz önce Patrick'in mail'ini aldım ve çok duygulandım. Paylaşayım, bu sayfada boyle içten şeylere ihtiyacım var...


Hello Evren,

Back in Belgium... I became sick: bronchitis...

But, I am again working now...

Faralya was for me not like other years...
I had in 18 months two tragic losses, one of my girl friend and collegue ...and also of my sister, both car accidents...
so, once I rested at GH I felt how tired I was from the coping with the losses...

That's why Erik named me grandma...
Anyway, being a bonestalk for persons with mental disabilities is sometimes heavy...
Sometimes you also need a bonestalk...

I enjoyed talking with you and hope to see you back one day...
Here is a picture of my family...
warmest regards

Pat

Salı, Mayıs 09, 2006

Saç Baş

Bugün kafamda fosforlar esti ve hemen Güney'den yukarı koşup saçlarımı kestirdim. Halbuki bu sefer saçlarımı tekrardan uzatabileceğime gönülden inanıyordum. Hatta en iğrenç dönemine bile gelmiştim 1 ay kadar sonra toplayabileceğim uzunluğa gelecek olmasına rağmen başaramadım. Tabi beni tanıyanların yüzde doksan dokuzu için bu hayatım boyunca başıma (!) gelebilecek en hayırlı başarısızlık. Aynı gün içinde 70 milyonluk Türkiye " Dude, kes şu lanet olasıca saçlarını man" diye bağırmaz ki! Yeter üleenn, açılın, kestim işte.

Tabi saçın dibinden 3 mm kalacak şekilde kesilmesinin sebebi belli. Bu bir kadın tribi aslında ama yer yer erkekler arasında da oluyor. (şimdi trip dedim diye alınmayın lütfen.)

Neyse, Latrell'in izinden gidip "Let's go hunting" diyorum ama aslında eve 5 dakika uzaklıktaki bir internet kafedeyim ve şimdi evime gidip televizyon izleyeceğim... Zira çok muhterem Kafka Bey zamanında demiş ki " Wer sucht, findet nicht, aber wer nicht sucht, wird gefunden." Tabi bunu söyledikten sonra meleklerden biri öldü, meleklerden birinin öldüğünü söylediğim için de diğeri öldü. Kör topal kaldık gene, iyi mi?

Cumartesi, Mayıs 06, 2006

Tatil II

Tatilin 4. günü (çarşamba) Christopher'la beraber Ovacık'a yürümeye karar verdik. Christopher bir bahçıvan, 9 ay para biriktirip geri kalanında dünyayı dolaşıyor. Ortad Doğu turunun son ayağı olarak Türkiye'ye gelmiş.

Ovacık Likya Yolu'nun başlangıç noktası. Biz biraz geriye de olsa yürüdük. Kate Clow'un kitabına göre Faralya'dan oraya yürümek 6 saat 15 dakika sürüyor. Yalnız Alman'ın ne manyak olduğunu göz önünde bulundurmam ölümcül oldu. 4 saat olmadan 15 km'lik yolu yürüttü bizi dağda bayırda.

Faralya'da önce Kirme Köyü'ne uğradık. 3 km lik rahat bir yol aslında. Yalnız yol yapımı yüzünden işaretlenmiş kayalar yerlerinden oynatılmış. Kirme'ye 1 km kala yolumuzu kaybettik. Güvenli olmayan yollardan biraz ilerledikten sonra elinde bastonu 74 yaşındaki bir çoban buldu bizi ve yola çıkardı. Adamın nasıl tırmandığı akla hayale sığmaz... Eski toprak ne de olsa... Kirme'den Kozağacı gidiş ise oldukça kolaydı, yolda 4-5 yürüyüşçüye rastladık, onlar da Faralya'ya yürüyorlardı... Kozağacı'ndan ise 4 saatlik (kitaba göre) Ovacık yoluna girdik. Baba Dağı'nın oldukça yakınlarından geçen yarı zorlukta bir yol. Tepede yakıcı bir güneş varken tam üstümüzde kara bir bulut bizi ıslatıyordu. Manzara ise (975 metre yaklaşık orası) inanılmazdı.

4 saatlik yolculuktan sonra Ovacık'a vardık. Sonra İngiliz 50 yaş üstü turistlerin mekanı Hisarönü'ne gittik. Rezalet bir yer. Gezenleriyle, kalanlarıyla ve çalışanlarıyla rezalet. Oradaki esnaf da turistleri "yürüyen cüzdan" olarak görmekten başka bir şey yapmıyorlar. Orada biraz vakit geçirip Ölüdeniz'e yürüdük böylece 20 km'yi yaklaşık 5 bucuk saatte yürümüş olduk. Christopher'a kalsa Faralya'ya da yürüyerek gere dönebilirdik ama 8 km'lik yolu asfalt da olsa yürüyecek durumda değildim. George'a geldiğimizde kendimi kaynak suyundan yapılma havuza attım, rahatladım. ...

Tatil I

Harcamalarımı yaparken o anki para miktarıma göre davrandığım için gidiş biletini 16 lira kadar daha pahalı olmasına rağmen Ulusoy'dan aldım. Sonra hazırlıklarımı yaptım ve Küçükyalı'dan bindim otobüse.
Zaten yolda uyuyamayan bir insan olduğum için yanımın boş oluşu sevindirdi beni. Açtım kitabımı koltuğa gömüldüm... Filmi izlemeye çalışmıştım ama o kadar kötü bir filmdi ki hiç uğraşamadım. 1 saat sonra ise bir baktım film değişmiş (bitmiş olamaz) Leonardo di Caprio vardı ekranda. Uçak görünce Aviator sandım ama Catch Me If You Can'miş. Onu izledim.

İlk mola yerine geldiğimiz zaman 244 ve 307 hocası Özge Hanıma rastladım. Çocuğuyla beraber Fethiye'ye ana-baba ziyaretine gidiyormuş. Onlar da Fethiyeliymiş.

Fethiye'ye gitmek için Ulusoy oldukça kötü bir tercih. Hem pahalı hem de Denizli'ye giriyor. 12 saatlik yolda 1 saat de o yüzden kaybettik. biraz daha geciksek 11'deki dolmuşu kaçıracaktım ve bir sonraki dolmuş ise 17'deydi. Bu da tam 1 gün kaybetmem demekti. Durakta Kabak'ta Turan Camping'de kalacak iki kişiyle tanıştım. Onların kanlarına girip benim gittiğim George House'a gelmelerini sağladım. Onlar da bizim okuldanmış. Moleküler Biyoloji okuyorlarmış.

George'un oraya geldiğimde Carlito'yu gördüm. Carlito Belçikalı bir psikolog, geçen sene tanışmıştık onunla. Ayrılıyordu ben oraya vardığımda. (Carlito'nun gerçek adı Carl ama herkese Carlito diyor) Ama Carlito giderken iki arkadaşını burada bırakıyordu. Eric ve Patrick. Hala o ikisiyle tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Patrick 45 yaşında, o da psikolog ve zihinsel engelliler için çalışıyor. Şu sıralar "İyi hayat nedir, nasıl yakalayabiliriz" diye bir makale yazıyor. Gerçi buna pek makale denmez yaklaşık 1000 sayfa yazmıştı.

Eric ise 42 yaşında, bir antropolog. Senelerce Fas'ta çalışmış. Hatta 3 yaşındaki kızı babasının Türkiye'de olduğuna inanamıyormuş. Nasıl Fas'ta olmaz diye...

İlk üç gün boyunca Kelebekler Vadisi'ne indim. Geçen sene inip çıkarken daha az yoruluyordum ama bu sene resmen parçaladım. Özellikle çıkarken... Geçen sene yanımda tempoyu ayarlayabileceğim bir Ayşe varken bu sefer tek başıma deli danalar gibi çıkıp nabzımı iki katına çıkarttım...

Kelebekler bomboş sayılırdı. Orada çalışan (ki yapılacak, yetiştirilecek çok iş var sezon başlayana kadar) ve 2-3 nudist dışında kimse yoktu. Nudistlerden biri erkekti o yüzden diğerlerini fazla inceleyemedim ama bir iki kez adam denizdeyken yaşam tarzlarını şöyle biraz inceledim. Hoş diyebilirim...