Pazar, Mart 26, 2006

Ger-çek

Felsefeciler gerçeklik hakkında yüzyıllardır düşünüyorlar. Ben de onları severek takip ediyorum. Önceleri çok katı bir rasyonelken şimdilerde "algı gerçektir" diyorum. Bunun sebebi elbette benim değişmem. Yani ben o anki halime göre karar veriyorum. O anki algılarıma göre davranıyorum. Ben ne dersem diyim algı gerçektir! O yüzden rasyonel düşünceye yakınken gerçekte gerçek olan o!

-----------o----------

Doğrusal bir bileşiğin (karbondioksit mesela) x ve y boyutlarındaki hareketini gözlemlemek mümkün ancak ---O=C=O--- ekseninde dönüşünü gözlemleyemiyoruz çünkü o boyutta simetrik. O zaman ne diyoruz onun serbestlik derecesi (degree of freedom) 2! Yani diğer boyutta dönmüyor. Çünkü gözlemleyemiyoruz. Yani birisi salsa ve kimse farketmese onun saldığını söyleyemeyiz, hatta o birisinin varlığı bile şüpheli :-)

-----------o----------

Algı gerçekliği konusundaki bu dünyadaki en önemli kanıt sınav kağıtlarıdır. İnsanlar bildiklerinizi sadece kağıt üstündekilere bakıp değerlendiriyorlar. Ben sınavlardan hocaların algıları yüzünden başarılı ya da başarısız oluyorsam... Daha ne diyim yahu :-)

Cumartesi, Mart 25, 2006

Five Years

Bu yazacağım şeye bir başlık bulamadım bu yüzden şu anda dinlediğim David Bowie şarkısını seçtim:-)

Küçükken sihirli kareler yapardım. Bir başıma kaldığım zamanlarda, önümde sadece kalem ve kağıdın olduğu durumlarda elimden başka bir şey gelmezdi yapacak. Ondan olsa gerek... Sihirli kareler benim kurbanlarımdı. Bir keresinde 19x19 bir sihirli kare yapmıştım. 361 tane sayıyı satırların, sütunların ve çaprazlarının toplamı 3439 edeceğini biliyordum en başından beri. Sayıları sadece beş kurala göre, basit bir algoritmayla dizdim ve beklediğim sonuca ulaştım. Zaten kağıdın üstünde olan sihirli kareyi açığa çıkardım. Mermeri yontup ondan bir at heykeli yapan heykeltıraş gibiydim. Atın zaten orada olduğunu biliyordum. Yaptığım tek iş toprağı biraz eşeleyerek doğanın bize oynadığı küçük oyunlardan birini 'gözlerimle' görmekten başka bir şey değildi.
Günler geçtikçe böyle bir çok mucizeye şahit oldum ve her şeyin önceden bilinebileceğine dair bir inanç oluştu. Gerekli bilgileri verin, sonucu söyleyeyim size! Halbuki yaşım ilerledikçe daha çok şey öğrendim ve daha çok bildikçe kesinlikten oldukça uzaklaşmak zorunda kaldım. Bunu istediğimi söyleyemem. Kim ister ki zaten? Beni mecbur bırakan şey ise elbette "aşk"tan başka bir şey değildi...

Cuma, Mart 24, 2006

Kafama Takılan Soru

İktisattan pek anladığım söylenemez. Ama bir şey aklıma takıldı bugün. Şöyle ki mesela elimizde 100 amerikandoları var. Bu para bir belge. Ben o parayı Amerikan'ın merkez bankasına (ya da her neyse) götürdüğüm zaman bana 100 dolar karşılığı altın verecek. Ancak dünyadaki tüm dolarların ederi kadar altına sahip mi onlar? Değiller. Herkes böyle bir talepte bulunursa bunu karşılayamayacaklar. (herkes böyle davranmayacaktır umarım bir cevap değildir.) O zaman karşılıksız para basmış oluyorlar. Ben mal gibi amerikan hükümetine faizsiz borç vermiş oluyorum, üstelik karşılığı yok. Çok saçma değil mi bu? Bir yerlerde hata olmalı.

Perşembe, Mart 23, 2006

IR ve Silahlanma Yarışı

Şu sıralar IR (kızılötesi) spektroskopi öğreniyoruz okulda. Kalitatif analiz yaparken oldukça güçlü bir yöntem. Bu kadar güçlü olmakla birlikte oldukça da pahalı. Bir IR aleti yaklaşık 40.000-70.000 amerikandoları arasında bir fiyata sahip. İçinde bir toplu iğne ucu büyüklüğünde bir detektörü var. IR aleti frekansları tararken oluşan sıcaklık farklarını oldukça hassas bir şekilde ölçüyor.

İşin ilginç tarafı dünyada bu IR detektörleri için milyonlarca (belki de milyarlarca) dolar harcanıyor. Kimyasal analiz için pek beklenmedik bir para. Ödenen bu paranın geri dönüşü silah sanayisinden geliyor aslında. Isıya duyarlı füzelerin içinde bu IR detektörlerinden var ve en ufak bir ısı farkını oldukça uzaktan farkedebiliyorlar. Civ oynayanlar bilir SAM Infantry'ler vardı. SAM "surface to air missile" demek. Ellerindeki bazuka formatındaki füzeleri hava taşıtının doğrultusunda atmaları yeterli oluyor, IR gidip uçağın veya helikopterin motorunu vuruyor tüm manevralara rağmen. İş böyle olunca diğer taraf başka bir çözüm buluyor. Mesela F-117'lerde motor olabildiğine iç kısma konulmuş, böylece IR'ın takibi zorlaşıyor ya da helikopterler öyle durumlarda 5-10 tane fişek benzeri şeyler atıyorlar, motordan çok çok daha sıcak oldukları için füzeyi yanıltmaları mümkün olabiliyor.

Havadan karaya olan durumda da işler gene benzer. Gece ormana saklanmış bir tankı vurmak için bir füze atıyor diyelim havadakinin. Tank doğal olarak o sıra çalışmıyor olsa bile daha sıcak olduğu için anında vuruluyor. Ancak tankçılar da aptal değil elbet. Ultra süper high tech bir brandaları var onların. (her nato ülkesi tankçılarının var aslında) Helikopter yaklaşırken bir asker dışarı çıkıyor ve tankın üstünü bu brandayla örtüyor. Branda incecik bir şey ancak dışarıya hiçbir şekilde ısı geçirmiyor. Böylece ısı güdümlü füzeler tarafından vurulması mümkün olmuyor.

Olmuyor diyorum ama aslında 10 yıl kadar önce bu sorunu da aşmışlar. Detektörler artık çevresine göre sıcak olanla birlikte soğuk olanı da tarıyor artık. Brandayla örtülen bölgeden dışarı ısı transferi olmadığından akıllı füze gidip o soğuk olanı bölgeyi de vuruyor.

Tabi diğer taraf gene boş durmuyor milyon dolarlar harcayarak bir değil 5 branda yapıyorlar. Her biri özel bir durumda kullanılmak üzere hazırlanmış. Çölde, kayalık arazide, ovada vs... Bu brandalar ise tamamen ısıyı hapsetmiyor. Dışarıyla aynı sıcaklıkta olacak kadar ısı transferine izin veriyor.

Neyin karşılığı olduğu bu devirde pek bir muallak olan paranın böyle işlere harcanmasını ben kabullenemiyorum.

Geçen hafta Haliç'teki denizaltıya bindim. Rehber olarak emekli bir komutan vardı. Kendisi 14 sene çalışmış o denizaltıda. Gururla söylüyordu bunu. Ticaret gemilerini rahatlıklar vurabildiklerini çünkü onlarda sonar olmadığını ve bu yapılanan savaş gereği olduğunu söylerken çok rahattı. Bazı şeyler çok kolay oluyor, bazı şeyler ise çok zor. Aynı zamanda hem kolay hem de zorsa içinden çıkmak zor benim için.

Not: Şayene bir kitap olan The Blind Watchmaker'de Dawkins'in silahlanma yarışına ayırdığı bir bölüm var. İlgilenenlere...

Çarşamba, Mart 22, 2006

Peyote Peyote Bacaksız

Bugün uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım ve Peyote'ye gittim. Hatta daha uzun zamandır yapmadığım başka bir şeyi yaptım: Yalnız gittim. Gittiğimde masaların üstünde mumlar vardı. Elektrikler kesikti ancak bir jenaratör sayesinde müzik yayınını sürdürebiliyorlardı. Bu ortamı değerlendirdim ben de. Uzun zamandır yapmadığım bir şeyi, bilgisayar dışında bir yere yazdım yazacaklarımı. Eğer bir sağaltım yapılacaksa kalem ve kağıt kullanmak gibisi yok sanırım. Klavyede yazarken verilen komutlar ekranda çıkıyor. Oysa kalemle yazdığınızda kağıda dökülenler karbon değil içinizdekiler oluyor.

Perşembe, Mart 16, 2006

Meltem

Geçen Ayça yazmış Meltem hakkında, "thought to myself, why shouldn't I"

Meltem'le tanışmamız 2002 Kış döneminde olmuştu. Gerçi hazırlıktayken onu kantinde görüyordum ama öğrenci sandığımdan fazla sallamamıştım (bu da ne biçim bi cümle oldu ama neyse) Sonra AE 111'de görünce "lan bu hocaymış" demiştim. İlk dersten atışmaya başlamıştık. Aslında benim atışmak gibi bir niyetim yoktu. Hermann Hesse'nin "Şair" hikayesini okumuştuk, o da anlatmıştı bize hikayeyi. Her şey güzel gitmişti ta ki ders bitmeye yakın Meltem Şair'in "özgür" olduğunu söylediği ana kadar. Herkes kafasıyla onaylarken, ben en arkadan olumsuzlamıştım kendi kendime. Sınıfımız oldukça tepkisiz bir sınıf olduğu için bir diyalog imkanı bulduğuna sevinen Meltem bana niye öyle düşündüğümü sormuştu. Bir iki cümle ettikten sonra bana "mühendissin sen di mi?" demişti. Belden aşağı bir vuruş olarak gördüm bunu tabi ben. "Hayır, değilim" dedim ama artık dönüşü olmayan bir yola girdik. Neyse, sonunda ders bitti dağıldık. Ne güzel bir başlangıç diye hayıflandım.

Ondan sonra ne oldu, nasıl oldu ama ben sıranın en arkasında oturup ortaya kılçık sorular soran, laf atan bir insan olmaktan çıktım ve dersten oldukça keyif almaya ve çok şey öğrenmeye başladım. Muhabbetimiz arttıkça arttı. Çifte kavrulmuş pötibör alıp onunla sırlarımı paylaştım. Kitap takası yapıyor, sevdiğimiz filmleri birbirimize anlatıyorduk. Arkadaşım olmuştu.

O kadar ilgili bir öğrenci olmuştum ki "The Cask of Amontillado"yu okuyacağımız zaman sınıfa "Fortunato"nun giydiği çanlı soytarı şapkasını bile getirmiştim. Mala ve pelerin de bulabilseydim aslında daha güzel olurdu.

Sonra bir bahar tatilinde Meltem memlekete dönünce kedilere mamalarını ben vermiştim. Hatta bir gün Mete'yle beraber gittiğimizde kedilerin strese girip evin içine sıçtıklarını görmüştük. Ortalığı topladıktan sonra "e hakettik artık bi içkiyi" deyip dolaba yöneldik. Zaten Meltem de dolapta ne varsa tüketebilirsiniz demişti. Dolapta gayet güzel bir şişe içki bulduk. Üstünde sadece "lemon" yazıyordu. Saydam, kokusuz bir içkiydi. Mete'yle uzunca bir süre ne içkisi diye düşündük, tabi o arada Mete hayvanı dolaptaki meyveleri yiyordu. Sonunda içmeye karar verdik. Votka olsa gerek diye düşündük. Bir bardağı alıp birazcık içki koydum ama içmeye cesaret edemeyip şimdi hatırlamadığım bir bahaneyle Mete'ye denettirdim. İlk başta hayır dese de sonunda içmeye karar verdi. İçkiyi biraz içtikten sonra ağzını şapırdatıp "su lan bu" dedi. Meltem bizi kandırmıştı, bi bardak suya karşılık kedi pisliği temizlemiştik. Aldatılmış hissettik. Hemen çıktık evden.

Meltem okulda çok sevilen bir öğretmen ve bir çok öğrenci onun dersini almak için SSK kuyruğu oluşturuyor odasının önünde. Halbuki ben ona iki yıldır diyorum. Hocam gelin şu "consent"leri ben ayarlayayım hem köşe oluruz hem daha iyi bir öğrenci profili yakalarız diye. Kabul etmedi bu dediğimi. Ondan sonra karşısına "fotoğraflı consent" projesiyle çıktım. Bu projeye göre "consent" isteyen katılımcılar bana bir boy bir de portre fotoğraflarını yollayacaklar, ben de ona göre seçeceğim. Meltem açısından olmasa da benim açımdan kesinlikle şahane bir öğrenci profili yakalayacağımdan emindim. Tabi "consent" almak kolay değil, beni de görmeleri gerekecekti öğrencilerin. Tahmin edilebileceği gibi bu iş de yattı. Ama ümidimizi yitirmiş değiliz. Elbet bir gün kapısında birikenlere yetişemeyecek :-)

Meltem o kadar şahane bir insandır ki ben bir keresinde final makalesini ona akla hayale gelmeyecek bir şekilde yollamıştım: Mail ile icq arasında bir iletişim aracıyla. Aslında böyle yaptığımı hatırlamıyorum, sanırım çok içtiğim bir zaman ya da biraz ertesinde yapmışım, yalan söyleyecek değil ya... Neyse ki, "bas ve öyle getir"le yetinmiş.

Bu satırları yazmamın en önemli sebebi ise demin onunla tanışalı 3 seneden fazla olduğunun farkına varmamdı. Böyle bir arkadaşım olduğu için çok şanslıyım :-)

Çarşamba, Mart 15, 2006

Mutluluk Veren Şarkılar

Tükkana fazla uğrayamıyorum şu sıralar, o yüzden Güneş'in sobelemesi birazcık geç geliyor.

Mutluluk veren üç şarkıyı sıralamak gerçekten zor. Ben biraz bunu sınırlamak istiyorum ve beni en çok neşelendiren üç (ki üç olmayacak bu:-) şarkıyı yazayım.

Öncelikle hiçbir sıralamaya girmeyecek bir şarkı var benim için, ona birincilik koltuğunu vermek bile haksızlık olur, bambaşka bir şarkı benim için: Wham'den "Wake me up before you go go"

İlkokuldayken ablam bana Casio Sa-10 marka-model bir org almıştı. Onun demo parçasıydı bu, tabi o zamanlar bilmiyordum şarkının aslını. Demo tuşuna basınca bu şarkı çalar ben de bizimkileri parçayı sanki ben çalıyormuşum gibi kandırırdım. Sonra yıllar geçti ve şarkının aslını öğrendim. "Jitterbug" hayatıma parfüm olarak değil de şarkı olarak girmişti :-)

George Michael ne kadar saçmalasa da hayatının ilerleyen dönemlerimde bu Wham şarkısı sayesinde, onu söyleyen adam olması sebebiyle hep sevdiğim insanlardan biri kaldı, kalacak.

Şimdi sıralayabilirim üç şarkıyı.

1- Ocean Color Scene -"The Day We Caught The Train"

"Jimmy heard the day he caught the train" dediği yerde endorfin salgım tavana çıkıyor nedense. I am the Walrus gibi başlıyor şarkı sonra çok çok neşeli bir hale geliyor. Çok seviyorum.

2- Cornershop - Brimful of Asha

Number 1'ın nambır van olduğu zamanlarda karşıma çıkan bir şarkı.

3- Modest Mouse - Float On

İlk çıktığı zaman (2004) kesin "hit" olacak bu şarkı görürsünüz, herkes sevecek dediğim ama hit olmaya bile yaklaşmamış bir şarkı. Tabi çok seviyoruz :-)

4- Eren Kazım Akay - Turkuaz Patlıcan

"alem göt olsun ben patlııcammmm. cam. cam. cam.cam. cam."

5-Luigi Danza - Funiculi Funicula

Shine filminde David ve Gillian'ın düğünlerinde David bu şarkıyı çalıyor ve arkadaşlarıyla birlikte söylüyorlar... Adam teee bilmem kaç yüzyıl önce böyle eğlenceli bir şarkı yazmış ya, öperim.


Şarkıların bana ifade ettikleri şeyleri yazmakta zorlanıyorum, aynı şekilde resim ve heykel de öyle. Gerçi bugün Picasso'nun eserlerini görmeye gittim ve kesinlikle bana bir şey ifade etmediler, sanırım beynim önlobunda bir yerlerde Picasso giremez diye bir yazı var. Ne kadar baktıysam da bir ilişki kuramadım tablolarla. Neyse, sağlık olsun, her sanatçıda bir şeyler bulmamız gerekmiyor. Ama doğruyu söylemek gerekirse, o tabloların karşısında heyecanlanmak isterdim... Nasip değilmiş...

Perşembe, Mart 02, 2006

Nostalji

Eski Türk filmleri ya da o zaman ait pop şarkıları çok büyük zevkle dinliyorum. Küçükten beri onlarca kez izlediğim filmler, yüzlerce kez dinlediğim şarkılar beni geçmişe götürüyor. "Recreation of time" demişti biri (o kendini bilir), işte nostalji bu... "Gerçek yolculuk eve dönüştür" demişti LeGuin nostalji kelimesi de yunanca "eve dönüş" demekmiş...

Çarşamba, Mart 01, 2006

Sigara Kağıdı

Ayşe sağolsun Alamanyalardan bana Lucky Strike tütünü getirmiş. Tütün ve tütün mamüllerine karşı lokavt girişimim biraz baltalanmış oldu ya neyse... Geçen Cumartesi tam vapura binip eve gidecekken Özgeciğim aradı, "gel takılalım" dedi, okulda zaten birbirimizi her gün sadece 5 saat görüyoruz diye hafta sonu da buluştuk. Onu beklerken de sigara kağıdı aramaya koyuldum. Koskoca Beşiktaş ilçemizde sigara kağıdı bulamamak enteresan bir şey. Girdiğim dükkanların yarısında sigara kağıdı yoktu. Diğer yarısında ise çarşaf niyetine kullanılabilecek büyüklükte kağıtlar vardı. İşin ilginci çiftli kağıtları satan yerler tütün satmıyorlardı. Enteresan tabi. Adamlara sordum "koskoca Beşiktaş'ta neden tütün içen kimselerin tercihi olan tekli kağıtlardan satmıyorsunuz da bunları satıyorsunuz" diye. Adam da tabi "abi valla bundan satılıyor en çok" diyemiyor. "Bize bunlardan geliyor" dediler. Sanki sen istesen ondan getirtmeyecekler. En sonunda 7 Eleven'a kadar çıktım. Orada vardı neyseki. Yalnız fiyatı sorduğumda "büyük 5 küçük 4 lira deyince adam" hiçbir şey diyemedim. Çok uzun zamandır fiyatını sorduğum bir şeyi almadığım olmamıştı. Nasip o güneymiş. Gerisin geriye döndüm. Zaten paketin üstünde "rauchen kann tödlich sein" diyordu. Gerçi bence "rauchen verkürzt ihre Zigaretten" ama nabalım artık...

Osuruktan Atasözü

G.tü seven osuruğuna katlanır.