Salı, Şubat 28, 2006

Osuruktan Felsefe

Bir ortamda biri osursa ve kimse hiçbir tepki vermese, gerçekten de biri osurmuş mudur?

Fowles

Artık sabahları çok erken kalmama gerek yok. Saat 9:00'da başlayan sadece bir dersim var. Onun da hocası artık blok ders yapıp 9:30'da başlamayı teklif etti, biz de kabul ettik elbette.
Ama alışkanlık gereği erken kalkmazsam çok geç kalkıyorum sanırım. Saat 8'de uyanmak çok zor geliyor. Ya 7 gibi uyanmalıyım ya da öğleden sonra... Ben de erken kalkıp (çok erken değil ama) sabahları internete bağlanıyorum, gmail'i kontrol edip bakıyorum bloglara... Kayıtlı okur gibi hissediyorum o zaman. Yazacak yorumlarım ya da kendi blogumda söyleyeceklerim oluyor ama vaktim az olduğu için okumakla yetiniyorum.

Evinin orada İstanbul tabelası olan birisi olduğumu düşünürsek okula gidene kadar çok yol tepmem gerekiyor. Diskmenim geçen sene çalındığından beri müzik dinleyemiyorum. O yüzden ya mal mal etrafı seyrediyorum ya da kitap okuyorum. Otobüs kısmı problemli tabi, Kadıköy'e giden otobüs oldukça sıkışık, etrafa bile bakamıyorum... Vapur kısmı güzel tabi, yalnız İETT otobüslerinden aktarma yaparak bedava yolculuk etmek mümkün olduğundan beri çok fazla insan biniyor, oldukça kalabalık oluyor, ayakta yolcu sayısı çok fazla. Eskiden daha tenhaydı şimdi beleş diye bi ton insan biniyor. Hoş, ben de onlardan biriyim ama olsun. Nabalım :-)

Kitap okuyorum derken son bir aydır kafamda sadece bir isim dönüyor. John Fowles. İlk başta "ya ben ne kadar geç kalmışım bu adamı okumak için" diye düşündüm. Aslında bu ilk düşüncem değildi. Önce çok şaşırdım. Böyle bir kitabın yazılmış olması beni çok memnun etti. Hayatımda en yavaş okumamı yaptım. Yavaş derken her bir kelimenin, cümlenin üstüne iyice basarak değil. Bölümleri uzun aralarla okudum. Sonra ise.. Sonra on üçüncü bölüme geldim. Haftalardır kafamı kurcalayan bir şey üzerine yazılmıştı. (O bir şeyi söylemeyeyim. Kitaba okumuşsanız eminim o bölüm çok dikkat çekmiştir. ) On üçüncü bölümü bitirdikten sonra kitabı resmen uzağa attım. Bir iki hafta sonra tekrardan aldım elime. Sonra bitirdim. Beyin hücrelerimde yaralar açtı üstüne tuz da bastı...

Geçen hafta da başka bir kitabını aldım. Bu sefer de gene aynı şeyler oldu. İyi kitaplardan çok çabuk etkilendiğimi biliyorum. Bu çabukluk iyi midir kötü müdür bilmiyorum ama onları okuduğum zaman çok zevk alıyorum. (Gri eşofman etkisinin bir benzeri sanırım :-) Bu kitabı yavaştan almıyorum. Her fırsatta çantamdan çıkarıp okuyorum. Yarın öbürgün bitecektir. Neyse ki yedekte başka bir kitap daha var. Hem Meltem söz verdi, yeni baskısı yapılmayan Büyücü'yü bana verecekmiş okumam için. Sonra zaten tekrar tekrar okuyacağımı biliyorum. Bir aralar Colletarel'ı haftada en az bir kere izlemem gibi bunların da üzerinden tekrar tekrar geçeceğim.

Fowles okumakta gecikmediğimi düşünüyorum. Önceden tam tersini düşünüyordum. 23 yaşındayım. En yakın arkadaşım Ayşe'nin yıllarca öncesinden okumaya başladığı bu adamı neden ben ıskalamıştım? Neden evde bir ton kitabı varken, Ayşe'nin 'oku seveceksin' demelerine rağmen okumamıştım? Büyük bir ihtimalle o zamanlar okusaydım şimdi sadece bir dost muhabbetinde "haa evet ben de okumuştum bi-iki kitabını" derdim.

Neyse ki o zamanlar okumamışım, çok da iyi etmişim. Her şeyin doğru bir zamanı var gerçekten de sanırım.

Başkalarına pek kitap öneren birisi değilim. Ancak okuduğum kitapları o kadar heyecanlı anlatıyorum ki ister istemez "oku" mesajını veriyorum. Aklıma artık kitaplarla beraber onları okurkenki ruh halimi de not ediyorum. Eşleşmeyi gördüğüm zaman "oku" diyebileyim diye karşımdakine...

Cumartesi, Şubat 18, 2006

Şarkı Sözleri

Şarkı sözlerini anlamak zor, anlayışı kuvvetli bir insan olmadığımı da düşünürsek oldukça zorlanıyorum. ( ya şimdi saate baktım da dün 14 saat uyumuşum). İngilizcem de çok iyi olmadığı için iyice zor geliyor. Neyse ki elimizin altında internet var, hemen öğrenebiliyoruz şarkı sözlerini. Ama her şarkının sözlerine bakmayı bir türlü akıl edemiyorum, belki de boşa vakit kaybıdır ancak çok güzel sözleri de kaçırmış oluyorum. Mesela 'Rambling On' diye bir şarkısı var Procol Harum'un ya da 'Jolene', ikisinin de sözlerini aylar geçtikten sonra okudum ve kızdım kendime. Geçenlerde ise belki onbinyüzmilyon kere dinlediğimiz Morrissey'in 'You Are The Quarry' albümünden çok sevdiğim "I have forgiven Jesus"ı dinlerken "hastır bunu diyor olamaz diye hemen sözlerine baktım ve onu dediğini gördüm. Morrissey yakınıyordu: "Why did you give me so much love in a loveless world when there is no one i can turn to to unlock all this love?" Ne vardı ki 17 Aralıkta geleydin Türkiye'ye Moz.

Not: Başak'ın bir arkadaşı zamanında "senin bana aşık olman senin beni benim seni sevdiğimden daha çok sevdiğin anlamına gelmiyor" demiş. Sevgiye olan yaklaşımımızın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor bu sanırım.

Cuma, Şubat 17, 2006

Kabuğa Çekilme

Laçin Hanım'dan öğrendiğim kadarıyla Pazar gününden itibaren Mars tekrardan İkizler Burcuna giriyor. (haşırt) Her ne kadar bu en çok Yay Burcu insanları ilgilendiren bir şeyse de bizim ahalide de dışavurumun artması bekleniyor. (İsmail burada kesiyorum burç muhabbetini) Halbuki ben şimdiden bir kabuğa çekilme yaşıyorum. Ama pek de alışkın değilim buna, burada bunu söyleyerek dışavurmak içime çekilmek istemiyorum. Mesajlara, telefona cevap vermez oldum. Görüşmek istemiyorum, kaçıyorum ama bir yandan da ayaklarım gidiyor, zor engel oluyorum. Zaten bugün eve gelirken abimlerin ve ablamın bir arkadaşına denk geldim otobüste adam kafamı ütüledi bir saat boyunca. Konuşması çok problem değil ama beni de konuşmaya zorlamıyor mu, iyice uyuz oluyorum. Ülen konuşsam konuşurum zaten, sanki iletişime geçilmesi zor biriyim. Adam bir de sürekli küfürlü konuşuyor, tabi problem değil ama o kadar küfürü rahatlıkla edip sonra "hayvan o afedersin" deyişi insana ve hayvana verdiği önemi gözlerimin önüne serdi. Tabi ben her cin öğrencinin yapacağı gibi çıkardım bir kitap okumaya başladım, ancak ne fayda? İşin kötüsü sorular soruyor ve ben daha kitabı bugün kütüphaneden almışım ne anlattığını anlamıyorum, "işte kuantum kimyası" anlatıyor diyorum. Şekilleri gösteriyor, bunlar ne diye. A.A diyesim var diyemiyorum. Efendi efendi anlatıyorum, işte bunlar orbitaller, elektronların bulunma olasılığının en yüksek olduğu yerler diye. Sonra ne oluyor? "haa, ben anlamam tabi bunlardan, a.ına koyim, ben okusaydım şimdi dünyayı s.kmiştim" karşılığını alıyorum. Orada adamın alnının çatısının ortasına kobra vuruşunu çakacaksın diyor birileri kulağıma ama tabi ben dinlemiyorum onları. Sonra öğretmen olmam konusunda teşvik edildim. "A.ına koyim, bu adamlar senden çok mu biliyor, s.ktiimin d.lya.akları, ol öğretmen, alırsın bi kaat ayda, oh paşalar gibi, a.ına koyim beni okutmadılar ki" Ben tabi bir şey diyemiyorum, ne diyeyim? "Olur abi, onu göz önünde bulunduruyoruz tabi" diyebiliyorum ancak. Ablamla 5. sınıfı beraber okumuşlar! Bana ne? Yan binada sadece 29 Şubattan 29 Şubata gördüğüm bi abiyle 90 yılında Konya'ya Beşiktaş maçını izlemeye gitmişler. Bak sen!
50 dakika geçti, durakta indik, tabi yol yürüyeceğiz beraber. Ama ben cinim ya, "abi ben bi markete uğrayacağım" dedim fıydım oradan. Gittim Nescafe 3ü 1 aradayı aldım, çok iyi ettim. Dii mi?

Pazartesi, Şubat 13, 2006

Pazar, Şubat 05, 2006

Günler Geçiyor

Günlerimiz Civ 4 oynarak, Kurtlar Vadisi'ni baştan izleyerek (62. bölüm bitti demin), yemek yiyerek, sigara içerek, arada kitap okuyarak, msn'de çet yapmayarak ve en önemlisi piyano çalarak (ya da çalmaya çalışarak) geçiyor.
Bu işleri yaparken bir yavaşlık ve bir unutkanlık söz konusu. Hayat o kadar yavaş geçiyor ki ancak bi süre sonra günlerdir evde kapalı kaldığını farkediyor insan. Diyeceklerimi unutuyorum. Şimdilik unuttuklarımın yerini doldurabiliyorum. Ancak gün gelecek dolmayacaklar, zaten şimdi de boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koyuyorum almıyor...

Soru: Kitabın adı ne?