Cumartesi, Ocak 28, 2006

Dart

Ünlü insanlar bir garip oluyorlar. Geçen hafta bi buçuk'ta Mete'yle dart oynayacaktık, iki kişi oynadığından bekledik, sonra onlar dart'ın hemen yanındaki masada otururlarken ben gidip jetonları aldım ve nezaketen adama "siz ara mı verdiniz?" dedim. Adam da "yok biz bitirdik hatta, buyrun" dedi. Sonra bi baktım adamımız Toprak Sergen'miş. Tabi biz onu tanıyoruz ya şu veya bu şekilde o da konuşmaya başladı, yok işte çizginin hemen dibinde duvar varmış o yüzden atması zor oluyormuş, yok ben de yanındaki kız gibi solakmışım ve bu 18'e atarken hödöye yol açıyormış, yok attığımız yeri söylüyormuymuşuz, yok şansımız bol olsunmuş... El mahkum "evet duvar var, evet solağım, hayır söylemiyoruz bilardo mu bu ve eyvallah gibi laflarla kibar olmak zorundayız. Seninle konuşmak isteyen kim? Çok enteresan, adam konuşma hakkını buluyor kendisinde. Yani senelerdir orada dart oynuyorum daha tek kelime etmemişimdir başkalarıyla oynarken, bırak adam takılsın kendi halinde. Yani ben tilt oldum kısaca, adama mı yoksa o kadar direkt olmayan kendime mi bilmiyorum ama:-)

Einstürzende Neubauten


E.N.
Video sent by divadeiwob
Blog içi şifrelerden bir tanesini daha necip halkımıza açıklamaktan gurur duyuyorum :-)

Perşembe, Ocak 26, 2006

Suya Bandım, Bandım Doydum


Eren Kazım Akay - Hop Hop Hop
Video sent by divadeiwob
Bir insan evladı gelip de "ya evren, bu blogun adı neden 'suya bandım, bandım doydum'dur" diye sormadı. Yakınımda olanların (yakınlarımı kastetmiyorum) bazıları zaten biliyorlardı, diğerleri ise merak etmediler sanırım. Sonuçta bu "bi kilo" gibi bir şey olmadığı için açıklamakta bir sakınca görmüyorum. Blog adını bu şarkının sözlerinden alıyor. Herkes dinlesin sevsin isterim bu adamı, yalnız videonun ses ve görüntü kalitesi oldukça kötü, sevmezseniz bu dezavantajları düşünün, severseniz ise bunlara rağmen sevdiğinizi hatırlayın. (çok gani müjde tadında oldu)...

Ne? Göt mü?

Her üniversite öğrencisi Türk Dili dersleri almak zorunda. Ben de almıştım ikinci sınıfta. Yazının devamından anlaşılacağı üzere kimden aldığımı söylemeyeceğim can ve mal sağlığımı düşünerek. Bizim okulda iki dönem boyunca alıyoruz bu dersi. İkisini de aynı hocadan almıştım. İlki AA gibi güzel bir not gelmişken, ikinci dönem ipin ucunu kaçırıp anca CB almıştım (ki aslında F alsam haketmiştim) Özgeciğimle beraber alıyorduk ve fiks en arka sağda oturup kendi halimizde hiçbir muhabbete katılmadan takılıyorduk dönemin başlarında. Sonra benim dilimi bal arısı sokunca durduk yere dersin ortasında saçmalamaya başladım. Hoca anlatıyor mesela; "İkinci Yeniciler'de bıdı bıdı..." ben de Özge'ye dönüp "Ne? Göt mü?" diye bağırıyordum, adam o kadar tepkisiz birisi ki ben de duymuyor diye düşünüyordum. Böyle haftalar geçerken bir gün derste adam tahtaya "Mehmet Fuat" yazınca olabildiğine sessiz bir şekilde Özge'ye "Memet" olcak derken adam bana dönüp "Evet, Memet de deniyor" deyince boku yediğimi anladım. Ama asıl facia derste birisine "Bırak ya, hoca kıvırtıyor" dememdi. 20 dakika boyunca kafamı kaldıramadım, F almayı haketmiştim.
Sonracığıma bir keresinde de Özge'yi taciz ederken adama yakalandık ki sormayın. Bizim kız biraz gıdıklanıyor, aslında ona gıdıklanmak denmez, şekilden şekle giriyor. önce tek elimle yaparken savunmaya geçen Özge'ye daha iyi saldırabilmek için ikinci elimi de savaş meydanına soktum. Sonra, birden bire, ortalığı, bir, sessizlik, kapladı. Donup kaldık ve yavaşça tahtaya döndüğümüz vakit (pozisyonda sadece kafalar yön değiştiriyor) hocanın bize baktığını gördük. Neyse velhasıl kelam notlar açıklandı. Ben sınıf sonuncusuydum, sanırım Özge de benden bi üst notu almıştı. Gerçi en büyük korkum adamın yanıma gelip şöyle bir diyalog yaşanmasıydı:

"Evren, oğlum kaç aldın?"
"CB, sayın hocam"
"Ne? Göt mü?"

Mahsur

Evde mahsur kalmak eğer dışarıda yapacak bir iş yoksa çok güzel bir şey. O yüzden bu kış zamanı 2 metre kar (babam çok kullanır bu lafı, ilkokula giderken hep iki metre karda yürürlermiş) varken evde kalmak güzel. Elbette güzel bir yaz akşamı hele ki günlerden cumartesiyse evde kalmak korkunç. Her taraf beyaz, gece karanlık olunca bile beyazlık göz alıyor.

Dün gece saat 4 gibi elektrikler kesildi. Bulunduğum dağın koşullarını düşünürsek bu ilk elektrik kesintisinin daha önce olması gerekiyordu. Neyse ki bir el fenerimiz vardı, böylece kenefi bulmakta zorlanmadık. Sitenin jenaratörleri çalıştığından sadece sokak lambaları yanıyordu, doksan derecenin üstü her yer simsiyah, altı ise bembeyazdı.

Bence Finlandiya'da filan yaşasam sıkılmam ben, zaten yıldızlar iyi bir ev ortamının beni sanatsal yaratıcılık konusunda ateşleyeceğini söylüyor, bence eksik olan bu. Ben bi kuzeyin buz gibi sularına çıkayım da oradan yazarım artık, keh keh...

Salı, Ocak 24, 2006

Tatil

Bir aylık 15 tatilimiz başladı (he he), ama canım çok sıkılıyor. Para derdi bi yandan, bazı dersler öte yandan, ayrıca babamın gelişi de tepeden rahatsız ediyor. Halbuki aslında bakınca bir sorun yok, beni dışarda içirecek kadar paraya ulaşabiliyorum ve babam da nşa'da artık bana hoşgeldin'den başka bir şey demiyor. Ama içimde sürekli büyüyen bir huzursuzluk var. Herhalde her zamanki bir çok şeyi yapmaya çalışıp yapamayacak olmam sebep oluyor. Neyse en azından daha bir şeye el atmadım, daha kurumadı hiç bir taraf. Ama olacak. Yarın bir şeye başlıyorum, kuruduğunda haber veririm, çok uzun süreceğini sanmıyorum...

Cumartesi, Ocak 21, 2006

İmrenmek

Şöyle bir dönüp geriye baktığımda kıskandığım insanlar eskiye göre sıfıra yaklaşmış. Onların yerine ise imrendiğim insanlar var çevremde. Hem de sayıları oldukça fazla, onun busu, şunun susu, bunun osu... Parça parça, en sevdiğim kısımları topluyorum kendimde. Koleksiyoncu olma tehlikesi var, kolaj mı yapıyorsuz ya da? Zaten bir gerçekten yüzlerce resim çıkartıyorum, bir de bütünleşmemiş parçalardan kombinasyonlara girersem beni kimse kurtaramaz.

Yakınlarım arasında hayran olduklarımın sayısı gün günden artıyor. Ne kadar seviniyorum bilemezsiniz. Bu kadar farklı ve güzel insanla vakit geçirmek, hele ki onlardan bir çok şey öğrenmek ve onlarla bir çok şey paylaşmak inanın çok çok güzel.

Öteki'nin hayatımda çok önemli bir yer tuttuğu bir gerçek. Sanırım bunun sebebi ise daha henüz beni gerçekten eşleniğimle çarpmış, karekökümü almış birisinin karşıma çıkmaması. Elbet öyle bir an gelecek. Umarım saatlerin ileri alındığı zaman aralığında gelmez, yakalayamam çünkü...

Dünyanın En Güzel Üç Hikayesi

Deseler ki en sevdiğin 3 hikaye nedir diye hiç düşünmem hemen sayarım.
  • Hills Like White Elephants
  • Cat in the Rain
  • The Killers

Bu üç hikaye Hemingway'e ait. Hepsinin hastasıyım. Dünyadan biri yazamaz bunlar, uzaydan gelmiş adam 3 tane fotoğraf çekmiş ve resimlerde gördüklerini anlatmış. Çok isterdim bunu yapabilmeyi. Nabalım ama, okumakla yetiniyoruz...

Çarşamba, Ocak 18, 2006

Söz Kalmamış

Haggaten de bu güneşin altında söylenmemiş söz yokmuş. Yaşadığımız deneyimler aslında yinelenen, birçok insanın önceden yaşadıklarının benzerlerinden oluşuyor. Yeni olanlar ise yaratılmış olanlar. Ancak bunlar da başkaları tarafından çookkktaaaaannnn söylenmiş oluyor her ne kadar bizim için yeni olsalar da.

Demin "sokağın tavanı" diye bir şarkı olduğunu öğrendim. Hüzünlendim, gülümsedimmm...

... ama anlamayı deli gibi isterdin, değil mi?

Orta karar bir polisiye kitabı olan "Dante Kulübü"nden bir söz bu. Dante'yi İngilizce'ye çevirmeye uğraşan dört kişi çevresinde gelişiyor olaylar. Kitabın çevirisi sürerken kitapta anlatılan şekillerde cinayetler işlenir. Kitabın çevrilmesine karşı olan Harvard'ın ileri gelenlerinden biri (bu cümle bozuk oldu galiba) bu dört adamdan birine "Dante de ne buluyorsunuz hiç anlamıyorum" diyor. Karşılık olarak ise "ama anlamayı deli gibi isterdin değil mi" cevabını alıyor.

Benim de hayatta çok anlamak isteyip de henüz anlayamadığım o yüzden kenara koyduğum, beklettiğim bir çok şey var. Öncelikle neredeyse tüm kitaplarını okuduğum Kafka var. Sonrasında teşebbüs bile etmediğim Heidegger geliyor. Zizek ve Levinas da bunların takipçileri. Nasıl olacak bilmiyorum, teşebbüs edince anlamaya bir duvarla karşılaşıyorum. Duvarı delmeye çalışıp başarısızlıkla sonuçlanınca oturup ara veriyorum. Ankara'dayken tekrardan ayağa kalktım ve Levinas'ın seçme yazılarından oluşan kitabını aldım. Türkçe'de Levinas'ın yazdığı kitaplar yok, bununla yetinmek durumundayım. Bakalım ne olacak. Bir yandan moleküler modelleme bir yandan da bu nasıl gidecek yarıyıl tatilinde. Sonuçta yenmek yenilmek değil bunlara karşı yapılan şey, ilerleme göstermek önemli.

Not: Bu blogu yazmaya oturduğumda anlamak istediklerimin koca bir liste olacağını düşünmüştüm, halbuki aslında yükte hafif pahada ağır şeylermiş, o yüzden ağırlığı altında ezilme tehlikesi var.

Salı, Ocak 17, 2006

Yine Yeni Yeniden Beethoven

Klasik müzikle tanışmam çoğu insan gibi Hikmet Şimşek sayesinde değil de Ayşe'nin Klasik Gitar çalmaya başlamasıyla olmuştu lisede. Nedense kendimi o zamana kadar bu verimli topraklardan uzak tutmuşum. (sanırım yasak topraklarda gezmekten kaynaklanıyordu) Bach ve Beethoven'la çok geç tanıştım. Sonrasında Shine geldi ortalık aydınlandı Rahmaninof, Liszt, Chopin girdi hayatıma, ondan sonra Gökçe'yle beraber 20. yüzyıl müziğini anlamaya çalışmıştım, hoş Gökçe Almanya'ya Modern Dans okumaya gidince de 20. yy da rafa kalktı.
Hayatım boyunca birlikteyken en çok güldüğüm insan olan Uğur'la klasik müzik dinlemek çok güzeldi. Bir çok insan bu müziği tabiri caizse "piç ettiğimizi" düşünse de bir çok eğleniyorduk, kendimize uygun hale getirip elmayı komposto yaparak içmeyi tercih etmiştik. Balarısı'nı Kadıkoy sokaklarında sol eli ben sağ eli o söyleyerek dolaştığımızı hatırladığımdan hani piç etme konusunda pek de haksız görmüyorum bir çok kişiyi. Sonra Beethoven'in doğum gününü kutlardık. Şahane bir Beethoven tişörtü de bastırmıştık ama ne yazık ki ben ya kaybettim ya da biri çaldı onu...

Kendisini jiletleyen fanatikler için Müslüm Baba neyse benim için de Beethoven odur. Çok arabeskim bu konuda ve hiç gücenmiyorum. Hayatın adil olmadığına dair yediğim ilk tokatın arkasından not defterime "Beethoven'dan başka her şey yalan" diyecek kadar kendimi kenidime kaybettiriyor. Elbette o not defterini de kaybettim, Üç Aynalı Kırk Oda'daki Aliye gibi her şeyimi kaybediyorum Beethoven konusunda. Son üç piyano sonatının şimdiye dek dinlediğim en iyi yorumu da kaybettim, neyse ki artık internet bağlantım var, önceden parasını verip aldığım bir şeyin yedeğini kullanabiliyorum ;-)

Önceki hafta Can bana Beethoven'in biyografisinde bir kısmı gösterdi, bu kadar trajik olduğuna hiç dikkat etmemiştim. Ayın ikisinde hayırsız yeğen Karl terkediyor. Üçünde Beethoven vasiyetini yazıyor. Sonra bir ay içinde 3 ameliyat geçiriyor ve en sonunda şimşeklerin çaktığı bir gecede ölüyor...

Şu sıralar hiç dinlemiyorum Beethoven. Kaldırıp bir köşeye bırakmışım. Ama biliyorum ki her zaman o orada olacak, istediğim zaman çalacak, istediğim zaman heyecanlandırıp, istediğim zaman hüzüne boğacak. Bundan daha güzel bir dost olabilir mi?

Cuma, Ocak 13, 2006

Ben, Ben ve Gene Ben

İnsan ilişkileri zor zanaatmış canım, hayvanlarla bile zor, beceremiyorum. O yüzden sanırım tek sahip olduğum hayvan Zübeyir isimli tosbağamdı. Onun başına gelenler şu sıra pişmiş tavuğun başına gelmedi ya neyse...
Ne diyorduk, insan ilişkileri... Derinlemesine paslar yapmak, oyunu okumak, kontra atağa çıkmak yapamadıklarımdan. Sadece Takoz Recep gibi veriyorlar beni bir forvete, peşinde dört dönüyorum. Tabi arada yoluma çıkanlar oluyor bir çok, sonuçta sahada 11 rakip olsa da gerçek hayatta çelme takıp düşürebileceğim çok insan var. Genel olarak hedefe doğru ilerlerken yolda kaybediyorum, kaybettiriyorum. Halbuki ortada bir hedef olmadığını biliyorum. Ortada şu anın mutluluğu ve gelecekle ilgili bir kaç fikir var. Beklentileri olabildiğine aşağı çekmenin acıları azaltacağı ne kadar doğru bilmiyorum ama hazdan aldığı çok şey var. Mesela şu anda bir net kafede "I wish this would be your colour"u dinleyip bu satırları yazmak bana büyük bir zevk veriyor, zaten hayatımda gerçekten beni en çok mutlu kılan tek şey yazmak, sonrasında öğrenmek geliyor. İkisi de aynı şey zaten.
Küçükken Mehmet Ersoy'un İlişkiler Kitabı'nı okumuştum, sonrasında Esther Vilar'ın o ünlü "Kölenin Mutluluğu" kitabını. İlki heyecanlandırmıştı beni, seks fantazilerini yazdığını düşünmemiştim tabi o zamanlar Ersoy'un, böyle de ilişkiler var, Cennetin Kapıları'nı vadediyordu, 15 yaşındaki sümüklü Evren'e. İkinci kitap ise beni kızdırmıştı. Acayip sinirlendiğimi hatırlıyorum... O zamanlar daha hiçbir ilişkim olmamıştı (gerçekten olmamıştı, yoksa şimdi sorsanız gene olmadı derim;-) Ondan sonra kazın ayağının öyle olmadığını yaşayarak görme zamanı gelmişti. İkinci ilişkiyle beraber süper yalanlar dünyasıyla tanıştım. Halbuki Cennet'i bekliyordum saf saf... Derken zaman ilerledi ve hayatımda bir dönem noktası olan üniversite zamanına geldim, enteresan bir ilişkiden sonra gözlerim açılmıştı (şimdi sonunu söylemek gibi oluyor ama aslında bu da bir yanılsamaymış). Bambaşka bir yandan bakıyordum dünyaya, 90 günde kızarmayan domatesi aşıp 90 günde piştim, 360 gün sonrasında ise iyice kavruklaştım. Kavruk kavruk ortalıklarda dolaşmak ilginç. Üstelik okulu takmayan bir insan için tam bir serseri hayatının kapılarını açan bir şey bu. Ondan sonra Tempra dönemleri tabi.. Gerçi bir çok insan hala Tempra hayatımı arabayı modifiye ederek devam ettiğimi söyleyebilir, onlara diyecek bir şeyim yok tabi. Elbette bu argo terimi açmak lazım. Genelde terbiyesizler ardından söylenen bu söz benim durumumda soğukkanlılıkla başkalarını sallamayan insanlar için olan kullanımıydı. Tabi gün geldi devran döndü, kaçıncı dönüştü bu hatırlamıyorum, ama çok olduğu kesin, Tempra'dan o sevimli, küçük, it denen hayvanlara döndüm sanırsam, şimdi bakınca o dönemi "it dalaşı"ndan daha güzel açıkayan bir şey yok. Sonra tekrar bir 180 derece dönüş (elbette üç boyutta dönüyoruz, yoksa sürekli aynı kişi olurum değil mi?) Akabinde 2006 senesinde geldiğimizde ise tam anlamıyla her şeyi aynı zamanda yaşama cezası bana verildi sanırım yaptıklarımdan ötürü. Ne kadar doğru, ne kadar yerinde bilmiyorum. Tekdüze olmayan bir hayatı sürdürmek onun sıkıcı olmadığı manasına gelmiyor. Sanırım "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"nde anlatıldığı gibi monotonluğun getirdiği mutluluk bekliyor sırada. Hadi bakalım :-)

Perşembe, Ocak 12, 2006

İsmet Sabrina...

İsmetçiğim gurbet ellerde parasını har vurup harman savururken, Sabrina da kendisini ordan oraya atmış. (yazarın nasıl taraflı olduğu gözünüzden kaçmamıştır umarım) Olur öyle tabi arada. Arada sırada, kıyıda köşede kalmış bazı şeyler vardır şurda burda... İki kere ikinin dört etmediği bir dünyaya gözlerini açan bir İsmet'in aynı dünyada gözlerini kapaması kadar normal bir şey herhalde atsikindekelebeketkisiyle açıklanabilir sadece...

Cuma, Ocak 06, 2006

İsmet ve Sabrina VIII

İki bilmece yazdılar İsmet ve Sabrina. İlki şöyle; bir avuçta iki ceviz diğerinde iki elma. İkincisi ise bi avuçta bi greyfurt diğerinde bi karpuz.

Salı, Ocak 03, 2006

About You

Bazısını düşününce kötülük gelir akla, bazısını ise yalan...
Bazısını düşününce sıkıntı basar, bazısını ise dert...
Bazısını düşününce heyecanlanırsın, bazısını ise sönüşünü
Ama
I'm lost without you, I'm mad about you dediğin anlık hazzın en tepe noktasıdır.

not: girişi gelişmesi ve sonucu olmayan bunun gibi bir şey işte, Saçma'da yatıyor bir çok şey aslında, dolly in zoom out'da...

Pazartesi, Ocak 02, 2006