Cumartesi, Aralık 31, 2005

Writers Blog (Block)

Evet evet, ben önce kalemi sonra klavyeyi elime aldığımdan bu yana (7 sene kadar oluyor) writers block yaşıyorum. Bunu aşmak için kendimi yazıyorum. Sonra da "kendimi ifade etmek istiyorum" diyorum, ama bu doğru değil çünkü bu bir zorunluluk benim için. Başka türlüsünü yapamadığım için bu yolu seçiyorum. Ama bunu açıkça kabul etmediğim için bir puslu hava var. Netliğimi kaybetmişim, istediğim kadar doğru hareketleri yapayım insanlar beni göremedikleri için ne yaptığımı anlamıyorlar. Haksız da değiller, projektörün doğru filmi yanlış perde üzerinde gösterdiğini anlatmam lazım. Ama mevcut koşullarda bu imkansız çünkü yanlış perdelerde doğru filmler gösterilmez demiş Adorno zamanında..

Komiklik

Komik olmak süper bir şey olmalı. Neden süper olduğunu, neden öyle düşündüğümü bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki komik olmayı çok istiyorum. Şahsen Evren olarak liseye kadar çok komiktim, insanlar bana çok gülerlerdi, tabi bana dediğim dediklerime, yaptığım esprilere falan filan değil. Düpedüz gerizekalı olduğum için gülerlerdi. İyi basket oynardım, iyi asistler yapar, yüksek yüzdeyle oynardım ama gel gör ki o kadar komik bir atış tarzım vardı ki beni savunan oyuncu gülmekten bloka çıkamazdı. Neyse, şimdi artık fiziksel zamazingoların pek bir önemi kalmadı, insanlar artık başka şeylere gülüyor. Bu başka şeyler de genellikle kırdığım potlar, başıma gelen salak şeyler ve yaptığım aptallıklar oluyor. Neyse ki kendimi seven bir insanım, diğer türlü bu kadar kahkahanın bünyede çocuk katili ruhu yaratacağı İsviçreli bilim adamları tarafından ispatlandı.
Amannn, gece gece hüzünlendim şimdi, gidip bi rakı koyayım kendime ve geleyim...

Divan

Psikolojik romanlar her zaman ilgimi çekmiştir. Acayip bir röntgen hissi veriyor, hem yaklaşık 10-20 milyon gibi bir paraya hem de yakalanma derdi yok. Kimse sizi mahkemeye vermiyor, ayıplamıyor. Konu bu değil ama şimdi. Hemingway ve Van Gogh'la beraber sıklıkla İtalya'dan sipariş verdiğimiz Moleskine defterlerin bir tanesinin başına Divan kitabından şöyle bir alıntı yazmışım.

Sayfa 313: "Bak senin ne muhteşem bir erkek olduğundan şüphem yok - o küçücük, dayanılmaz göte kim karşı koyabilir?"

İşte edebiyatın gücü!!!

Perşembe, Aralık 29, 2005

Fall 2005

Bir dönemin daha derslerini bitirdim. Her zamanki gibi güzel notlar aldım finallere kadar, ama bitirici vuruş eksikliğim olduğu için finallerde sıçabilirim. (hatta şimdiye dek hep finallerde sıçtım) Bu dönem farklı bir şeyler olsun istiyorum. Bir değişiklik, bir faklılık. Tüm derslerimden geçmiş olmayı istiyorum. Tabi bu durumum bir çok soruya açık. İnsanlar rahatlıkla (rahatlıkla dediğim "çalışmadan" değil) geçtikleri, iyi notlar getiriyorlar. Ama ben geçmeyi düşünüyorum. Garip yani. Bunun sebebi olarak bir çok açıklamam var aslında. Ama bunların hiçbirisi gerçeği değiştirmiyor. Başarısızlık! Ölçülen tek şeyin "başarı" olduğu bir okulda elbette başarısızlık kimsenin hoşuna giden bir şey değil...

Geçen gün "aslında" uygun olmayan bu bölümde neden okuduğumun cevaplarını düşündüm. Öncelikli sebep tabi ki bir "meslek" edinmek. Hayatımın hiçbir döneminde "iş" sıkıntısı çekeceğimi düşünmesem de yine de bir meslek edinmek çok önemli. Sonra tabi evreni anlama isteğim de var. Lisedeyken insan'ı kendi başıma anlayabileceğimi düşünüyordum, edebiyat, sosyoloji, tarih, ekonomi gibi konularda okul okumadan da bilgi sahibi olabilirim, ama felsefe okurken sanmıyorum ki kimse bana atomic absorbtion spectroscopy öğretsin, laba soksun... İşte bir taşla iki kuş vurayım istiyorum. Yapabilecek miyim zaman gösterecek tabi. Bi de unutmadan bu okulda olmamın sebebi (bir çok özelliğinden nefret etmeme rağmen) ise Erzan'ın da dediği gibi "bebek manzarası"dır, başka bir şey değildir.

Cumartesi, Aralık 24, 2005

Victor'un Piyano Solosu


Bozuluyorum galiba, izlerken uyuyakaldığım filmler arasına iki tane daha girdi. Tabi bunun sebepleri arasında her gün altıda kalkmak ve yoğun bir koşuşturmacanın ardından gece 1-2 gibi filmlerin başına oturmak olabilir :-)
Cennetin Krallığı'nı izlerken son hatırlardığım Artificial Legolas'ın şovalye oluşuydu, dün öğrendim ki aslında filmin hemen başıymış :-)
İki gün önce de Corpse Bride'ı izledim (eşliğinde uyudum ya da). (Çizgi)Film için bir şey diyemeyeceğim ama Victor'un Victoria'nın evinde çaldığı şarkı inanılmazdı. Beethoven'in Ayışığı Sonatı'nın ilk kısmının bir varyasyonunu çalıyordu. 1 dakika 15 saniye sürdü ama aklımdan çıkmıyor. Çok çok güzel! Herkes dinlesin, hayat daha güzel bir yer olsun.

Not: Elbette Ayışığı Sonatı'nı en güzel çalan insan Gary Oldman, hele ki kafasını yavaş yavaş piyanoya dayayışı yok mu, o sahne her aklıma geldiği vakit (şu anda olduğu gibi) gözlerim dolar ama boşalmaz...

Pazartesi, Aralık 19, 2005

Yemekhaneye Doğru

Bugün üç yüz kodlu bir kimya dersinin sınavından çıktıktan sonra (gurur duyuyorum 3. sınıf derslerini almaktan) kantine gittim ve her zamanki gibi bizim tavla, eşli pişti ve king tayfasını her zamanki haliyle buldum. Niyetim kötüydü. Kendime yandaş arıyordum. O kadar çok acıkmıştım ki kertenkele bile çiğneyebilirdim. Bi el tavla ve çay-sigara ile açılışı yaptıktan sonra yemek yemeye yemekhaneye doğru yönelttim kandırdıklarımı. Yemekhaneye doğru giderken kantine giren alımlı bir kızı gördüm. Aman tanrım ne güzel kız derken birden kızdan soğudum, çeliğe su verildi resmen. Kız az daha yanımda kusacaktı. Bir saniyenin binde biri sürede ise kızın kusmaya yeltenme sebebini anladım. Ufak çapta çıkmasını beklerken 9.2 şiddetinde bir geğirmeyle kıza merhaba demiş oldum. Sonra tabi hiçbir şey olmamış gibi yemekhaneye doğru olan yolculuğuma devam ettim. Mutlu, mesut ve gururla...

Zaten şair ne demiş:

Yemeğe doğru
Evren'i göreceksin
Sakın ha kusma

Pazar, Aralık 18, 2005

Mesmerizing

Herhalde uydurulmuş kelimeler arasında bundan daha güzeli yok. Ne zaman duysam (en son demin Ian Brown'ın ağzından duydum - hani sanki başka bir yerinden duymak mümkünmüş gibi oldu bu da) bu kelimeyi çok sevdiğimi baştan keşfediyorum. Hatta ilk ne zaman duyduğumu dün gibi hatırlarım. İngilizceyle ilk tanışıklığı üniversite sıralarında başlayan biri olarak 19 yaşında bunu duymak utanç verici olmaktan çıkarmıştı. Neyse, Meltem derste vampirler üzerine (vampirler onun uzmanlık alanı) konuşurken bir vampirin asla davet edilmediği eve gitmediğini, onunla yatmak istemeyen kimseyle yatmadığını söylemişti. Peki nasıl iş görüyor bu kana susamış ipneler diye aklımdan geçirirken o "They mesmerize with their eyes" demişti. Sonra baktık tabi kelime nedir ne değildir diye. Öğrendim ki aslında bu hardware, software veya einsteinium gibi uydurulmuş bir kelime. Franz Mesmer'den geliyormuş: Hipnotizmanın fikir babası. Belki de biraz Alman kanı içerdiğinden (içimdeki doyçland aşkı bambaşka söylemeye gerek yok) bu kadar güzel, belki de vampirlerle özdeşleştirdiğimden veya sadece sesbilgisi olarak. Kim bilir?

Tandem Felix

Mezar taşlarında ne ilginç şeyler yazılıdır. Ama şimdiye kadar öğrendiğim en sade ve en güzel'i Ampére'in mezarında olan. Lars von Trier neden onun hayatını filme almıyor bilemiyorum, tam ona göre. Adamın başına gelmeyen kalmamış, babası giyotine gitmiş, karısı genç yaşta ölmüş, çok büyük maddi sıkıntılarla yaşamış, trajik bir hayat sürmüş anlayacağınız. Bu adamın mezarında ise "Tandem Felix" yazıyormuş. "En sonunda mutlu" yazmışlar.

Geçen gün en sevdiğim teyzelerimden biri öldü. Onun da başına gelmeyen kalmamıştı. Annemden en az bir 15 yaş küçüktü. Şimdi burada anlatılmayacak şeyler yaşamıştı. Bu yaşta ölmeyi haketmemişti. Umarım şimdi çocuklarını doğurduğu zaman olduğu gibi mutludur.

Yılbaşı Geliyor

Yeni bir yıl yaklaşıyor. 2006 bizi bekliyor. Neyse ki, "ne yapacağız bu yılbaşı" gerginliği yaşamayacağım bu sene. Zira kayıt işleri sağolsunlar 2-3-4-5-6-7 Ocak tarihlerine birbirinden güzel 6 (altı) tane sınav koymuş, bu altı sınavdan çok yorulacağımı düşünerek ise yedinci ve son sınavıma ise 19 Ocak gibi şahane bir zaman vermişler. Yılbaşı diyordum. Geçen yılbaşını ben Ayşe ve İpek geçirmiştik. Yemek masasında takma dişlerimi çıkarıp oral seks takliti yapmam ve İpek'in annesinin, kardeşinin ve anasının arkadaşının yanında rezil olmam (neden böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum) kötü haberlerin başlangıcıydı. Sonra içelim film izleyim dedik. Ayşe sağolsun "The Party'yi izle(t)mem ben, Sellers'ı sevmiyorum" dedi izletmedi. Sonra Gemide'yi izleyelim dedik onda da sıkıldı. En sonunda 'sadece' sinemada 4 defa izlediğim Dövüş Klübünü izlememizi önerdi, biz de kabul ettik. Sonrasını hatırlamıyorum, galiba uyuyakalmıştım. Ondan önceki yılbaşı ise komikti. İkili ikili buluşabilecek ama asla dördü bir araya gelemeyecek bir grupla Kadıköy'deydik. Ben, Özge, Genç ve Bora. Barlar sokağındaki Teachers Pub'a gidip içmeye başladık. Bir de ne görelim, yan masaya 4 tane İngiliz kadın gelmiş ve bizim masayı (özellikle beni tabi söylemeye gerek yok) kesmeye başladılar. O anı hiç unutmam 3 erkek birden Özge'ye dönüp nefret dolu bakışlar atmaya başladık. Özge'ye "ya belki kadınlardan biri lezbiyendir, lütfen ekmeğimizle oynama" dememize rağmen Özge kabul etmedi. Sakal-bıyık çizme girişimlerimiz de başarısızlıkla sonuçlanınca makus talihimize küstük ve yeni içkiler söyledik. Sonra tabi yemeyenin malını yerler tabi. Tek başına gelmiş, mutsuz, üzgün, huzursuz bir ağbinin yanına en çekici olan İngiliz gitti ve aniden adamın suratında güller açmaya başladı. Özge'ye atılan nefret dolu bakışlar ise kat kat arttı. Sonra ikisi bardan çıkıp gidince biz de sinirlendik bi içki daha içip çıktık oradan. Ah Özgem be, yaktın 3 tane cevval gibi delikanlıyı o gün. Sonra Rock-Pub mıdır nedir tam hatırlamıyorum oraya gittik. Tam bir yiyiş yuvası halindeydi. Tabi her şey kapılmıştı. Yalnız arkamızdaki masada kapılmamış çok güzel biri vardı. Sadece sırtına bakarak süper bir şey olduğunu anladık. Neyse ki adamın(?) adam olduğunu anladık ve makus talihe küfürler ettik. Ondan önceki yılbaşı ise Radyo Eksen'de Manic Street Preachers konseri ile geçmişti. En sade yılbaşıydı. Aklımda Can't Take My Eyse Off You ve Ready for Drowning var. Elbette yeni ergen Evren'le birlikte... Bu sene neyse ki hiç bir hareket olmayacak. Başlarım zaten gregoryen takvimine. October, November ve December'in sırasıyla 10., 11. ve 12. aylar olduğu bir takvime güvenmek mümkün değil zaten. Bir şey adıyla bu kadar da uyumsuz olmaz ki ama!

Cumartesi, Aralık 17, 2005

divadeiwob

Lise 1 sıraları... Yazmaya acayip heveslenmişim, çevremde de "yürü be aslansın, kim tutar seni" diyenler mevcut ortada hiçbir şey olmamasına rağmen. İşte o zaman bir kahraman yaratmaya karar verdim madem bir şeyler yazacağız diye. Düşündüm taşındım, bir mağara adamıyla başladım. Bu adam bir gün uyanır ve tüm hayatının değiştiğini farkeder, sürekli kendi kendine konuşur ve konuştukça bir gecede beynine 1000 gb bilgi yüklendiğini anlarız. (tabi eskiden gb yoktu, diskette oynuyorduk oyunları) Neyse efendim, sadece girişini yazdığım için başına sonra neler geldi adamımızın bilmiyorum. Umarım sıhattedir.
Elbette herkesin bir ismi olmalı, ona da bir isim koymalıydım. O zamanlar Radikal okumadığımdan İsmet koymak gelmedi aklıma, ama TRT 2 izliyordum. O gece de David Bowie'nin Dünyaya Düşen Adam'ı oynuyordu. Bu filmin hayatımda çok belirleyici bir rolü vardır. İlk defa bir filmi izlerken sıkıntıdan uyuyakalmıştım. Ertesi günden geriye kalan sadece David Bowie'nin kötü filmi ve biri yeşil diğeri kahverengi olan gözleriydi.
Sonradan dedim ki ülen ben bunu tersten yazayım. Divad Eiwob olsun bizimki. Hem o sıralar Almanca'ya da yakınız, divad ayvob diye okuyoruz. Sonra ismini böyle koydum bizim ur-mensch'in.
Sonra da nick-name olarak kullanmaya başladım. Hotmail hesabını öyle aldım, icq'da bunu kullandım yıllarca. Akabinde internet sitelerine bu nick'le üye olmaya başladım. Hatta ekşi sözlüğe üye olurken kendime Koyunlu Pijama nickini alacakken yanlışlıkla ve alışkanlıkla divadeiwob yazıverdim ve gene bana nasip oldu. Zaten hangi aklı başında insan bunu seçer ki? Hem manasız, hem okunamıyor. Evet okunamıyor, yazmak da zor. David Bowie'yle alakasını aklınızda tutsanız bile eiwobdivad yazanlar, diwadeiwob yazanlar gırla. Elbette bu onların suçu değil David Bowie'yi öve öve bitiremeyen Alin Taşçıyan'ın suçudur. (Bu arada allah için alin çok güzel kadın)

Hala divadeiwob'u seviyorum, onu üç-beş defa öldürmüş olmama rağmen hala kullanıyorum diriltip diriltip. Bir gün küsecek bana, geri gelmeyecek galiba. Ama olsun, kendi kararı olur geri gelmezse :)

Perşembe, Aralık 15, 2005

İsmet ve Sabrina (sahibinin sesi) VII

Duygularını patlamalarla anlatan İsmet'in hareketli günleri geride kalmıştı. Artık daha sessiz ve daha sakin bir yaşam sürüyordu her ne kadar bu onun fabrika ayarlarıyla uyuşmasa da. Sanırım İsmet yorulmuştu. Kendini okumaya ve yazmaya şimdiye kadar hiç olmadığı kadar veren İsmet artık entelektüel nimetlerin peşinde koşma amacı taşıyordu. Bilim, sanat ve edebiyat İsmet'in başlıca konularıydı.

Elbette insan yedisinde neyse yetmişinde de aynı... İsmet'i (daha doğrusu İsmet kavramını) bir insan olarak düşünmek elbette bizi yanıltacaktır. Neden mi? Öncelikle İsmet çok düz biri, çoğu zaman içine kapanık olsada yaşadığı mağaradan çıktığı vakitlerde özellikle bir düzlük, bir düzgünlük şaheseri kanımca. Neler olacağı çok belli.. Kaotik hiçbir şey yok, sebep-sonuç ilişkisi dünya tarihinde hiçbir zaman bu kadar kesin olmamıştı.

Konuyu çok dağıttık, dünyaya artık farklı bakmaktansa farklı görmek isteyen İsmet cephesinde durum böyle. Peki doğu cephesinde neler var acaba?

Sabrina ise yıldız haritasındaki Yay Burcu özelliklerini geliştirmekte, balıklıktan çıkmaya, hafıza kazanmaya çalışıyor. Şimdiki zamanın süresi artırmak herhalde alacağı zevklerin en büyüğü diye düşünüyorum. Sabrina artık kalın sesler değil ince sesler kullanıyor. 10 Hertz azaldı frekansı sesinin. Sanırım daha da azalacak.

İşin ilginç yanı artık bu İsmet ve Sabrina'yı Kiss Kiss Bang Bang'deki RDJ gibi anlatmam yönünde ısrarlardan gına geldi, lütfen rica ederim, burada bir zorunluluk söz konusu. Değil mi Evren?

Pazartesi, Aralık 12, 2005

Ivır Zıvır

Artık tavan araları yok malesef, böyle karıştırıp karıştırıp eskiye ait yeni şeyler bulmak için. Onun yerine ben ıvır-zıvır klasörü açıp bulduğum her şeyi oraya sıkıştırıyorum. Arada bir dönüp bakmak, karıştırmak çok güzel oluyor.
Mesela bugün iki buçuk sene önce İngilizce biliyorken yazdığım bir makaleyi buldum. Hatta her yerde anlatır bunu dersi veren hocam zira dediğine göre ben bu makaleyi ekşi sözlüğün mesaj fasilitesi aracılığıyla yollamışım, sonra da basıp vermişim. Tabi böyle bir şeyi yapmam, yaptıysam da hatırlarım ama o böyle yaptığım konusunda çok ısrarcı. Bunu uydurcak hali yok ya değil mi? Yapmışım bir eşşeklik. Gerçi o dönem Poe'nun The Cask Of Amontillado'sunu okurken Fortunato'nun giydiği soytarı şapkasını getirip derse renk de katmıştım (bir de mala bulabilseydim daha hoş olcaktı aslında:)

Cumartesi, Aralık 10, 2005

Utas és Holdvilág

Yazın tanıştığımız Macar çift- Janos ve Judith, sağolsunlar üstün hizmetlerimden ötürü bana bir kitap yollamışlar. Antal Szerb'in Utas és Holdvilág kitabı. İki kere ingilizceye çevrilmiş, ilki The Traveller, ikincisi ise (bende olan) Journey by Moonlight. Macarcadan aynen çevirince ise kitabın adı Seyyah ve Ayışığı oluyor. İki kitabı toplasak bi tane ediyor anca :)

Kitabı okumaya başlar başlamaz içine düştüm, ilk defa Türkçe olmayan bir kitabı okurken herhalde bu kadar heyecanlandım, bu kadar kaptırdım kendimi. Kitaptan iki alıntı yapmak istiyorum. Tüm alıntılar gibi oldukça yanıltıcı olacağını biliyorum gerçi.
Mihály yorgunluktan bayılır ve hastaneye kaldırılır, üç-beş gün sonra uyandığında doktorla aralarında şu geçer:

"There's nothing wrong with you" said the doctor, "just horrendous exhaustion. What were you doing, to get yourself so tired?"
"Me? he asked, meditatively. "Nothing. Just living." And he fell asleep again.

Karısı geçmişte Mihály'nin hayatında olan bir kadın hakkında sorar aşık mıydın ona diye. Cevap ise: "For love, there has to be a distance across which the lovers can approach one another. The approach is of course just an illusion, because love in fact separares people. Love is a polarity"

Hayatın anlamını arayan bir kitap bu, daha 80. sayfadayım (230 sayfa kadar kitap), elbette kitap bu amacında başarılı olmayacak ama zaten herhalde istemem böyle bir şeyi. Yeni bir dünyaya (Mihály ve onun geçmişindeki arkadaşları) girdim ya yeter bu. Harikalar Diyarı'ndan sonra burası daha iyi :)

Pazartesi, Aralık 05, 2005

İki Rahip

İki budist rahip bir nehrin kıyısında otururken yanlarına bir kadın yaklaşır. Kadın nehri geçemediğini, mümkünse rahiplerden birisinin söyler ve rahiplerden yardım ister. Dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş rahipler içinse kadın demek bu nimetleri hatırlatan ve hatta kendilerini kandırabilecek bir şeydir. Rahiplerden biri bu ricayı kesinlikle reddederken diğer doğrulur ve kadını sırtında taşıyarak karşı kıyıya taşır ve geri döner. Rahipler hiç konuşmazlar uzunca bir süre, yalnız diğer rahibin içi içini yemektedir. Arkadaşının nasıl böyle bir şey yaptığını anlayamaz, bunu kabul edememektedir. En sonunda dayanamayıp ona neden kadını taşıdığını sorar. Bu tarz hikayelerdeki tüm karizmatik karakterler gibi rahip arkadaşına gülümser ve ona "ben kadını nehrin karşı kıyısında bırakmıştım, sen niye onu tüm gün boyunca taşıdın?"

bir sürü yorumum var bu küçük hikaye üzerine ama susmayı öğreniyorum şu sıra...

Pazar, Aralık 04, 2005

Işık Hızı

Birisi dünyanın çevresini ölçüyor onun kırk milyonda birine metre diyor. Sonra bundan kilometre, santimetre vesaireyi çıkarıyorlar.

Daha sonra başka birisi (michelson sanırım) ışığın hızını hesaplıyor (daha doğrusu deney sonuçlarıyla buluyor) bir saniyede yaklaşık 299.792.458 metre gittiğini buluyorlar.

Tabi dünyanın kendisi kaypak olduğu için çevresi de öyle. O yüzden pek metre'yi daha sonra ışığın 1/299.792.458'de katettiği yol olarak tanımlıyorlar. Kulağı biraz ters taraftan tutmak gibi ama enteresan aslında.

Dün rüyamda Megumi bana Türkiye'de gördüğü aşkların ışık hızında yaşanmasına alışamadığını, bunu aklının almadığını söyledi. Hatta şarkı sözü bile olabilecek bir söz söyledi bunu anlatırken ama hatırlayamıyorum bir türlü.

Işık hızı en büyük duvarlardan biri olsa gerek. Aslında pek de problem değil 6 milyar dünyalının çoğu için. Ben elliyle gittiğim zaman bile mutlu oluyorum.

22,472 (virgül ondalık için) ışık senesi uzaktan bir şarkı : The Police - Every Breath You Take

Perşembe, Aralık 01, 2005

1-2-3-4-5-6-7-8-9

1
Aslında böyle bir şeyi istemiyorum. Yalan söylüyorum. Böyle bir şeyin hayalini kurarmış gibi yapıp kendimi kandırıyorum.

2
Aslında kendimi kandırmıyorum, başkalarını kandırıyorum.

3
Kimseyi kandırdığım yok. İnsanlar neye inanmak istiyorlarsa ona inanıyorlar.

4
İnsanları yanlış düşüncelere sevketmeyi seviyorum.

5
Aslında burda karşılıklı bir süreç söz konusu.

6
Karşındakini şekillendirirken sen de şekilleniyorsun, çünkü hamur ellerle et kemik yoğrumaya dönüyor zaman zaman.

7
Şekillenmek istemiyorsan, şekil vermeyi de kesmek lazım

8
İsmail bir gün demişti ki "eğer ben evreni anlamaya çalışıyorsam evren de beni anlamaya çalışıyordur, çünkü ben onun bir parçasıyım"

9
Bir de Le Guin'e kulak verelim: "Bütün olmak parça olmaktır"

Gün Batımı

Kelebekler Vadisi - Fethiye

Türbülans

Hesinberg, Tanrıyla karşılaşınca ona iki soru soracağından bahsetmiş zamanında. İlki göreceliliğin ne olduğu, ikincisi ise neden türbülansın var olduğuymuş. Ardından da eklemiş: "Sanırım sadece ilk sorunun cevabını biliyor."
Eloğlunun sorularına baksanıza, ben genelde "neden ben" diye soruyorum.
Türbülans konusu gerçekten çok ilginç, ama sanırım çok az insan ilgileniyor bununla. Neden acaba? Numen olarak mı görüyorlar?
Neyse bu arada bir fizikçi fıkrası anlatayım çünkü gecenin bu vakti türbülans anlatmaktan daha kolay geldi.
Hesinberg aşırı hız yaptığı gerekçesiyle trafik polisi tarafından durdurulur. Polis ona "kaçla gittiğinizi biliyor musunuz der. Heisenberg ise "kaçla gittiğimi bilmiyorum ama şu an size nerede olduğumuz ispatlayabilirim". (bu espriden sonra polis ona ceza kesmez, biraz dikkatli olması gerektiğini söyler ve işlemciyi yakmamasını öğütleyerek bırakır)