Pazartesi, Ekim 31, 2005

Yanılgı

Geçirmiş olduğumuz tecrübelerin oldukça kişisel olduğu konusunda büyük yanılgılarımız var. O kadar çok kendimizle doluyuz ki aslında yaşadığımız şeyi bizden önce milyarlarca insanın da yaşamış olduğunu gözden kaçırıyor ve onları olabildiğine büyütüyoruz. Buna daha sonra daha detaylı geleceğim şimdi bir örnek vereyim. Mesela 'anlaşılamamak' özellikle entel erkekler çevresinde görülen bir duygu bu. Kimsenin (özellikle kadınların) kendilerini anlayamadığını düşünüyorlar hayatlarının bir süresinde. Elbette anlamak, anlatmak, anlaşılmak görüldüğü üzere 3 aşamadan gerçekleşiyor ve arada bir hata tüm işlemi götürebilir. Önemli olan bunu bir hayat felsefesi haline getirmek ve 'anlaşılmaz'ı oynamak. Çevremde böyle insanlar var oldukça. Orijinal bir şey olduğunu mu düşünüyorlar bilemiyorum. Cidden anlayamıyorum onları. (!!!) Ben ise hayatım boyunca düz bir insan olduğumu düşündüm. Bir çok şeyin çok basit cevapları olduğuna inanıyor ve ona göre davranıyorum. Benim için hayat çok trajik değil çünkü çok şanslı bir hayat yaşıyorum ve huzursuz bir insan değilim. Ama gene de kendimi ifade etmekte zorlanıyorum galiba, çünkü demek istediklerimi, hissettirmek istediklerimi (bunlara 'aha şu anda saçmalıyorum' da dahil) çok az insana yaptırabiliyorum.
Galiba herkes gibi benim de bir ruh ikizine ihtiyacım var, bir yansımam olmalı şu dünyada. Eğer yoksa bir VAMPİR'den ne farkım kalır ki?

Öğretmen

2001 yılından bu yana özel ders veriyorum. 4 senedir geçim kaynağım bu. İnsanlara bir şey öğretiyorsun ve bu vakit aldığı için sana para veriyorlar. Bir kere bile özel ders almadım. Tabi bunun sebebi çalışkan veya zeki olmam değil; param olmadığından hiç almadım. Daha farklı özel derslerle doldurdum: Kitap, sinema, müzik vs. Sanırsam alsaydım daha başarılı olurdum. Ama başarılı olmak nedir ki? Bir kere başarılı olmaya başladıktan sonra olamadığım zamanlarda bunun yoksunluğunu çekecektim. Şimdi en azından sadece eksikliğini hissediyorum. Ama konu bu değil ve ben uzaklaşıyorum. Bu 4 sene boyunca insanları derslerinden geçirdim, hatta bazılarının çok iyi liseleri kazanmasına yardımcı oldum. İyi bir öğretmen gibi hissediyorum çoğu zaman. Bana nasıl ders anlatılmasını istiyorsam o şekilde davranıyorum öğrencilere. Onları düşünmeye sevketmeye, şevk etmeye çalışıyorum. Gidip 90 dakika boyunca sadece öğrencinin edilgen olmamasına çalışıyorum. Anlamaya çalışmayan öğrenciye 'siktir et, kimse her şeyi anlamak zorunda değil' diyorum bazen, evet bu kötü olabilir ama amaç sadece derslerden geçmek veya iyi bir okul kazanmak olmamalı. Niye okuyoruz, niye bu tanımadığın adam geliyor ve biz onun hayatından 90 dakika alıp yerine türk lirası veriyoruz sorularını soruyorum. Tabi bazılarının cevapları çok basit 'annem çağırıyor seni ve senin de paraya ihtiyacın var ve gevezelik etme de neden radyoaktif bozunma gerçekleşiyoru anlatmayı bırak da bana 20 gr uranyumdan 30 dakika sonra kaç gram kalır onu buldur' oluyor. Elbette bunda kötü bir yan yok, sonuçta amaç farklı onlar için. Orada istediğim şekilde anlatmayayım diye bana para veriyorlar değil mi? Maaşlı işçiyim ben. Sosyal güvenliği olmayan, havadan gelen parayı yiyen ve vergi ödemeyen biri. O yüzden fazla kurcalamayalım.

Benim derdim başka tabi. Hayatımın yaşamak denen kısmı büyük ölçüde öğrenmek ve öğretmek, okumak ve yazmak, dinlemek ve konuşmak olarak geçiyor bir çok insan gibi. Ama oranları biraz daha yüksek olabilir. Bunlar inanılmaz zevk veriyor, uçuruyor hatta. Kimi pahalı kıyafetleri, güzel yemekleri, iyi tütünü seçerken ben bunlardan zevk oluyorum. İsterdim tabi mesela Levent'le yemeğe çıktığımız zamanlarda en azından üstümde iyi kıyafetler olsun, menüye baktığım zaman yanımda sözlük gerekmesin vs. Sanırım param yok fazla. Param olsaydı bi şekilde yamayabilirdim bu eksikliğimi.

Hala derdime gelmiş değilim, sürekli etrafında dönüyorum bir türlü yaklaşamıyorum hatta uzaklaşıyorum her paragrafta. Şimdi derin bir nefes alıyorum ve toplamaya çalışıyorum. Madde madde yazayım belki o zaman olur.
  • Çoğu zaman, ne iş yaparsam yapayım onda başarılı olacağıma dair bir inanç kaplıyor her tarafımı. Ama her şey paket program olduğu için bazı zamanlarda ise hiçbir işte bir halt olamayacağımı düşünüyorum.
  • Konsantrasyon eksikliğim var. Bir konuya kanalize olamıyorum. Kendimi hiç bir konuda uzmanlaştıramıyorum. Hatta kendimi bazen 'çok yönlü olmakla' kandırıyorum. Her enstrumanla 'Daha dün annemizin'i çalıyorum. Keşke bir tanesiyle Appassionata'yı çalabilseydim.
  • Bir nilüfer gibi binlerce köküm var ama hepsi kısacık. Ortam koşulları beni istediği yere sürüklüyor gölde. Halbuki bir çınar olmak var!
  • Ortam koşullarının sürüklemesi demek benim arkamda ne varsa onu yansıtmam demek. Zelig sendromu mu yoksa?
  • Karar vermek zorunda hissediyorum kendimi. Bilirsiniz bazı kitaplar var sayfaların sonunda soruyor 'ejderhayla dövüşecekseniz 36. sayfaya, kaçacaksanız 48. sayfaya gidin' diyenler. O iki seçenekten birini seçmek lazım ki kitaba devam edebilesiniz. Halbuki gerçek hayat öyle değil. Gerçek hayatta öyle belirgin kararlar alıp onların arkasından koşmak ve daha önemlisi o kararlarla kendinizi sınırlamak zorunda değilsiniz.
  • Tabi artık öyle kesin, belirleyici kararlar almayacağım demek ise suratlarda bir tebessüm yaratmaktan öte bir anlam ifade etmiyor.

Gene dağıldım. Aklımdakileri boşaltıyorum galiba. Bu yazının başlığı öğretmen, çünkü ben öğretmen olmak istiyorum.

not: Neyseki bir şeyi tartışmıyorum. Kimseye bir şeyi kabul ettirmeye çalışmıyorum. Sadece aklımdakileri döküyorum. Bu yüzden dediklerimdeki yanlışlık sadece kendini ifade çabamın yetersiz oluşundan ya da kafamın jet lag ve alkolden bir mélange'a dönüşmesiyle açıklıyabilirim kendime

Pazar, Ekim 30, 2005

Gecikmiş Sancı

Bazı sancılar var ki olay olduğunda değil de ondan bir süre sonra ortaya çıkıyor. Bazen bu süre oldukça uzun olabilir. İnancım şudur ki acı çekmekle borç arasında bir aynılık var. Nasıl ki her borç mutlaka ödenirse bir şekilde bir yerde ve bir zamanda acı da çekiliyor bir şekilde, bir yerde, bir zaman.

Neşeli Kimya III


Aslında bu neşeli değil ama olsun gene de yazalım. bundan bir iki yüzyıl önce rüyasında kuyruğunu ısıran bir yılan gören Kekule isimli şahıs C6H6'nın (bi allahın kulu alt karakter nasıl yazılıyor söylerse çok sevinirim) geometrik yapısını buldu. İlginç geliyor mu size bilmiyorum ama ben şaşırmıştım, adamlar buluyorlar böyle bir madde var altı karbon ve altı hidrojenden oluşuyor ama onların nasıl birbirine bağlandıklarını çözemiyorlar. Bileşiğin oldukça doymamış olması gerektiğini biliyorlar. Bu yüzden bir alken gibi bromu renksizleştirmesini bekliyorlar, ya da potasyum permanganat tarafından oksitlenmesini bekliyorlar ya da metal bir katalizör eşliğinde hemen hidrojen ekleyebileceklerini düşünüyorlar ya da güçlü bir asit yardımıyla su katabileceklerini. Ama benzen bunların hiçbirini yapmıyor.. Sonra Kekule rüyasının yardımıyla bu karbonların bir halka oluşturduğunu buluyor. Böylece aromatik bileşikler diye yeni bir kimya dalı ortaya çıkıyor, bir çok insan bundan ekmek yiyor. Doğa minimum enerjiyle 12 tane atomu bir araya getirmiş bir düzlem boyunca. Sonra insanlar da bunu kullanıyorlar. En az malzemeyle en sağlam yapılar peşinde koşuyor. Buckminister Fuller bu işin öncüsü. Küresel Kubbe'ler yapıyor bu adam. Şimdilerde kullanılmayan ama futbol topu deyince aklımıza ilk gelen altıgenlerden ve beşgenlerden oluşan yapıyı kuruyor. Hatta daha büyüklerini yapıyor. Sonra onun yaptığı 12 beşgen ve 20 altıgenden oluşan kürenin C60 bileşiğinin yapısı olduğu bulunuyor. Aklın yolu bir oluyor anlayacağınız. Doğayla insanın yolu bir kez daha kesişiyor.

not: Fuller denen beyfendinin ayrıca bir haritası vardır ki bu dünya tarihinde patenti alınmış ilk haritalama sistemidir. Bu haritada kıtalar minimum bozulmayla tek parça kağıt üzerinde gösterilmiştir.

Tatlı Rüyalar

Küçüktüm ufacıktım sanmıyorum ki ortaokulda olayım, maksimum 5. sınıftayım ve tuzla-maltepe tren yolculuklarında kitap okurdum. Kitap demeyeyim sadece Gani Müjde'nin Peynir Gemisi'ni okuyordum. Gülmekten karnıma ağrılar girerdi. Tekrar tekrar gülerdim. Filhakika Kız Yurdu'nu defalarca okuyup 'orospu' kelimesinin geçtiği yerlerde basardım kahkahayı (Kemal Sunal'ın 'eşşoolueşşek'inden kalan bir alışkanlık olsa gerek) Neyse sonra büyüdüm ve o kitabı her okuduğumda tekrar tekrar güldüm. (bu sefer sadece kız yurduna gülmüyordum tabi:o) Sonra Aziz Nesin'in 'Tek Yol' kitabı çıktı karşıma. Bu sefer maltepe-üsküdar hattındaydım. Otobüste milletin bana deli gözüyle bakmasına aldırmadan geçen süper 3 günüm oldu. Son bi kaç senedir ise beni oldukça güldüren bir çok kitap okudum ama bugün okuduğum kitap gözümden yaş getirdi. Tabi artık eşşek kadar adam olduğumda kitabı okumayı sürdüremedim. Düşünsenize sakallı bir herifin belediye otobüsünde sürekli kahkahalar attığını. Çok iğrenç bir görüntü. Ben de efendi gibi kapadım kitabı, koydum çantama. Ama bu sefer de okuduklarımı hatırlayıp gülüyordum. Durumum daha da kötü olmuştu çünkü artık önümde kitap yoktu ve kendi kendime gülüyordum. Tabi buna da şükür. Deli deyip geçtiler yoksa otobüsteki insanlara güldüğümü de düşünebilirlerdi. Neyse efendim. Okuduğum kitap Tatlı Rüyalar'dı ve yazarı da Alper Canıgüz. Sadece 3000 basmış bir kitap. Gözden kaçmış. Kaçırmayın ve kaçırmayın...

Neşeli Kimya II

Bugünkü ikinci konumuz çözeltiler. Mükemmel çözeltiler ve gerçek çözeltiler'i inceleyeceğiz. Ama önce gazlardan biraz bahsedeyim: Yıllarca mekteplerde bize nşa'da 1 mol gazın 22,4 litre yer kapladığı anlatıldı, hesapları ona göre yaptık biz de. Sonra da dediler ki "şaka şaka, onlar mükemmel gazlar, bi de gerçek gazlar var, misal azot gazı nşa'da 15 lt yer kaplarmış. Yani anlayacağımız deli saçmaları... Aynı şeyler çözeltilerde de var. mesela 20 gr şeker ve 180 gr çayda yüzde 10 şekerli çay yapabiliriz. Yaptık ama çok şekerli geldi. Hemen çayın yarısını döktük ve üstüne çay ekledik ne oldu yüzde 5 şekerli çayımız var artık ve içilmeye hazır. Eğer çay mükemmel olsaydı öyle olurdu ama çay gerçek! Şekeri fazla kaçmış bir çayı asla ve asla, kati suretle içilebilcek hale getiremezsiniz, kimse de getirememiştir. İsterseniz deneyin. Gerçek bilim budur. Fazla şeker koyduysan bundan ders alırsın bir daha yapmazsın. Öyle olsaydı Curie'ler radyasyondan ölmezlerdi değil mi?

Neşeli Kimya I

Kendimi kötü hissediyorum o yüzden biraz günah çıkartayım. Her ne kadar başarılı bir öğrenci olmasam da ilkokuldan sonra anadolu lisesine gitme hakkı kazandım, sonra da üniversiteye ilk seferde (he he istanbul içi hem de) girdim. Lisede fen bölümündeydim, üniversitede ise kimya. Yani ortalama diyebilirim kendim için. İşte bu ortalama insan normal şartlar altında ile oda koşulları arasındaki farkın sadece 278,30 - 273,15 = 25 kelvin olduğunu sanıyordum. Bu yaklaşık 22-10,5 = 11,5 senelik bir adını koyamayacağım kadar vahim durumdur. (Bunun son 3 senesinin facia olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.) Sıcaklıklarının yanında bunların basınçları da farklıymış. Yaaa yaa, eminim sizde de şimdi soru işaretleri oluştu. Bence oturup kendinizle hesaplaşmanın vakti geldi..

Cumartesi, Ekim 29, 2005

Haksızlık

Kimsenin hayatına zorla girmedim. Kimse de benim hayatıma zorla girmesin, dışarıda bırakıyorsam bu senin kişisel sorunun değil benim kişisel tercihim. İnsanın dünyada sahip olduğu en büyük şey kendisiyse, kendisi hakkında daha özgür kararlar verebilmeli. Eğer ortam kötüleşirse orayı terketmek gerekir. En güzeli kötüleşmeden uzaklaşmak, o zaman fark edilmiyorsunuz, basiret lazım bunun için. Ben basiretsizliğimin cezasını başkalarının bana dediği "dengesiz, bencil, mahrum bırakan" sıfatlarıyla çekiyorum. Büyük yanılgı içindesiniz!!!!

Salı, Ekim 25, 2005

Ben



Politikacılardan sonra en çok yalan söyleyenler fotoğrafçılar. Güzellik adına yalan söylüyorlar aslında.

Pazar, Ekim 23, 2005

"...seriously harms you and around you" IV

e üzeri eksi pi i artı bir eşittir sıfır. Sadece 5 tane en temel matematik sabitinin de bulunduğu bundan güzel başka bir denklem yok. e-iπ + 1 = 0

"...seriously harms you and around you" III

İnanırım ona. Hatta onunla saatlerce konuşurum bunun hakkında, olmadı demek istediklerimi yazarım.. Gelip günlüğümü dolabımdan çalıp okumaması ihtimaline karşı onu internette de yayınlarım. O da olmadı 'çekerim emaneti ******* adaleti". Çünkü artık *mına koduumun raporlarını makale olarak yazacakmışız, perşembe sınavım varmış; üç gündür çalışıp bi bok anlamadığım konulardan, ayrıca yarın 361'den iyi bir şeyler yapmalıyım ki hocanın gözüne gireyim dünyanın öbür ucu konusunda... Ama ben oturup bunları yazıyorum. Çünkü saçmalama ihtiyacım var sanırım. Ee insan başlığı önünde duran Golden Virginia paketinin üstünde yazan yazıdan seçerse zaten s*kmişim beynimi

"...seriously harms you and around you" II

Birinci bölümde söylediğim deli saçmalarını geçip ikinci kısma geldiğiniz için tebrikler. Gerçeği öğrenmeyi hakettiniz artık. Sevişiyorlar, çünkü üremek istiyorlar; sevişiyorlar, çünkü hoşça vakit geçirmek istiyorlar, sevişiyorlar çünkü bir insanın hayatını devam ettirebilmesi için günlük 24 saat çok fazla, o yüzden bu boşluğu kapatacak aktiviteler lazım, sevişiyorlar çünkü bu onların kimyaları için iyi: dna'larını, genlerini kandırıyorlar... Hangi hobide bu kadar çeşitlilik olabilir ki? Neyse, anladığımız kadarıyla dünya üzerindeki ortalama üstü şeylerden biri. Ha şimdi (ustam Turgay Şeren'dir bu 'ha'larda) birisi gelse sana dese ki "sevişmek bir iletişimdir" diye.. İnanır mısın? Misal ben hemen inanırım, niye inanmayayım ki? Neden mi? ==>

"...seriously harms you and around you" I

İletişim yollarının ilk ikisi herhalde sevişmek ve savaşmak olmalı. Hangisinin daha önce geldiğini kestirmek biraz zor. Neyse savaş üzerine konuşmak pek reyting toplamıyor bu zamanlarda o yüzden sevişmek üzerine bugün (evet 22 senedir ilk defa bugün düşündüm bunları desem kim(se) inanır) düşündüklerimi paylaşayım. Homo sapiens sapiens olana kadar bakalım insanların dertleri nelermiş. Öncelikle ölmemek. (burada önemli olan nokta 24 saat içinde ölme riskinizin o zamanlar çok daha fazla oluşu. Düşünün aids'in vebanın, kanseri olmadı zamanlarda ortalama yaşam 20 civarında) vahşi hayvanlar tarafından öldürülmek (zehirli iğneyle öldürcek halleri yok değil mi) pek iştah açıcı sayılmıyor bir çok gurmeye göre. Neyse, yaratıklardan kaçtıktan sonra kendinize bir barınak yapma ihtiyacı hissettiniz, göllere veye yüksek yerlere evler yaptınız. Neyseki size benzer birileri var etrafta. Ölüm riskini atlattınız Kademe II'ye hoşgeldiniz. Karnınız acıktı, bunun için ateş, tarım, avcılık buldunuz, karnınız doydu. Üçüncü kademede ise sahip olduğunuz dna'yı bu bedende fazla yaşatamayacağınızı düşündüğünüz için bunu kopyalamanın bir yolunu aradınız. Böylece sevişmeye başlandı. Süper bir hayat vardı karşınızda. Daha bürokrasi denen şey de yoktu. Gerginlikten uzak bir hayat; tütün, kadın ve yemek merkezli... Sonra baktınız çoluk çocuk zor işler, hem kadın da çalışamıyor avlanamıyor bir süre, kontrol edelim dediniz. Latinceyi bulduğunuz zaman buna bir isim de verdiniz. Ama yeteri kadar güvenli değildi, arada kazalar oluyor, intihar bombacısı yanlış yerde fitili çekiyordu. Bunun için ta 60lı yıllara (m.s 1960) kadar beklendi. Doğum kontrol hapı denen kuru incir şeklinde ondan daha küçük şeyler çıktı piyasaya. Böylece özgür sevişmeler başladı. (Arada ölen kadınlara da allah rahmet eylesin, modern tıp bu) İşte bizim konumuz bu. Artık insanlar doğumun efendisiyken ki sevişme anları...

Cumartesi, Ekim 22, 2005

Voiture En Rouge

Evren'deki herşeyin toplamının sıfır olduğunu bildiğimiz halde niye iki kere ikinin dört konusunda bu kadar ısrarcıyız ki? Es gibt sie gestern nicht mehr und morgen noch nicht diyor Bargeld. Geçmiş ancak bugünü anlamayı kolaylaştırdığı zaman gerçek işlevini yerine getirir, bugüne zarar veren ise Geçmiş değildir...

Cuma, Ekim 21, 2005

In Held Twas In I

Bundan yıllar önce bazı cevaplara arayan bir batılı doğu adamı kendisine en doğru cevapları verebilecek insan olan Dalay Lama ile görüşmek için Tibet yollarına düşmüş. Yalnız kendisinin onunla görüşmesine izin vermeyip bir süreliğine çile çekmesi gerektiği söylenmiş ona. O da tapınakta 3 sene boyunca kuru ekmek-su eşliğinde ibadet etmiş. Üç senenin sonunda ona artık Dalay Lama'nın huzuruna çıkabileceği söylenince büyük bir heyecanla onun yanına çıkan hacı Dalay Lama'nın "Neyi bilmek istersin, oğlum" sorusuyla karşılaşmış. Üç yılını herkesten uzak çile çekerek doldurmuş olan hacı ise "Hayatın anlamını bilmek isterdim, baba" demiş. Bu soruyu duyduktan sonra Dalay Lama gülümsemiş ve ona şöyle demiş: "Hayat bir fasulye sırığı gibidir oğlum, değil mi?"

Çarşamba, Ekim 19, 2005

İsmet ve Sabrina VI

Çağdaş marka 'cookie'leri reçel götüne banıp banıp yiyen Sabrina ile "ölüm ızdırap, hayat sıradan" marka rüyalarını gören İsmet bir IKEA kataloğunda sekerek ilerlerken bir karyolaya denk gelmişler. Her ay 99 lira gelen adesele faturasını 163'ten öğrenmeye çalışırken üstüne oturacak bundan daha iyi hangi kanepeyi bulabiliriz derken kanepenin üstünde uyuyakalmış uzun boylu zayıfçana bir adamı uyandırmaya çalışmışlar, adam uyandığında ise hepsi birden puf olmuş.

Türkçe

Anadilim Türkçe diye o kadar çok seviniyorum ki... Daha biraz önce Uzun İhsan'ın AMAT'ını bitirdim. tadı damağımda kaldı, baştan başladım. Böyle adamları okuyup zaten mutlu olmamak mümkün mü? Artık masal anlatan dedeler nineler yokken birileri gelip hikayeler anlatıyor belli bir olay örgüsü içerisinde... Ama neler olup bittiğinin pek de bir önemi yok, önemli olan benim için Uzun İhsan'ın dizinin dibine oturduğunu düşünen 12 yaşındaki velet olduğumu hissetmem... Dublör'le başlayan 2005 yılının kapanışını yaptım galiba. Keşke her sene böyle iki tane olsa..

Salı, Ekim 18, 2005

İsmet ve Sabrina V

Gayzer lakaplı İsmet'in en büyük eğlencelerinden biri yerin altından fışkıran şifalı sularla yıkandıktan sonra koyun desenli bornozuna sarınıp, küçülüp, sığınıp, içi dolu turşucuk olmak. Yalnız, Pulp Fiction'daki Vincent karakteri nasıl kanlı ellerini yıkayıp kurulaması gerektiğini bilmiyorsa İsmet de bilmiyor. O yüzden bazen bornozun bir kısmı onun vücuduna karışıyor. Yani aynı bornozda iki kere kurulanabilir misiniz diyorum.

Seni Kendime Sakladım

Arabesklikten uzak bir yaşam Arabesk'ten uzak bir yaşam manasına gelmiyor. O sayede zaten Seni Kendime Sakladım şarkısı saatlerce dinlenebilir oluyor, o sayede ne kadar güzel bir şarkı olduğunu farkedebiliyor.. Beynimin beni yanıltmasına, dünyayı olduğundan daha farklı göstermesine izin vermeden bağırabiliyorum "seni kendime sakladımmmm"... (hepsine ben hesapladım)

Pazar, Ekim 16, 2005

Heves

Çok 'heves'li bir insan olarak söyleyebilirim ki heves mutluluktan ziyade acıya daha yakın belli bir noktadan bakınca. O nokta da heves'in paylaşılması...
Mutluluklar paylaştıkça çoğalık, acı ise azılır demişti ilkokul öğretmenleri ve ben de bundan her 6-11 yaş arası gerizekalı velet gibi etkilenmiştim, valamınakoyim demiştim. Hakikatan de doğru bu. Aynı şekilde 'heves' veya heyecan ve tutku da paylaştıkça azalıyor. Yeni bir hobinizi, taze okuduğunuz bir kitabı veya dinlediğiniz yeni bir müzik grubunun yarattığı etkiyi başkalarına aktarırken çok da hevesli olmamak gerekiyor. Ömer'in de dediği gibi "8 üzerinden değerlendirirsek insanlara 3'lük anlatmak gerek" eğer 8'lik anlatırsak geriye bir şey kalmıyor, tüketiyoruz. O yüzden heves kaynaklarının doğru kullanılması lazım. Şimdi Duman çalıyor, 'Seni Kendime Sakladım' diyor... Heves kaynaklarının nasıl paylaşılması gerektiği konusunda süper fikirlerim var ama onları paylaşıp hevesinizi kaçırmak istemiyorum.

Cuma, Ekim 14, 2005

İsmet ve Sabrina IV

Sandalet sevdalısı İsmet aynı yıkanmada iki nehir kullanabileceğini farkettiği anda değişti. Dönüşte de olabilir. Fazla kafa yormasına gerek yok zaten, değişim mi dönüşüm mü diye, sağolsun başkaları düşünüyor onun yerine. (Max'in arkadaşının adı neydi ya?) Aslında bilmediği hiçbir şeyi öğrenmedi Pitt'ten - zaten bu güneşin altında söylenmedik söz yoktu. İlk bölümlerdeki gibi arabesk takılmıyorlardı. Ne İsmet ne de Sabrina... O yüzden mutluluk fonksiyonunun karesini aldılar. Böylece varsa da bir eksi işareti, onu yok ettiler. Gürel'in İngilizcesiyle "this is not nothing but mathematical manipulation"'a vardılar önce "irrelevant" ve "non-sense"lerden geçip... Bu tekniğe (Sway'deki telaffuzuyla technique) bir isim aradılar ama yanlış adres vermekten çekinip yönlendirmeyi tercih ettiler: Sıcak havada enseden aşağı dökülen 5 ml soğuk su.

not: Super Furry Animals'ın Haziran'daki Türkiye konserinde de bir çok parçasını çaldığı yeni albümünün piyasada (internet & müzik marketler) olduğunu biliyor muydunuz? Hatta daha önemlisi "this is our new song" dediğinde seyircinin "biz senin daha eski şarkılarını bilmiyoruz" hissiyatı herhalde burada bahsedilmeye değer bir şey.

Perşembe, Ekim 13, 2005

İsmet ve Sabrina III

üçüncü ve şimdilik son kısım

----------------------------------------------

6 haftalık yaratıcı yazın kursunu başarıyla bitiren İsmet elinde sertifikasıyla Continental marka daktilosunun başına oturarak Woody Allen gibi yazı yazabileceğini düşünür. insanlarla çok konuştuğu için hemen diyalog yazayım der kendine. ama aslında hiç konuşmadığını, hep uzun söylevler çektiğinin farkına varır çünkü kendisini yerine koyduğu karakter diğer karakter tarafından altından kalkamayacağı sorulara maruz kalır. aslında hiç de öyle ismet'in düşündüğü gibi zor sorular değildir bunlar ama hayatı boyunca sadece öğretmenlerinin sordukları sorulara cevap vermiş olan ismet'imiz nasıl tepkiler vereceğini bilmemektedir. ismet'in kara kutusundan bulduğumuz bir diyaloğu örnek mahiyetinde sunalım. - ters giden şeylerin farkındasın değil mi benim heineken kılıklı lager biram?- evet, malesef...- peki ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?- hayır, sen biliyor musun? bana neler yapmam gerektiğini söyler, yardımcı olur musun?-...işte yukarıda görüldüğü gibi ismet sabrina'ya nasıl yardımcı olması gerektiği konusunda hiçbir fikre sahip değildir. hayatı boyunca hayat hakkındaki sorulara o kadar uzaktır ki amatör bir yazar olarak işe başladığında suratına şaplaklar inmeye başlar.neyseki ismet'imiz çevik ve ahlaklı olmasının yanı sıra aynı zamanda zekidir de. kendisi hakkında birazcık kafa yorduktan sonra sıkılır ve topu sıkı bir back-hand'le sabrinaya geri atar:- sence sana nasıl yardımcı olabilirim?sokakta sigara isteyen insanlar vardır. yankesicidirler genelde. "hayır yok" dedikten sonra onlara "peki olsa verir misin" derler. böylece siz ne evet ne de hayır diyebilirsiniz. kötü bir durum anlayacağınız. adam sizin cüzdanınızı istediği için sizi oraya bağlayacak soruyu sorar. ismet'in de yaptığı bu aslında. sabrina gitmesin diye işi uzatır ve öyle bir şekilde uzatır ki sabrina gidemez, gitse bile her zaman soruyu yanında taşıyacak ve yardım isterken ismet'İn yardım çağrısını görmezden geldiğini düşüneceği için aslında hiç bir zaman gitmiş olmayacaktır. kıssadan hisse: uluslararası torbacı olan evliya çelebi'nin anlattıklarına inanarak, saçmaladığını anlayarak ve onları arkadaşlarımıza anlatıp gülerek aslında temel gerçekleri kaçırdığımızın farkında mıyız? mısınız? mı?

Salı, Ekim 11, 2005

İçeriksiz komiklik

Jim'im gene boş durmadı, patlattı dün lafını: "içeriksiz komiklik". Karnavalesk komiklikten sonra karşıma çıkan en belirleyici ayrım oldu bu. Domo arigato gozaimas Jim-san...

lojman

Ankara yolculuğundan ötürü 3 gün gecikmeli de olsa yazmak lazım. GATA'nın oradaki askeri lojmana gittim. kapıda kimse yoktu ben de zaten kimseyi aramadım ve apartmana doğru ilerledim. tam içeri girecekken elinde G-3 olan 20 yaşlarındaki bir 'çocuk' çalamasa da en azından ne yapmak istediğini belli edecek şekilde ıslığını çaldı ve ben olduğum yerde donakalıp bana yaklaşmasını izledim. sonrası mı? şöyle;
- Kime gelmiştiniz?
- Şey.. şey, ben Hüseyinassubay'ın kardeşiyim.
- GÖRÜCEZ

evet ya, adam elindeki tüfeği rambo gibi tutarken bunu dedi. elinde bi sigarası eksikti...
- kaç numarada oturuyor?
- *

sonra beklemeye başladık. bu arada önemli bir ayrıntı, nasıl yaptığım oldukça merak konusu olabilir ama ben yolda gözlüğümü kaybettim. 4 numara miyop olan iki gözüm aynı zamanda ram'den yiyerek duyma yetimi de azaltıyordu. neyse... zile bastığımız ve kapının açıldığı halde bekliyorduk. çünkü diafondan ses gelmesini bekliyordu kahraman. en sonunda diafondan gelmese de abimin sesiyle içeri girebildim. İçeriye girerken ise adam tüm o cool'luğunu bırakıp "kardeş biz de emir kuluyuz" demesin mi? Çaktım bi kobra vuruşu GATA'da zor açtı gözünü adam.

Cumartesi, Ekim 01, 2005

İsmet ve Sabrina II

artık kel olmaktan sıkılan ismet bu işe dur deme zamanının gelmesinin sürekli kafasına vurulmasından rahatsız olarak ekinoks zamanı kafasındaki azotlu bileşiklerden arınıp yerine protein bazlı bir "fabula" kurmaya niyetlenirken karşısına çıkan, karşıdan gelen, karşıya geçen "milk" adında bir şarkıya rastlayıp bir "nebula"ya dönüşüp ışıldarken "fibula"sında bir ağrı hissedip oturmaya karar verir. yoldan geçen Sabrina ise yansıyan ışıktan gözleri görmez hale gelip İsmet'in düşüncelerini duymaya başlar ve ip inceldiği yerden kopar. İsmet kafasının yanındaki saçlarını uzatıp kelini gizlemeyi düşünür.

neyseki bu bir rüyadır ve Sabrina uyanır ve dişlerini fırçalar.