Zwei Dinge sind unendlich: Die Dummheit und Das All*
Başımdan geçen trajikomik bir olayı anlatmak boynumun borcudur. Belki bir çoğunuz bu olaydan sonra bu blogu takip etmeyeceksiniz ama olsun, Bufalolar "neysen o ol, ne yaparsan onu yap" dememişler boşuna.
Bir kaç hafta önce buraya iki yerli turist geldi. İsimleri Mehmet ve Celâl olsun. Mehmet ve Celal burada tanıştıkları Belçikalı çiftle sürekli bir şeyler yapıyorlardı. Beraber Vadi'ye iniyor, tekne turuna çıkıyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Bir gün dördü 4,5 saat sürecek bir yürüyüşe gideceklerdi, yalnız Celal'in İstanbul'a yollaması gereken bazı belgeler vardı yanında. O belgelerin neden tatilde onun yanında olduğu bir muamma gerçi. Üstelik sadece kendi adına değil, iki arkadaşının daha belgeleri onunla birlikteydi. Saat 12'de yola çıktıkları için dönüp Ölüdeniz'den onları postalayacak kadar vakti yoktu. Ben de o gün Fethiye'ye gideceğim için belgeleri alıp onun yerine postalamayı teklif ettim. Neden böyle bir şey yaptığım ise muammalar zincirinin ikinci halkasını oluşturuyor.
Yola çıkmak için acele ettiklerinden bana "Abi yolda mesaj atayım sana bilgileri" dedi. Neden 1 dakikaya kıyıp kağıda yazmadığı ise üçüncü muamma. Neyse, ben Fethiye yolundayken mesaj geldi Celal'den. Okumadan kapattım mesajı. Etti mi sana dört. Postaneye geldim, belgeleri zarfın içine koydum ve yapıştırdım. Telefonumu açtım ve mesajı okudum. Adresi yollamış ancak kime göndereceğimi yazmamış. Üstelik kendi adını da yazmamış. Ben de doğal olarak telefon açtım. Ancak beyfendiler cevap vermedi. Postane kapanmadan halletmek istedim işi. İşte şimdi benim sıcaktan buharlaşmış beynimin yaptığı şeyleri söylemenin zamanı: Mektubu isimsiz yolladım. Sadece adresi yazarak. Gönderici kısmına da Celal Çapar yazdım. Tam emin değildim soyadından ama Çapar diye aklımda kalmış. Neyse ki APS ile yolladığımdan elimizde belge var. Bir terslik olursa bu belgeyle hallederiz diye düşündüm ve umursamadım yaptığım şeyi. Zaten 40 derece kodumun memleketi. Akşama da telefonu açmadığı için fırçamı attım ve gönderdiğimize dair belgeyi Celal'e verdim.
Bir kaç gün sonra onlar ayrıldılar, öpüştük koklaştık, e-postalarımızı verdik birbirimize, İstanbul'da görüşürüz sözleriyle vedalaştık.
Bir kaç gün önce ise bana telefon geldi. Posta İstanbul'dan geri dönmüş. Tam ayrıntısını bilmiyorum. Takip edip postanın Fethiye'ye geldiğini ve postanede olduğunu öğrenmişler. Benden oraya dönüp postayı alıp kargoyla yollamamı rica ettiler. Benim de zaten işim yok gücüm yok bu sıcakta bi daha gidicem Fethiye'ye. Hasan'a anlattım olayı. O ertesi gün gidecekti zaten Fethiye'ye. Halledeceğini söyledi.
Yalnız işler umulduğu gibi olmadı. Postayı Hasan'a vermemişler. Çünkü
- Bizim çocuğun adı Celal değil Celalettin'miş.
- Bizim çocuğun soyadı Çapar değil Baran'mış
- Benim ona verdiğim "yollandı" belgesi ortada yokmuş.
Sonuç olarak posta postanede bekledi.
Tek çaresi varmış o da Celal Çapar adıyla PTT kayıtlarında olan kişinin (yani Celalettin Baran) Fethiye'ye gelip postane müdürünün yanında postanın içeriği hakkında bir dilekçe doldurup onun huzurunda açtıktan sonra ona verilmesiymiş.
Geçenlerde gelmiş buraya, almış belgelerini. 130 lira yol parası, 24 saat yolculuk, kaybedilen 2 hafta bu hikayenin kötü taraflarını oluşturmuş. İyi tarafları ise insan aptallığının sınırları olmadığını bir kez daha göstermesiymiş. Ayrıca Salaklık (Dummheit) Evren'e (All) gerçekten çok yakışıyormuş. O yüzden onunla olan ilişkilerinizde dikkatli olmanız gerekebiliyormuş : )
*İki şey sonsuzdur: İnsanın aptallığı ve Evren.