Cumartesi, Kasım 21, 2009

Çok

Işık hızına yaklaşsam da geleceğe gitsem ne kaddar güzzel ne kaddar şahane olur anlatamam. İnsan gerçekten sahip olduğu tek gerçek şey olan şimdiki zamandan kurtulmak istiyorum. Bir aşık zamanıyla göz açıp kapama süresi benim için geçmek bilmeyen bir şekilde işliyor. Metahan'ın deyimiyle "içime sığdırıyorlar"

Cuma, Kasım 20, 2009

Google Translate Sağolsun

Google Translate sağolsun artık Nijeryalı darbe mağduru bakanların oğullarından Burkina Faso'ya gidip 1 milyon dolar çekmemi isteyen İngilizce e-postalar yerine Türkçe olarak insanları kandırmaya başlayan postalara geçmişler. Hepsini tebrik ediyorum ve az önce posta kutuma düşen mektubu sizlerle paylaşıyorum:



Merhaba Sevgili,
Günün övgü!
, Güvenilir ve güvenilir kişi arıyorum İsmim Evans ise, o iyi bir sağlık bu e-postayı bulacaksınız bilmek ve aynı zamanda surprisely ama Tanrı için yazmak ve almak taşındı kişi together.I getiren kendi yol var senin tavsiye ben onun bana durumun üstesinden yardımcı olur musun, ben şu anda Bekarım ve güvenilir bir kişi ve Tanrı korkusuyla arıyorum. Sevgili, ücretsiz süre içinde geri benim e-posta adresi evanslove101@yahoo.ca, bana yazmak için, bu yüzden beni hakkında açıklama için lütfen olabilir, benim bilgi benim fotoğrafları ve yazılı benim amaç. Lütfen bir mütevazı ve yalnız kalpler for your love arayan ihmal etmeyin. İyi bir dostluk gelmek için diğer göreceli şeyler üzerine inşa temelidir. Ben sabırsızlıkla sizden okumak için sabırsızlanıyorum Bu Tanrı sizi korusun.
Yours
Evans

Perşembe, Kasım 19, 2009

Uysa da Uymasa da

I Love You But I've Chosen Darkness çok güzel bir topluluk adıdır.
It's a Crime I Never Told You About The Diamonds in Your Eyes çok güzel bir şarkı ismidir.

Geçen gün Yeni Türkü'nün Karanfil isimli şarkısını dinlerken yağmurların küsmesini düşünürken media player'ın azizliği mi desem, yukarıdan gelen bir müdahale mi desem bilemedim Emel Sayın'ın söylediği Artık Yeşerecek Bir Dalım Yok şarkısı çaldı. Yağmurlar yağsa da hoş, yağmasa da hoş, ne de olsa üç günlük ömrümü bir günde yitirdim ve yarınlar gelse de hoş gelmese de, olsa da hoş, olmasa da ya da kaderim gülse de hoş, gülmese de...

Surrealismus I - II

Başlığın Surrealismus olmasının çok basit bir sebebi var: Bu ve bundan sonra gelencek yaklaşık 9 yazı bundan 7 sene önce ben daha henüz bir "freshman"ken Tan Tolga'nın moderatörü olduğu Surrealismus e-posta grubuna yollanmıştı. Bugün eskiden ne yazmışım diye öyle bakınırken buldum. Sevinmedim desem yalan olur. Ancak sanırım hâlâ aynı Evren'im ve bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemedim. Belki de aynı değilimdir, elbette aynı değilim ama sanırım değişmiş olmasını istediğim bir çok şeyi taşımışım yanımda. Neyse, çok konuştum. 7 sene öncesine bağlanalım:



1

Bir yanda “Total Eclipse of the Heart”ı dinleyip bir yandan da “I Will Survive”ı söylemenin getirdiği arada kalmışlık duygusunun yarattığı sıkışıklıkta bu satırları yazmak herhalde bir mecburiyet oldu kendim için.

Her zaman yazarlara çok özenmişimdir, daha doğrusu (onları) kıskanmışımdır, en önemli sebebi sınırsız bi güçleri olmasıydı galiba. “Unuttunuz mu? Ben bi yazarım” der Mungan bir hikayesinde. Kısaca diktatördürler. Ama kitaptaki şeyler üzerine değil de kitaplar hakkında düşünmeye başlayınca bende hayranlık uyandıran bu güçleri bir diktatörlüğe ve yapaylığa dönüştü. Çünkü bu ani olarak olayları doğallığından çıkartıyordu. “Es muss sein”ı kalmıyor, hatta yapaylıktan dolayı “Es könnte anders sein” bile denemiyor. Şaşırtmak uğruna, yapılan oyunlar sadece “vay be” dedirtip, kitabın etkisini biraz daha uzun sürdürtmeye ve bu sürenin etkisiyle başkalarının da etkilenmesi sağlama amacı güdüyor.

Eskiden Agatha Christie’nin romanlarındaki “Ey okuyucu! Hiç uğraşma, sen bu davayı çözemezsin, çünkü ben çözmeni istemiyorum, zaten yeterli derecede de seni bilgilendirmiyorum, o sebeble otur efendi gibi kitabını oku” tarzı çok rahatsız ederdi, ya da Arséne Lupin’lerde olan suçlunun bulunmasının kolay oluşu (az karakter olur zaten) canımı sıkardı. Ama bu yazarlarda samimiyet duygusu vardı, yanıltmıyorlardı, sonları ilginçti (Şark Ekspresinde Cinayet’i hatırlayın). Ancak sonra neler oldu? Yazarlar bizi kandırmaya başladılar, başka yönlere sapıp ordan sona ulaşmamızı sağladılar, böylece bizim ne kadar salak, onların ise ne kadar zeki olduklarlarını gösterip hayranlık kazanma yolunu seçtiler.

Şu anki günlük hayatımda da aynı şeyleri bire bir yaşamaktan sıkıldım, karşımdaki herkesi birer poliseyie romanı yazarı gibi görüyorum, bu benim fesatlığım mı? Her yere iki yüzlülük, samimiyetsizlik hakim. Her şey planlı programlı, sanatçılar değil, zanaatçılar var. Her şey planlı, kendiliğinden olan bir şey kalmamış. Biraz doğallık lazım bana gösterilmesini istediğim az şeyden bi tanesi de bu, (ve insanlara göstermeye çalıştığım).

2

Çok yakın bir arkadaşımın, mütercim-tercümanlık bölümü profesörü olan babasıyla yaptığım bir konuşmada bana “bilim-kurgu”nun ucuz edebiyat olduğunu söylemişti, tam ona daha çok bilim-kurgu okuyorum dememin ardından. Gerçekte öyle mi? Bilim-kurgu ucuz bir dal mı? Çok çok fazla kötü örneğinin olması bir dalı kötü mü yapar? Zaten roman türü herhalde verimlilik (iyi romanlar/ tüm romanlar) açısından en düşük dal, ve bunun da oldukça kötü

örneklerine sahip bir BK var. “Karanlığın Sol Eli” ya da “Do Androids Dream of Electric Sheep” ya da bir “Mars Yıllıkları”nı okuyup bilim kurgunun ucuz olduğunu, edebiyat olmadığını söylemek mümkün mü? İşte bu sebebledir ki şu anda okumakta olduğum Boğaziçi Üniversitesi’ndeki binlerce embesile rağmen orda LeGuinler, Lemler, ve Bradburyler (tabiki

mecaz ve abartı var;) var, ya da nüfusunun yüzde 80’inin dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilmeyen!, savaş isteyen! bir Amerika halkının içinde binlerce değerli insan var. Ve gene bu sebeble insanları değerlendirirken onların yaptıkları iyi ve kötü şeylerin değerlendirilmesini yapamamaktayım, yani bu yüzden, sadece bir kere, ya da iki ya da on, ne

farkeder, bana ya da herhangi birine bir kötülüğü dokunmuş birisine sırf zamanında iyi’likler yaptı diye kızamıyorum, ya da cevap veremiyorum. Sizce problem ne? Yani kısaca söylemek gerekirse, insanlara karşı açımı yitirdiğimi düşünüyorum, bir değerlendirme sorunu yaşıyorum, bir gün iyi bir gün kötü oluyorum, bir gün kavga ediyorum, ertesi gün hiç bişey hatırlamayıp o kişiyi arayabiliyor ya da mail atabiliyorum ona. ( o kadar çok ‘ben’ kullandım ki, kendimi Galatasaray Lisesi’nde okumuş arkadaşlarıma benzettim, herhalde onlara Fransızcanın yanında ‘insan kendi hakkında nasıl konuşur’ dersi veriyorlardır. Bi de ‘ben başarılıyım, benim şöyle bir özelliğim var, ben hedeyim, ben hödeyim dersi olmalı).

Çarşamba, Kasım 18, 2009

Yanlislikla

Biraz once bin bir guclukle illegal bir sekilde indirdigim butun
satranc kitaplarini yanlislikla sildigimi fark ettim. Gecen sene de bi
ton nota kitabini silmistim. Yanlislikla demek de hatali belki,
bilincsizce yaptigim bir cok hareketten bir tanesi bu. Mesela Fallout
3 oynarken yanlislikla herhangi bir quest icin onemli birilerini
oldurup o gorevi basaramamak ya da BTS oynarken ticaret anlasmasi
yapmak yerine yanlislikla savas acmak da CV'mde yer aliyor. Elbette
kitaplar, notalar yeniden bulunur, oyunlar da adi ustunde... Peki
bilincsizce ve istemeden geri donulmez bir sekilde kirdigim insanlar?
Gecici bir malligin ardina siginip kendimi iyi hissetmeye calismayacak
kadar sevmiyorum kendimi su siralar. Infante soyle yazmis sehirler
kitabinda: "Bir zamanlar cok guzel ve gizemli bir koru varmis. Bu
koruda kadinlara saldiran bir kurt adam varmis... ... adama le loup
garou du Bois de la Cambre derlermis" Bir ilgisi yok elbette bu
alintin bu yaziyla. Sadece Brubru her dem guzeldir...

Salı, Kasım 17, 2009

Bana piyano çalmayı öğretmesi karşılığında çok güzel fizik, kimya, matematik anlatırım. Böyle bir gelenek buralarda var mı bilmiyorum ama ben gene de şansımı deneyeyim. Zaten blogda çoğu şey şişeye mektup koyup okyanusa atmakla benzer. Var mı ders değiştirmek isteyen?

Pazartesi, Kasım 16, 2009

Hep Yazıcam Unutuyorum

Hep yazıcam unutuyorum, U2 Türkiye'ye geliyormuş. Neden unuttuğum belli: S.ke sürülecek müzik yapmayıp bu kadar konuşulmasına anlam veremiyorum. Domuz gribi gibi, gerçekte etkilenen az ama sanırsın herkes domuz gribi. U2'yu çok sevdiğini düşünenlerin de enfeksiyon geçirmiş olduklarını sanıyorum. Neyse efendim, yuutuu geliyor da bana mı geliyor a.q. diyor bu edepsiz yazımdan ötürü hepinizden özür diliyorum. Yuutuuymuş, peh.

Cumartesi, Kasım 14, 2009

Sera Bitkisi

Erken ve geç olgunlaşan kişilerle ilgili sözlerde - ki ilkine karşı ölümcül bir haset içermeyenine pek az rastlanır- hiçbir doğruluk payı yoktur. Erken olgunlaşan kişi bir bekleyiş duygusu içinde yaşar. Deneyimleri önselci bir nitelik taşır: Sezgici bir duyarlık, imgelerde ve sözlerde, eşyanın ve insanların ancak daha sonra gerçekleştireceği şeyleri yakalıyordur. Deyim yerindeyse kendisiyle dolmuş böyle bir bekleyiş dış dünyadan çekilir ve onunla ilişkisinde nörotik bir cilvelilik tonu kazandırır. Erken olgunlaşan kişide bazı becerilerin sahibi olmanın ötesinde birtakım özellikler varsa eğer, her zaman kendi hatalarını yakalama zorunluluğunu duyacaktır - normal insanların ahlaki bir yükümlülük olarak sunmayı sevdikleri bir takıntı. Hayalgücünün kapladığı alanda nesnelerle ilişkisine de bir yer açmaya çabalarken acı duyacaktır: Acı çekmeyi bile öğrenmesi gerekiyordur. Geç olgunlaştığı söylenen kişide en ufak bir içsel sarsıntıya uğramadan sürüp giden ben-olmayanla temas, erken olgunlaşanda hep son derece acil bir ihtiyaç durumundadır. Dürtülerinin narsisistik yönelişi - ki deneyimlerinde hayalgücünün tuttuğu yerin büyüklüğünden de anlaşılabiliyordur- olgunlaşmasını pozitif olarak geciktirir. Hayalgücünde büyük ölçüde yumuşatılmış durumları, korkuları, tutkuları, çıplak şiddetleriyle ancak daha sonra yaşar; bu korku ve tutkular, onun narsisizmiyle çatışma içinde, tüketici bir hastalığa dönüşürler. Böylece o da vaktiyle fazla külfetsizce aşmış olduğu ve şimdi bedelini talep eden çocuksuluğa doğru geriler, olgunlaşamamış bir kişiye dönüşür - olgunlaşabilenlerse her aşamada göstermeleri beklenen davranışları gösteren, çocukken çocuksu olan ve şimdi de sabık erken-olgunlaşan üzerinde kurulan ölçüsüz otoriteyi bağışlanmaz bulanlardır. Tutku çökertiyordur erken olgunlaşan kişiyi; kendine yeterliliğinin güveni içinde fazla uzun süre uykuya yatmıştır ve bir zamanlar havai köprüler kurmuş olduğu uçurumların önünde çaresizce çırpınmaktadır. Erken gelişmişlerin el yazılarındaki çocuksu özellikler boş bir uyarı değildir. Çünkü doğal düzeni tahriş eden ve kızdıran sivrilikleridr erken gelişmişler; diş bileyen sağlık da onlara yönelen tehditten beslenecektir, tıpkı toplumun da onları başarıyı külfete eşitleyen denklemin gözle görürlür bir yadsınışı sayarak hiç güvenememesi gibi. Hep hak ettikleri düşünülen ceza, kendi iç ekonomilerinde, bilinçsizce ama amansızca, uygulanır onlara. Vaktiyle aldayıcı bir iyilikseverlikle onlara verilmiş olan her şey geri alınır. Psikolojik kaderde bile bütün bedellerin sonunda ödenmesini sağlayan bir otorite vardır. Bireysel yasa, eşdeğerlerinin mübadelesinin yap-boz parçalarıyla yapılmış bir resmidir.


Theodor W. Adorno - Minima Moralia, Üçüncü Bölüm, 101. Fragman. Çeviri: O. Koçak, A. Doğukan. Metis Yayınları

Perşembe, Kasım 12, 2009

Pozitif Hayaller İnsanları

Pozitif hayaller insanları bazen salak yerine koyabiliyor. Çok kısa bi şey yazıp çıkacağım. Sizin de kendimin de vaktini fazla almayayım. Bir araştırmada üniversite hocalarının % 94'ünün "ortalamanın üstünde" işler yaptıklarını düşündüklerini okudum. (Cross, 1977) Başka bir araştırmada da Birleşik Devletler'deki çocukların % 25 'i kendilerini başkalarıyla iyi geçinme konusunda %1'lik en üst kısımda olduklarını söylemiş.

Bir anne kendi çocuğu için "benim oğlum çok zekidir" falan filan dediği zaman bunu çoğu zaman "kuzgun ve şahin" ilişkisi çevçevesinde açıklamak mümkün. Çok zeki olsaydı zaten anası böyle bir şey demezdi ve siz de bilirdiniz değil mi :) Diyeceğim şudur ki gündelik hayatımızda kendimizi olduğumuzdan daha yüksek veya daha iyi bulduğumuz kesin. Ne olursa olsun zaten ortalamanın üstündeyiz de ne kadar üstündeyiz acaba diye düşünüyoruz.

Askerdeyken "silah arkadaşlarıma" sormuştum bir gün IQ'nuz kaç diye. Bilmeyenler için ortalamanın 100, benimkinin de 142 olduğunu söyledim. (142 askerlik için çok iyi bir iq olsa da arkadaşlarımın arasında yerlerde sürünen bir rakam) 44 kişi içinde bir tane bile "ya ben ölçtürmedim ama 150-200 vardır kesin demeyen yoktu.

Laf çok dolandı durdu. Bütün bunları söylememin sebebi etrafta "ben sorunlu insanlar ve ilişkiler paratoneriyim" diye gerizekalı gerizekalı dolaşan insanlar. "Ay o bana hasta, ben ona hastayım ama bu yürümez, sorunluyuz", "Her zaman bu böyle olmuştur, kaderim utansın güzelliğimden" diyenler. Bu pozitif bir illüzyon gibi gözükmese de aslında "ben çok güzelim, herkes beni çok seviyor, çok sevgi dolu bir insanım, aşk her yerimi kaplamış" yalanlarını insan kendi kendine küçükten beri söylediği için hastalık boyutuna gelmiştir.

Kişisel bloglar için mesela hardcore anonim yazılar yazılsa aslında, benim yemedi yazmak malesef insanlarla sorun yaşamak istemedim. "Sen kendin için böyle düşünüyor ve diyorsun ama aslında kıçımın kenarı gibi yazıyorsun" diyebilsen, diyebilsem.

Neyse ya, amaaan, ben bi temiz hava alayım.



Please Please Please*

9 ay önce büyük umutlarla geri döndüğüm İstanbul'da pek yüzümün güldüğünü sanmıyorum. 24 sene burada yaşamışken 1,5 senelik bir ayrılıktan sonra en kötü 9 ayımı geçireceğimi bilemezdim. Sağlık olsun diyemiyorum çünkü çok büyük oranda hatalı hatta suçlu olan bendim. Benim. Oysa ne kadar temel isteklerim vardı da hiçbiri olmadı. Elime yüzüme bulaştırdım, üzdüm, parçaladım. If I only had a time machine belki daha başka türlü olurdu ama ben hiçbir şeyin başka türlü olamayacağına inanan biriyim. Aynı budalalıkları tekrar yaşardım büyük ihtimalle. "Büyük yazar" "budalalıkla zeka birbirini dışlayan şeyler değildir, özellikle senin yaşındaki ve cinsindeki biri için" demişti. Bana demedi, ayrıca böyle de söylemedi. Çok daha güzel bir şekilde söylemişti. Ben güzel söyleyemem çünkü hâlâ kötü bir insanım sanırım.

Belki bir kaç hafta içinde hayatıma tekrar başlayabilirim. 9 ay önce olabilecek bir şey belki bu yakın zamanda olabilir. Çok basit bir şeyle başlangıç yapabilirim; çalışmak istediğim şirkette bir iş bularak. 9 aydır süren kendimi verimsiz ve işe yaramaz hissettiğim anlar geçerse belki geleceğe umutla bakmaya başlayabilirim.



*let me, let me, let me

Çarşamba, Kasım 11, 2009

66-69

22 Mart'tan bu yana Büyücü projesine hiçbir çivi çakmadım. Çakmamıştım yani. Dün gece bilgisayaramı kapamayı başardıktan yaklaşık 2 saat sonra 4 bölüm daha ilerleyebildim. Acaba ne kadar gidebileceğim diye merak ettiğim bu denememde (deneme değil) 69. cümleye kadar gelebildim. İşin en güzel tarafı çok güzel bir son da buldum. Yani 77. cümleyle ilgili çok güzel olduğunu düşündüğüm bir fikrim var. 76. cümleyi seçtiğim zaman proje sonuna ulaşacak. Yani sadece ve sadece 7 cümlem kaldı.Tabi çalışma hızımın yerlerde süründüğünü göz önüne alırsam bir bitiş tarihi veremiyorum. Zaten yayıncım sağolsun beni hiç sıkıştırmıyor. Bir de google'a yeni şeytan diyenler var. Peh

Salı, Kasım 10, 2009

Kişisel tarihimizdeki sansürün

Kişisel tarihimizdeki sansürün boyutlarını hiç düşündünüz mü acaba? Her bir yeni ilişkiyle daha önceki ilişkilerinizdeki mutluluklarınız nasıl da yok oluveriyor bir anda. Bırakın aynı yatakta beraber geçirdiğiniz anları daha önce onunla yemek yediğiniz yerler, izlediğiniz filmler, dinlediğiniz şarkılar vs hepsi puff. Geçmişe yapılan haksızlık sanki geçmişin, yaşadıklarınızın tek amacı sizi bu zamana getirmiş olması. Sizi siz yapan şeyleri yeni bir ilişkiyle çöpe atmadınız mı hiç? Bunu bilerek yapmadınız elbette, aşkın geçmişi silip süpürme gibi bir özelliği olduğu malum, zamandan bağımsız ve onu aşan... Peki hep aşık mısınız? Her zaman aşkın mısınız? Sanmıyorum. Zaman geçtikçe daha sağlam, daha birbirine bağımlı ve mutluluğa yönelik ilişkiler istiyor insan aşık olduğu kişiyle. Peki geçmişinden muzdarip devletler gibi ya da geleceği elinde tutmak isteyen güçlerin tekelindeki tarihi yeniden istediğimiz gibi yazma isteğini kıskançlıkla açıklayabilir misiniz? Ben açıklayamam. Bir insanın geçmişindeki kişileri kıskanmak çok derin bir konu olsa gerek. Ben çok yüzeysel olduğum için pek yorum yapamayacağım ama bunun bir hata, bir eksiklik, yüzyıllar boyunca yaşanmış bir çok olayın bilinçaltımıza işlenmiş bir şey olduğuna inanıyorum sanırım. Sürekli sıçtığımız, hata yaptığımız, yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız hayatımızda ha bir eksik hata yapmışız ha bir fazla çok da umurumda değil ama işaret etmekten geri duramıyorum.

Pazartesi, Kasım 09, 2009

Tüfenk, Mikrop, Çelik

Bir kaç gün önce Metehan'dan Tüfek, Mikrop ve Çelik'in National Geographic için uyarlanmış 3 bölümlük belgeselini izledim. İzledikten sonra çıkardığım tek bir şey var: Kitabını okuduğunuz bir belgeseli izlemek çok salakça. 600-700 sayfalık bir antropoloji kitabının 150 dakikalık fast-food halini ne yapacaksınız? Size soruyorum?

Pek "belgesel" sevmeyen (alman eğitici belgeselleri hariç) bir insan olarak açıkça söyleyebilirim ki çoğu zaman "yüzeysel" bilgiler verip insanları tembelliğe alıştırıp üstüne üstlük de insanların o konuyu gerçekten bildiklerine inandırması benim pek hoşuma gitmiyor. Ancak diyeceksiniz ki bunun yapılması hiç yapılmamasından daha iyidir diye. Doğru, olabilir. Ama çok çok daha iyi bir belgesel olabilirdi. Ben çeksem mesela kesin dünyanın en iyi belgeseli (ki aslında küçük bir kitaptan uyarlama olan) COSMOS'tan sonra ikinci sıraya yerleşirdi. Carl Sagan hocama selam olsun.

Neyse çok konuştum bari faydalı bir şey söyleyeyim. Dünyanın en süper mükemmel insanlarından biri olan Jared Diamond'ın COLLAPS isimli kitabı çıktı bir süre önce. (Süper mükemmelik sıralamamda Eco ve Dawkins'i takip ediyor) İsminden de tahmin edilebileceği üzere uygarlıkların nasıl yıkıldığına dair bir kitap. "Yıkılan uygarlıkların ortak noktaları nelerdir, hangi hataları yapmışlar?" sorularıyla başlayıp "Biz neler yapıyoruz şimdi çöküşümüze yol açacak?"la devam ediyor. Tabi siz beni dinlemeyin. Aşağıda Mr. Diamond'ın seneler önce TED.com'da yaptığı konuşma var. Mutlaka izleyin.





Pazar, Kasım 08, 2009

Erkekler Mars'tan Kadınlar Venüs'ten

isimli gerizekalı ötesi bir kitabın ilk sayfalarını okudum bir arkadaşımın evinde. Anladığım kadarıyla kitap cinsiyet ve iletişimle ilgili ancak bununla ilgili neredeyse tamamen bir kutsal kitap ne kadar çok açıklayıcıysa o kadar açıklayıcı. (Ben de götümden kadınlar böyledir erkekler böyledir diye atıp tutuyorum ama sonuçta kim sallar beni.) Okuyucularını gerizekalı yerine koyan Mr. John Gray oldukça tehlikeli şeyler yapıyor bence. Sevgilisiyle herhangi ufak bir sorununda "işte erkekler marstan kadınlar venüsten" diyen arkadaşım sorunlarını cinsiyetlerinden gelen ve düzeltilemeyecek sadece katlanılacak bazı kodlarla açıklamaya çalışıyor. Sonuç olarak kadınlar ve erkekler arasında aslında bazı mitler ortalıkta dolaşıyor ve bu kitapta da mesela mu mitlerin gerçek olduğu söyleniyor. Ayrıca aslında o şekilde olmayan sınırlar arasında daha büyük boşluklar yaratması da bonus olarak kitabı alan herkese veriliyor.

Her ne kadar erkek ve kadın arasında iletişim konusunda bazı farklılıklar olabilir ancak bu aslında ortak olan iletişim yollarıyla kıyaslanmaz ya da sanki ortaklıklarımız yokmuş gibi bütün sorunların kaynağı olarak "aynı dili konuşamamak" ya da "aynı gezegenden olmamak" sanmak çok mutluyum ki kıçımın kenarıyla güldüğüm bir şey nokta

Cuma, Kasım 06, 2009

Ne Güzel Yağmur


Ne güzel yağmur yağıyordu da insanlar düzgün giyiniyordu. Hava açılır açılmaz hemen gene iğrenç taytlarıyla dışarı çıkmaya başladılar. Daha önceden söylediğim bir şeyi tekrar ediyorum: Bir daha bunları görürsem ben de dışarı Belçika yapımı yağmur pantolonuyla çıkacağım. Ona göre. Bu ne ya?