Cuma, Temmuz 17, 2009

Artizim Artizsin Artiz

Faralya'dayken dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen konuk sanatçıların bazılarıyla bir takım iddialara girdim ve hiçbirini kaybetmedim. Mesela bir Hollandalı abi bana yemek saatinin kaç olduğunu sorduğunda ona güneşin batmasından hemen sonra demiştim. O da "Nasıl yani? Saat 10'da mı yiyeceğiz?" dedi ve biz güneşin batma saati üzerine iddiaya girdik. 1 haftadır güneş sekiz buçuk civarı battığı için o gün bir adilik yapıp 1,5 saat daha geç batacağını sanmıyordum yalnız Hollandalı Van Zenden bilmem kaç bin ööroluk telefon görünümlü cihazını çıkarıp bana güneşin batma saatinin 22:00 olduğunu gösterdi. Allahtan zeki biriyim. "Hollanda'ya göre ayarlı olmasın bu cancağızım Jan'ım Kees'im Yankim" dedim. O da bana "Yok ben saatimi Türkiye'ye göre ayarladım. dedi. "Ah, garibim (my odd)" dedim, "Saatini ayarlamışsın ama yeri ayarlamamışsın, oysa ekvatora doğru yaklaştıkça gece-gündüz farkı azalır, hatta ekvatorda yılın her günü 12 saat gündüz 12 saat gece olur" dedim güneşin batışını izlediğimiz yerden ona yaklaşık 250 metrelik bir serbest düşüş yaşattım ve akşam yemeğine doğru mutlu mesut ilerledim.

Her şeyi bilen ikinci talihli kişimiz Kaliforniya'da O.C diye bildiğimiz Orange Country'de bir okulda matematik öğretmeni olan Yunanistan asıllı bir Birleşik Devletler vatandaşıydı. Kendisi cebir öğretmeniymiş. Bana "Algebra"nın ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Biliyorum dedim, hatta biz de aynı kelimeyi kullanıyoruz dedim. Ne alaka diye sordu. Dedim Arapça'dan geliyor Algebra, bizde de bir çok Arapça kelime var. Yok canım dedi Algebra Teacher'ımız. Algebra Yunanca'dan geliyormuş. İlk başta şakaysa kötü, ciddiyse daha kötü diye düşündüm. Kadın "bütün her şey Yunan olduğu için bunun Yunan olmasına şaşırmamı anlamadı. Çok mühim değil benim için onun benim için şaşırıp şaşırmaması ama ancak bir şekilde Wikipedia'dan gördüğü vakit inandı Yunan olmayanların da dünyaya bir şeyler katmış olabileceğine. Tabi bir insanın en az 20 senedir dersini verdiği bir şeyle ilgili bu kadar temel bir bilgiye sahip olmaması beni üzdü. Ben de onu üzdüm, kalabalığın içinde elimden geldiğince rencide ettim. O da sonra boynuna bir taş bağlayıp havuza atladı. Sabahleyin baktığımda hâlâ havuzun içindeydi ve halinden çok memnun gözüküyordu.


devam edecek.

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

Saalak Evreen, Saalak Evreen

Zwei Dinge sind unendlich: Die Dummheit und Das All*

Başımdan geçen trajikomik bir olayı anlatmak boynumun borcudur. Belki bir çoğunuz bu olaydan sonra bu blogu takip etmeyeceksiniz ama olsun, Bufalolar "neysen o ol, ne yaparsan onu yap" dememişler boşuna.

Bir kaç hafta önce buraya iki yerli turist geldi. İsimleri Mehmet ve Celâl olsun. Mehmet ve Celal burada tanıştıkları Belçikalı çiftle sürekli bir şeyler yapıyorlardı. Beraber Vadi'ye iniyor, tekne turuna çıkıyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Bir gün dördü 4,5 saat sürecek bir yürüyüşe gideceklerdi, yalnız Celal'in İstanbul'a yollaması gereken bazı belgeler vardı yanında. O belgelerin neden tatilde onun yanında olduğu bir muamma gerçi. Üstelik sadece kendi adına değil, iki arkadaşının daha belgeleri onunla birlikteydi. Saat 12'de yola çıktıkları için dönüp Ölüdeniz'den onları postalayacak kadar vakti yoktu. Ben de o gün Fethiye'ye gideceğim için belgeleri alıp onun yerine postalamayı teklif ettim. Neden böyle bir şey yaptığım ise muammalar zincirinin ikinci halkasını oluşturuyor.

Yola çıkmak için acele ettiklerinden bana "Abi yolda mesaj atayım sana bilgileri" dedi. Neden 1 dakikaya kıyıp kağıda yazmadığı ise üçüncü muamma. Neyse, ben Fethiye yolundayken mesaj geldi Celal'den. Okumadan kapattım mesajı. Etti mi sana dört. Postaneye geldim, belgeleri zarfın içine koydum ve yapıştırdım. Telefonumu açtım ve mesajı okudum. Adresi yollamış ancak kime göndereceğimi yazmamış. Üstelik kendi adını da yazmamış. Ben de doğal olarak telefon açtım. Ancak beyfendiler cevap vermedi. Postane kapanmadan halletmek istedim işi. İşte şimdi benim sıcaktan buharlaşmış beynimin yaptığı şeyleri söylemenin zamanı: Mektubu isimsiz yolladım. Sadece adresi yazarak. Gönderici kısmına da Celal Çapar yazdım. Tam emin değildim soyadından ama Çapar diye aklımda kalmış. Neyse ki APS ile yolladığımdan elimizde belge var. Bir terslik olursa bu belgeyle hallederiz diye düşündüm ve umursamadım yaptığım şeyi. Zaten 40 derece kodumun memleketi. Akşama da telefonu açmadığı için fırçamı attım ve gönderdiğimize dair belgeyi Celal'e verdim.

Bir kaç gün sonra onlar ayrıldılar, öpüştük koklaştık, e-postalarımızı verdik birbirimize, İstanbul'da görüşürüz sözleriyle vedalaştık.

Bir kaç gün önce ise bana telefon geldi. Posta İstanbul'dan geri dönmüş. Tam ayrıntısını bilmiyorum. Takip edip postanın Fethiye'ye geldiğini ve postanede olduğunu öğrenmişler. Benden oraya dönüp postayı alıp kargoyla yollamamı rica ettiler. Benim de zaten işim yok gücüm yok bu sıcakta bi daha gidicem Fethiye'ye. Hasan'a anlattım olayı. O ertesi gün gidecekti zaten Fethiye'ye. Halledeceğini söyledi.

Yalnız işler umulduğu gibi olmadı. Postayı Hasan'a vermemişler. Çünkü

  1. Bizim çocuğun adı Celal değil Celalettin'miş.
  2. Bizim çocuğun soyadı Çapar değil Baran'mış
  3. Benim ona verdiğim "yollandı" belgesi ortada yokmuş.
Sonuç olarak posta postanede bekledi.

Tek çaresi varmış o da Celal Çapar adıyla PTT kayıtlarında olan kişinin (yani Celalettin Baran) Fethiye'ye gelip postane müdürünün yanında postanın içeriği hakkında bir dilekçe doldurup onun huzurunda açtıktan sonra ona verilmesiymiş.

Geçenlerde gelmiş buraya, almış belgelerini. 130 lira yol parası, 24 saat yolculuk, kaybedilen 2 hafta bu hikayenin kötü taraflarını oluşturmuş. İyi tarafları ise insan aptallığının sınırları olmadığını bir kez daha göstermesiymiş. Ayrıca Salaklık (Dummheit) Evren'e (All) gerçekten çok yakışıyormuş. O yüzden onunla olan ilişkilerinizde dikkatli olmanız gerekebiliyormuş : )

*İki şey sonsuzdur: İnsanın aptallığı ve Evren.

Hastasıyım

Perşembe, Temmuz 09, 2009

Ton Balığı

- Ne var burada yiyecek?
- Bilmem ki. Makarna söyleyebiliriz.
- Neli yapıyorlar acaba?
- Ton balığı sanırım.
- Tamam, ondan yiyelim.
- Bi şey içer misin yanında?
- Bira alayım.

(30 dakika sonra)

- Ben bir bira daha içeceğim. Sen?
- Yok abi sağol, güneş batmadan içmiyorum.
- Peki.

(20 dakika sonra)

- Bira güzelmiş, bi tane daha mı söylesek?
- Pek tavsiye etmiyorum aslında, yukarı çıkıcaz, zor yol biliyorsun.
- Bi şey olmaz.

Neyse, güneşin altında içilen 5 biradan sonra 285 metre yukarı tırmanacağımız yolun 10. dakikasında şunu duydum:

- (Hızlı nefes alıp veriyor) Evren... Ton... Balığı... Duman etti beni.
- Ton balığı mı?
- Evet, duralım, kusucam sanırım.
- Biradan değil yani?
- Yok... Yok. Ton balığı...
- Eh peki madem, bekleriz, acelemiz yok.
- ...

Delikanlılık böyle bir şey sanırım. Delikanlı adam sarhoş olmaz. Delikanlı adama bira dokunmaz. Delikanlılık insanın kendine yakışını giymesi, yakışmayanı soyunmasıdır.


Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Rege


Geçenlerde birinin "Ömrüm boyunca reggae dinleyebileceğimi düşünüyordum. Sonra kış geldi" yazdığını okumuştum. Dün hayatımda bu cümleden daha çok hemfikir olduğum sadece iki şey olduğunu düşündüm.
  1. Herkes ölür.
  2. Her şey değişir.
İtirazı olanların Darwin Ödüller'ine layık olması dileğiyle size mutlu günler diliyorum.

Not: Reggae'nin her türlü kombinasyonunun en az 10 milyon sonuç vermesi beni değişik düşüncelere yönlendirdi.
Not2: Rege diye okunuyormuş, vikipedinin yalancısıyım.
Not3: Bob Marley'nin aslında Uzak Doğu Dilleri ve Edebiyatı (Oriantal Languages at Oxford) mezunu olduğunu. Charlie Parker'la tanıştıkları bir partiden sonra hayatının değiştiğini biliyor musunuz?


Pazar, Temmuz 05, 2009

Başka Bir Bilmece

- Sayın Mr. X, 7 kainat güzeliyle yattığınız söyleniyor, doğru mudur?
- Hayır (gülüyor), gazetelerin biraz abartması bu.
- Kaç tanesiyle yattınız peki?
- Dört. Diğer üçünü reddettim.

diyalogdaki en iyi futbolcunun ismini bilene 3 blog post abisinden.

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Der fliegende Holländer

- Dü se
- Hay balını s.kiyim senin
- Biz buna ağzıyla oynamak diyoruz.
- Hadi lan ordan.
- Bugün Ölüdeniz'de hangi şarkıyı duydum bil bakalım?
- Eee, America, A Horse With No Name?
- Evet, akşam Evren'e söylerim dedim, bilmen daha da güzel oldu.
- O şarkıyı her dinlediğimde aklıma Hollanda geliyor.
- Benim de.
- ...
- ...


I Hate It

Düşünmek yerine yaşamayı tercih etmeye çalışsam da şu sıralar, bu konuda pek başarılı olamıyorum. Burada anlatmayı tercih etmediğim şeyler günlerdir kafamdayken bugün gece gelen bir telefonla düşünmek ve hatta daha kötüsü bir karar vermek zorunda olduğum konulara bir yenisi eklendi.

Buraya gelirken gelecekle ilgili kafamda bir doğrultu belirlemiştim. Daha doğrusu belirlemiş gibiydim. Ancak bugün Emre arayıp da ürün müdürlüğü için kadro açıldı ve sen dört aday içerisinden en kuvvetlisi gibi duruyorsun deyince her şey alt üst oldu. Bir süre sonra insan kaynakları denen artifişıl intelicıns beni arayacak ve görüşmeye çağıracak. 3 hafta önce olsa koşa koşa gidecekken şu an bu haber beni sevindirmiyor bilakis canımı iyice sıkıyor. Hep böyle oluyor zaten, istediğim şeyler onları isterken değil, onlardan vazgeçmişken geliyor. Bilmiyorum ne yapacağımı. Seçeneklerimin artması kadar sinirimi bozan bir şey yok. Elimdekiyle mutlu olabiliyorken bana daha fazlası vaat edilince ne yapacağımı bilemiyorum.

Arayacaklarsa da bari iki hafta sonra arasınlar.

Salı, Haziran 30, 2009

Yeni Tema

Yeni "Piano" temam vatana millete hayırlı uğurlu olsun. Eskisini seviyordum ama istediğim gibi değiştiremiyordum. Ayrıca bu değişiklikle salak statcounter'dan da kurtuldum. Bundan sonra ktunnel kullanıp woodstock illinois'den gelmenize de gerek yok.

Ailenizin karşılıksız yazan blogger'ı divad Kelebek Vadisi'nin tam 285 metre yukarısından selam eder.

Pazartesi, Haziran 29, 2009

Jimmy Won't You Please Come Home


divina dururken bana müzik önermek düşmez ama Dean Moriarty'nin kanına girdiği 5 kişinin Jimmy isimli şarkısını paylaşmadan duramadım.

Pazar, Haziran 28, 2009

Perfect Day

Bugünün (28 Haziran) neden mükemmel bir gün olduğunu söyleyene kendi seçeceği 5 blog postu hediye ediyorum. İpucu: 6 Haziran da mükemmel bir gün ama 28 Haziran iki kat mükemmel.

Love is...

...a vector.

Büyüklüğünün yanı sıra bir doğrultusu ve yönü var bence. Sevdiğiniz insan sevginizden ötürü kendini özel hissetmiyorsa "perception is reality" kuralına göre sevginizin önce bir anlamı sonra da kendisi yoktur.

Cuma, Haziran 26, 2009

John Locke ve Ben

Resimde Mr. John Locke ve Keloğlan Evren'i görenler kaleye mum diksin.

He's Dead


Guinness Rekorlar kitabına göre gelmiş geçmiş en başarılı "entertainer" Michael Jackson dün gece 02:26'da öldü. Onun şarkılarıyla büyümüş biri olarak çok üzüldüğümü söylemeliyim.

Perşembe, Haziran 25, 2009

İran Gündemi

"Nasıl oluyor da Ahmedinejat insanların ölümü göze alarak "oyum nerede?" demelerine rağmen geri adım atmamayı başarabiliyor?" diye soruyorsanız The New York Times'taki şu yazı ilginizi çekebilir:

(Ahmadinejad Reaps Benefits of Stacking Agencies With Allies @ TheNewYorkTimes)

Ancak işler göründüğü kadar kolay olmayacak elbette onun için. The Rumpus'ta yayınlanmış bir yazı için buradan buyurun:

(Iran’s Regime: Marching Toward a Cliff @ TheRumpus)

Bu arada AKK sözcüsü Abbas Ali Kadhodai "usulsüz oylar 3 milyon civarında, sonucu etkilemediği için bir önemi yok" diyerek beni benden almıştır. 10 puan 10 puan 10 puan.